top of page

Ve Güzellik... Ve Aşk...

Güzellik; kimse sormazsa herkesçe malum biri sorarsa elinizin ayağınıza dolandığı sihirli kelime. Sözcükler düğümlenir; “kem küm” seanslarının arkası kesilmez lakin söz bir kere güzellikten açıldığında kimse susamaz; harfler, kelimeler, cümleler, kitaplar hatta destanlar yazılır… Üstelik haksız da değil; arkasından gidilmeyecek bir kelime değil ki güzellik.


Akıl En Büyük Peygamberdir
Ve Güzellik... Ve Aşk...

Acı ve sevinç... Tarifi yapılamayan kavramlar. Evlat acısı, doğum sancısı, teskere sevinci, çocuk müjdesi... Sadece yaşayanın anlayabildiği duygu fırtınası. Zira acı ve sevincimizi anlamak isteyen kimse işin içine kendi duygularını da katmak zorunda. Ve o an, anlarsın ki acı ve sevinç tek kişiliktir. Kişiye özeldir.

Güzellik; kimse sormazsa herkesçe malum biri sorarsa elinizin ayağınıza dolandığı sihirli kelime. Sözcükler düğümlenir; “kem küm” seanslarının arkası kesilmez lakin söz bir kere güzellikten açıldığında kimse susamaz; harfler, kelimeler, cümleler, kitaplar hatta destanlar yazılır… Üstelik haksız da değil; arkasından gidilmeyecek bir kelime değil ki güzellik. Pamuk Prenses’teki cadı bile gün aşırı aynaya “var mı benden güzeli” dememiş miydi? Aslında bütün ilimlerin bile peşinde koştuğu kavramdır güzellik. Fizik, zamanı durdurur; kuvvet, hareket ve madde arasındaki uyumun peşinde. Kimya; güzellerin dansını takip eder; elektronların eşsiz hareketini, atomların ayrılmasını, birleşmesini, raksını tespit eder. Matematik; oranlar, altın oran, simetri…Her tarafımızı saran ahenktir güzellik; gökkuşağıdır; koşarsınız yakalamak için nefesiniz kesilinceye, ciğeriniz patlayıncaya kadar ama gökkuşağına yetişemezsiniz. O hep yanınızda hep en uzağınızda.

Güzel ne? “Güzel güzeldir” tarifi görünüşte hoş değil. “Tahta tahtadır” gibi hiçlik duvarına çarpıyor. Gerçi her şeyin tarifinde sonunda hiçlik duvarı kaçınılmaz lakin "güzellik, güzeldir" sözü fazla banal, bayağı. Aslında sorunun ve soruların kaynağı hepimizin akvaryum içinde bulunmasından kaynaklanması. Akvaryum içindeki balıklar, suyu tarif edebilir mi? Lakin başka çare var mı? Hiç şüphesiz insan, balık gibi değil. Kavramı soyutlama özelliği var. Fakat nereye kadar? Akvaryumun içindeyiz işte. Güzelliklerin içinde. Ummanımız güzellik. Bu durumda güzelliği tarif etmek isteyen insan, nasıl işin içinden çıkacak? Bu tarif fazlasıyla indi ve insanın soyutlama yeteneğini de dumura uğratıyor. Objektif bir kriter sunmuyor bize. Ama buradan bir şey öğrenmemiz olası. Güzellik kendi merkezimizde bize yerleştirilen bizimle uyumlu her tarafımızı istila etmiş bir kavram. Bir noktada bedihi bir gerçek. Çünkü insan, güzelliğin her tarafını istila etmesini isteyen varlık. İstemekle kalmaz yaparız güzelliği. Estetik ve mimarlık iç içe geçmiş kavramlardır hayatımızda. Binalarımızın güzelliği ile gökkuşağını yakalamak isteriz, güzel giyinmeyi severiz, en düzensiz insanımız bile düzenden hoşlanır. Meseleye bu açıdan bakılırsa güzellik icat edilmez. Doğal güzelliğin devamı ancak yapılabilir. Kendinden menkul güzellik anlayışları çirkinlikten başka bir şey değil. Mesela anıtmezarlar. Çirkin mi çirkin… Umutsuz, sevgisiz taş yığınları; insanın insana kulluk ettiği, haps ettiği vahşiliğin cinneti. Soğuk, boş, vicdansız, güzellikten nasibini almamış moloz.


Güzellik kelimesi genelde beş boyutta değerlendirilmiş: “Tatlılık, uyumluluk, çekicilik, haz ve hoşlanma.” Gerçi bu kavramların hepsi güzellik gibi soyut kavramlar ama güzellik kavramını algılamamız için bize bir ipucu veriyor. Aslında bedihi olan kavramların ispata bile ihtiyacı yok. Eğer her şeyin ispatını yapacaksak hiçlik veya nihilizm boşluğuna düşmek kat’i. Sarte’nin “Bulantı” romanında geçen kahramanı, kitabını yazmak için her gün gittiği kütüphanede ilginç bir adam tanır. Bu adamın özelliği okula “hiç” gitmemiş olması ama her gün kütüphaneye giderek kütüphanedeki kitapları alfabetik sıradan takip ederek kendi kendini geliştirmeye çalışır. Önce a, sonra b harfiyle başlayan kitapları okur. Ve bir gün sıra “l” harfindedir. İlk önce kahramanımız bu kendi kendine öğrenen adamın azmine hayret eder. İçten içe kıskanır onu. Ama sonra. Sonra yine içinden; “l harfine gelmiş. Sonra m,n,o ve nihayet z harfiyle başlayan kitaplara gelecek ve nihayet “z” harfi de bitecek. Peki ya sonra… Hiç.” Bir yere bağlamadığınız her kavramın akıbeti de aynı.. Bu noktada kavramlara kendi indi görüşleriyle bir değer atfetmeye çalışan kimselerin “güzellikten uzak tamamen kurgu” bir anlamlandırmaya sahip olduklarını söylemek zorundayım. Ludwig Wittgenstein itiraf ediyor: “Kelimelerin anlamları bizim dışımızda ve bizden bağımsız bir güç tarafından verilmez ki onların gerçek anlamları üzerine bilimsel araştırmalar yapılabilsin. Bir kelimenin anlamı ona kullanan kişinin verdiği anlamdır.” Meselelere kurgu olarak bakmak sonunda “hiç” olacak şeyin bugünden ilanı. Tarifsizlik ve anlamsızlık girdabına yaşarken girmek. Ölmeden önce ölmenin bir başka versiyonu. Hâlbuki isim kelimesi bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve anlam manasına geliyor. Hatta isim konu olan varlığı en azından teoride de olsa “öz” olarak niteler. Kelimelerin kökü bile ismin mahiyeti hakkında ipuçları verir. İnsanlar kavramlarla ve isimlerle birbirini tanır, meramlarını anlatır. Kavramlarla hakikat arasındaki ilişkiyi kopardığınız zaman asıl kıyamet o zaman kopar. İsim sadece isim ise ve arkasında hakikat namına bir şeyler yoksa anlamsızlık, hiçlik girdabı alır götürür insanı. Evet, Platon haklıydı. Şöyle demişti Platon; “Güzellik mutlak bir şey olmalı.” Ortada mutlak olmayan bir şey yoksa her şey bir hiçtir. Güzellik bile. Bu sebeple Plotinus; “Güzellik, ilahın yaratmasının yansımasıdır” demişti. Evet, mutlak güzellik olmadıktan sonra bütün güzellikler hiçliğe koşmaya mecbur. Kıyaslama imkânı için bile mutlak güzellik denilen bir olguyu kabul etmek zorundayız.


Aslında aşk, güzelliğin hissedilmesiyle başlar; çekicilikle derinleşir. Çekicilik güzel ile kişi arasındaki ruhsal bağ. Bu adım varsa artık aşka yelken açılmıştır. Zira ruhun diğerini çekmesi, iradenin mahkumiyetidir aşk. Lakin çekicilik kavramı aşkı tarif etmekte yetersiz kalır. Çünkü kadın ve erkek arasında doğal olarak çekicilik unsuru bulunur. Hatta bu çekiciliği dizginlemek imkansız. Eğer aşkı sadece çekicilik olarak tarif etse idik dünyadaki tüm kadınlar ve erkekler birbirlerine aşıktır gibi saçma bir hükme ulaşırdık. Aşkın büyüsü ve kişiye özel durumu aşkı sadece çekicilik olarak tarif etmemize engel.


Aslında aşk; ruhların birbiriyle uyumundan çıkan müthiş karşı konulmaz duygu. Karşı koymaya kalkışırsanız sizi öldürür. Aşka karşı konamaz, duygularını frenleyen yaşayamaz. Çok ağır bir vurgu, farkındayım. Ölüm ve aşk. Aşk ve ölüm. Ne demek bu? Aşk meselesi bir anda varlık yokluk ikileminde yer alıyordu. Öyleyse dağları delen Ferhat’a şaşmamak lazım. Leyla ve Mecnun’un aşkına da. Aşk bir destandı. Ölümüne bir destan. Evet aşk eşittir destan. Destanı olmayan bir aşk olmaz. Ortada yazılacak bir destan, söylenecek bir türkü, mırıldanacak bir şiir yoksa kaba saba bir ilişki, tutku varsa orada aşk yoktur. Bu genellemeci bir çekicilik değil. Destansı bir yaşam.

Comments


bottom of page