top of page

Varoluşçuluk Felsefesi ve Şehir

Şehir; insanların tabiat karşısındaki üstünlüğünü simgeleyen mekânlardır.Bu sebeple bir şehir için ilk ve en önemli şart insanın üstünlüğünü kabul etmenizdir. Bu durum asla izafi bir alana hapsedilemez. Yine şehirler; insanın kendisini gerçekleştirmesi, tamamen tabiata hükmetmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkar ve insanı tabiatın şartlarından azade kılarak onun gerçekten nefes aldığı ve yaşam sevincini tattığı mekânlar olmalıdır.



Akıl En Büyük Peygamberdir
Varoluşçuluk Felsefesi ve Şehir

19. yüzyılın sonlarında gündeme gelen varoluşçuluk felsefesinin başlıca temsilcileri Soren Aabye Kierkegaard, Fyodor Dostoyevski, Friedrich Wilhelm Nietzsche, Jean-Paul Sartre gibi isimlerdir. Varoluşçuluk felsefesi öz olarak şunu söyler: “Yeryüzünde insandan başka tüm varlıkların amacı bellidir ve bu amacın dışına çıkamazlar. Mesela taş, her zaman taştır. Kedi her zaman kedidir ve kedinin davranış modelleri aşağı yukarı bellidir. Bir tek insan, önceden ön görülebilir davranış ve düşünüşlere sahip değildir. Bu nedenle insan kendi varoluş amacını kendisi tayin etmeli ve dilediği gibi yaşamalıdır. “ “Dilediği gibi yaşamak” ibaresi yaşam felsefesini yok etse de ve dahi bu felsefede insanlar öldükleri zaman seçmiş oldukları amaçlarının boşa düştüğünü görmezden gelirler. Varoluşçuluk felsefesinin “şehir” meselesi ile yakın bir alakası mevcuttur.

Şehir; insan kavramı etrafında birleşen her türden insanın “ortak iyi” ve “ortak kötü” kavramları etrafında kurdukları mekânlara verilen isim. Birinci ve İkinci Dünya Savaşının buhranlı yıllarında ideolojilerin kurgularından kaçmaya çalışan “varoluşçular”, nihayetinde kendilerini tabiattaki diğer varlıklardan ayırsalar da ideolojik kurgulardan kaçamamışlardır. Varlık kategorisinden Tanrıyı dışlayan seküler felsefenin bir kolu olan varoluşçuluk, istese de istemese de insanların birbirine ördüğü ağlara takılmak zorunda idi. Oysa şehir kurabilme yeteneğine sahip olan insanlar “insan” kavramı etrafında birleşmeleri ve bu birleşmeden sonra yöneticinin “eşitler arası birinci” kabul etmesiyle medeni bir şehir oluşturabilirler. Lakin insanlardan bir tarafın hem idareci olması hem de kanun (hukuk) koyabilmesi insanlar arası tahakkümün, çatışmanın hem de ölümüne çatışmanın kapılarını açmıştır. Varoluşçular, iki dünya savaşının nedeninin insanların birbirine tahakküm etme arzusu (egemenlik ihtirası) ve sömürü hevesi olduğunu tespit ettiler ama bu sefer, tekil insana Tanrılık vazifesi vererek “ortak” bir şehir kültürü oluşmasının önüne aşılmaz bir set çektiler. Batı toplumları artık genel olarak “yalnızların”, kalabalık içerisinde olsa da kimsesizlerin şehirlerinde yaşamak mecburiyetinde kalmışlardır.

“Şehirlerin boğucu havası” deyimi günümüz insanının, sürekli tekrarladığı tespitlerden biri. Bu tespitin felsefi alt yapısının aynısını Eski Mısır’daki “piramit” şeklinde yapılan şehir yapılanmalarında da görmek mümkün. Piramidin tepesinde bulunan kimseler, sadece zenginlik veya bilgileriyle üst ligde olan insanlar değildir. Aksine piramidin tepesindekiler, zenginlik ve bilgi vesilesiyle “tanrıcılık” oynayan kimselerdir. Piramidin en altı ise en geniş kesimi oluşturur ve üsttekilerin baskılarını iliklerine kadar hissederler. Meseleye bu açıdan bakınca tarih kitaplarında “medeniyet” olarak ifade edilen “Eski Mısır” da şehir kültürünün var olduğunu söylemek bile mümkün değil. Çünkü ancak köylerde, dağlarda veya çöllerde insan, insana tahakküm edebilir; şehirler insanların birbirine tahakküm ettiği yerler değil işbirliği yaptıkları, bir hukuk dairesinde beraber yaşayıp kendilerini geliştirdikleri yerleri ifade eder.


Modern şehir planlayıcıları ve felsefeciler genel olarak şehirleri “varoluşçu felsefe” ile değerlendirirler. İnsan tekinin kendi kendine tanrıcılık oynadığı bir mekânda iki durum kaçınılmaz son olacaktır.


Birincisi: İnsanlardan bir sınıf, insana adeta kafesler inşa edecek, onu kanunlarla boğacak ve hareket alanını kısıtlayacaktır. Bu sebeple siyasi otoriteler, insanları denetlemek amacıyla köyden şehre “göç” meselesini özellikle teşvik ederler. Çünkü onlara göre şehirler, tek tip insan yetiştirmenin özel sahalarıdır. Köy ve dağ başı gibi gözden uzak yerlerde oluşabilecek otorite dışı veya standartlara aykırı insan tipinin ortaya çıkmasını istemezler. Göç teşviklerinin yetersiz kaldığı durumlarda ise köylere kadar uzanan eğitim kurumlarıyla köylerde bile “standartlara” uygun insan tipi oluşturmaya çalışırlar.


İkincisi: Varoluşçuların dediği gibi insan adeta bir tanrı ise ve tanrılarda doğası itibari ile hesap vermezler. Bu durum ise kolaylıkla toplumda kural tanımazlık ve hippi kültürünü yaygınlaşmasına vesile olur. Çevre ve doğa hoyratça tahrip edilir. İnsana hizmet etmesi gereken her nesne saçılıp savrulur. Gecekondular yaygınlaşır, tarım alanları talan edilir.


İleride daha ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi şehrin oluşması için öncelikli şart hukuktur. Herkesin kendi varoluş amacım diyerek kendine hukuk yazdığı toplumlar şehirleri oluşturamazlar. Adı koyulmasa da şehirler, herkesin herkese saldırdığı alanlar olur. Hatta bizzat insan bile önemini kaybetmeye başlar. Egemen insan yerine, tabiatın bir parçası olarak algılanan bir insan algısı yerleşmeye başlar. Mesela modern şehirlerde aslen vahşi olan ve insanlara her an saldırabilecek potansiyelde olan köpeklerin mekânları istila etmesi ve köpeklerin insanlara saldırıp onların ölümüne sebep olması bile görmezden gelinebilmektedir. Yakın gelecekte insan ve vahşi hayvan temasının iç içe geçmesi sonucu modern şehirlerde başta kuduz olmak üzere hayvandan insana geçen salgın hastalıkların yayılma riski bulunmaktadır. 2019 yılında ortaya çıkan ve tüm dünyayı kasıp kavuran Corona salgının en önemli sebebi insan-vahşi hayvan temasının sıklığıdır.


Varoluşçu felsefeciler, insanın tabiat içerisindeki ayrıcalıklı yerini doğru tespit etmiş ama nihayetinde kendilerinde biten bir felsefeye saplanmışlar, bilginin kaynağını kendileriyle sınırlamış ve her türlü bilgiyi spekülasyona alet edebileceklerini zannetmişlerdir. İnsan-hukuk ilişkisinin izafi ve çok zayıf olması toplumsal düzeni sağlamamış bir yanda zorbaların ortaya çıkmasına vesile olurken insanın değeri de izafi hale gelmiştir. Bizzat İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine göre insanın “doğduğu için hak sahibi olduğu” ibaresi hak kelimesini izafileştirmiştir. Çünkü insan da doğar hayvanda… Aydınlanma Felsefesinin ortaya koyduğu şehir kültürü artık insana nefes aldırmıyor. “Medeni İnsan”, şehirlerden kaçıp bir kulübede yaşamını devam ettirme hayalleriyle yaşıyor. İlkel yaşam adeta medeni insanın derin arzusu haline gelerek şehirlerin insanı geliştiren yanı anlamsızlaşıyor.


Şehir; insanların tabiat karşısındaki üstünlüğünü simgeleyen mekânlardır. Bu sebeple bir şehir için ilk ve en önemli şart insanın üstünlüğünü kabul etmenizdir. Bu durum asla izafi bir alana hapsedilemez. Yine şehirler; insanın kendisini gerçekleştirmesi, tamamen tabiata hükmetmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkar ve insanı tabiatın şartlarından azade kılarak onun gerçekten nefes aldığı ve yaşam sevincini tattığı mekânlar olmalıdır. Şehir, insanlar için boğucu olmaz, ihtiyaçların kolaylıkla karşılanan ve daha önemlisi insanların özgürce yaşadıkları mekânlardır. Temel felsefe olarak şehirler, insanların birbirleriyle yardımlaşarak kurduğu birlik ve beraberlik mekânlarıdır.


Varoluş felsefesi, insanın varoluş amacını, yok eden veya en azından izafi bir felsefe olduğundan bu felsefe üzerine bir şehir ve medeniyet kurmanız mümkün olamaz. Şehirler, UMRAN mekânlarıdır.

Comments


bottom of page