Yetim

Hatice Meryem Yetim’i anlatıyor bu kez. Rüyalar gibi, masallar, cinai romanlar gibi. Film gibi. “Varlığı zaten başlı başına suç” olan bu küçük kızla birlikte bütün o zorlu yolu katettiriyor bize. Karanlık yokuşlardan, ıslak çarşaflardan, soğuk avlulardan, arka bahçelerden geçiyoruz, değişip dönüşüyoruz. Yetimlik nedir, anlıyoruz.



Kitap Alıntısı

Zenginlikle fakirliğin, iyilikle kötülüğün, inançla inançsızlığın yollarının ne zaman nerede kesişeceğini haşa Allah’tan başka kimse bilmez, bilemez. Misal benim dünyaya gelişimin beşinci yılında annemle babam boşanmasalar, annem o sıralar çok zengin bir muhitte yaşayan çok zengin, çok yaşlı ve de çok hasta bir kadının hastabakıcılığını yapıyor olmasa, bu kadın bir gece altına tuvaletini yapmasa, yapmak zorunda kalmasa, kalabilir çünkü insan, eh benim annem de çok genç, çok fakir ve de çok çalışkan biri olmasa, utanç içerisindeki bu kadıncağızı teselli edip onunla moralini yükseltecek şekilde konuşmasa, sonra hiç iğrenmeden altını ılık bezlerle



temizleyip paklamasa, sonra ellerini lavaboda titizlikle sabunlamasa, üstüne bir de kolonyayla parmaklarının mikrobunu kırmasa, sonra geçip mutfağa iki fincan çay hazırlamasa, yüzünde saygılı bir ifadeyle getirip yaşlı kadına ikram etmese, sonra bu ikisi karşılıklı oturup sessizce çaylarını içmeseler, zengin kadın annemin yüzündeki ince kederi fark edip “senin bir derdin var anlat kızım” demese, annem önce boynun eğip susmasa, sonra derdin usul usul döküp yüreği-

ni açmasa, yakında kocasından boşanacağını, baba evine zaten bir sığıntı olarak döneceğini, bir de çocuğunu yanında götüremeyeceğini, babasının evliliğini başından beri onaylamadığını, şimdi “peydahlarken aklın neredeydi, götür aldığın yere bırak” diyeceğini, eltiydi görümceydi kardeşti birkaç yakın akrabayla konuştuğunu, fakat hiçbirinin yavrusunu kendi çocukları arasına katıp da büyütmeye gönüllü görünmediğini söylemese, söylerken de yanaklarına yakıcı sıcaklıkta gözyaşları dökmese, eh bu manzarayı gören zengin ve hasta kadının da yüreği sızlamasa, benim çaresiz dertlere düşmüş yoksul anneme acımasa, “Ağlama kızım, benim bildiğim bir yer var! Fiyatı biraz tuzluca ama gençsin, kolunun gücü kuvveti yerinde, çalışır ödersin!” demese... Ne işim var benim bu okulda!


.....


Bu gece birini öldüreceğim. Kim olduğu fark etmeyecek. Kulağımı çekeni, ayağıma çelme takanı, kıçımı açıkta bırakanı, yüzüme tüftüf atanı, bana sidikli, bana aptal, bana moron, bana ezik diyeni, benim küçük parmağım terastaki oyun alanında demirin arasına sıkışıp morardığında hemen koşup acil yardım çağırmak yerine yüzüme katır gibi güleni. Önüme ilk çıkanı. Yemekhanede kuyruktayız. Ben ve otuz kadar öğrenci. Bıçak tezgâhın sonundaki tepeleme ekmekle dolu sepetin içinde. Menüde etli güveç, şehriyeli pirinç pilavı ve kayısı kompostosunun yanı sıra tatlı olarak vişneli muhallebiyle birkaç da meyve seçeneği var. Tezgâhın arkasındaki beyaz kukuletalı aşçı, yemekleri doldurup tabakları öğrencilere uzatıyor. Sıra bana gelince uzatılan tabakları ben de aldım, tepsiye dizdim ve kaydırıp ilerledim. Bıçağa yaklaşırken heyecanlıydım. Kulaklarım zonklayıp düşecek gibi olduysam da kendimi tuttum. Düşmemem gerektiğini biliyordum. Düşersem elimden tutup kaldıracak kimsem yoktu. Annem yakın zaman önce feci şekilde öldürülmüştü. Bıçaklanarak. Kafası taşla ezilerek. Boğularak. Piknik tüpüyle. Taşla. Sopayla. Baltayla. Altınbaşlıcüce de yoktu artık. Onlarsız hayat bana cehennemdi. Sepete yaklaşırken sakince sağa sola bakındım. Sakin olmak, dikkatleri üstüne çekmemek çok önemli. Neyse ki kimsenin benimle ilgilendiği yoktu. Hepsi kendi alemlerindeydiler de ondan. Yine hep aynı şımarık hareketler, birbirini ittirip kaktırmalar, saç çekmeler, kötücül hain şakalar. Rehber öğretmen de bunların arasında dolanıyor, kuduranların kafasına patlatıyordu birer tane. Gözüme tam bir cehennem tasviri gibi göründüler. Bıçağı çarçabuk aldım ve peçetenin altına sokuşturdum. Geçip boş bir masaya her zamanki gibi eteğimin arkasını edeplice düzelterek oturdum. İnsan suç işlerken de her zamanki gibi olmalı. Doğal olmalı. Bundan sapmamalı. Bu yüzden ben de sandalyemi yerde her zamanki gibi sürüklemeyip hafifçe kaldırdım, çatal bıçağı doğru ele aldım ve tabii uyulması gereken diğer tüm kurallara da uyarak yemeğimi yemeye başladım. Uyulması gereken kurallar şunlardı: • Peçete gömlek yakasına sokuşturulacak ki yemek üstümüze dökülmesin. • Ağız şapırdatılmayacak ki çevreye rahatsızlık vermeyelim. • Her lokma minimum kırk elli defa çiğnenecek ki bağırsaklarımız rahat çalışsın. • Yanaklarımız patlayasıya doldurulmayacak ve dudaklar da peçetenin alt ucuyla sık sık silinip temizlenecek ki çirkin görünmeyelim. • Ağızlarımız doluyken konuşulmayacak ki yemek ağzımızdan fırlamasın.



Site Yaptırmak mı İstiyorsunuz

Kurumsal ve e- ticaret siteleri için doğru yerdesiniz

Bilgisayar Ekranları

Mesai Saatlerimiz

Hafta İçi 09-17 Arası

Yerimiz

Akyol mahallesi, Atatürk Bulvarı No: 111/B Şahinbey - Gaziantep

bilgi@mirkitap.com

5539207655

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter