1/3
Ara

Unutkanlığın genel teorisi

Şu yaşadığımız salgını bir gün unutacağınız aklınıza gelir mi? Hafıza-i beşer nisyan ile malûldür, yani insan belleğinin eksiği unutmaktır, derler. Bu doğru olabilir, bir gün bu salgını unutabiliriz... Yoksa bu bir eksiklik değil de bir meziyet mi? Ancak unutkanlık ve kayıtsızlığa sığınarak mı becerebiliyoruz hayatla savaşmayı?



Taçlı Yazıcıoğlu

K24


BUNDAN on üç yıl önceydi. İngiltere’deki bir dergide toplumsal bellek yitimi ve savaş konuları üzerine özel bir sayı hazırlanıyordu. Duyuru yapılmış, o alandaki araştırmacılar davet edilmişti. Duyuru metninde küreselleşme sonrasında bellek sorununun ön plana çıktığından söz ediliyor, konu başlıkları olarak II. Dünya Savaşı’nın ve Soğuk Savaş’ın artık gündemde olmayışı ya da hepten unutuluşu gibi bazı örnekler veriliyordu. Tam o sıralar, küresel turistikleşmenin en civcivli zamanları gelmiş, birkaç yıldır Anzak Günü hiç olmadığı kadar büyük kalabalıklarla kutlanmaya başlamış, yeterli gelmeyecek olsa da resmî tören alanındaki oturma yeri sayısı on bine yükseltilmişti. Gelmesi bir günden fazla süren dünyanın öteki ucundaki bir yerden, binlerce insan Gelibolu’ya her yıl akın ediyordu.

Bu durum ilgimi çekmiş, ben de araştırmaya koyulmuştum. Dünyada birçok kişi Gelibolu Savaşını, Gallipoli (1981) filmiyle biliyordu.[1]



Filmin başında, “Bu İngilizlerin savaşı, bizim değil” dediği için korkaklıkla suçlanan Mel Gibson’ın, sonradan Cesuryürek olmasına daha çok vardı...

SAVAŞ İngilizlerindi. Ama sonrasında Avustralya ve Yeni Zelanda’nın millî kimlikleri bu olay etrafında şekillenecek, ülke tarihlerinin en önemli olayı 1918’de, kendilerinden çok uzak diyarlarda, 8700 şehit verdikleri Anzak Günü olacaktı. Araştırmada ilerledikçe, beklentilerimin ötesinde çok sayıda aktif Anzak Derneği, güncel internet forumları, grupları olduğunu öğrendim. Herkesin unuttuğunu onlar hatırlamakla kalmıyor, neredeyse günbegün anıyorlardı. Neticede, duyurudaki derginin konusu benim araştırmama uyuyordu, ben de bir yazı yollayabilirdim. Ama gelin görün ki, o duyuru metninde –Gelibolu Savaşı’nı bırakın– I. Dünya Savaşı bile yoktu, unutulmuştu.

Bizler için, bilirsiniz, Çanakkale Savaşı, “Çanakkale içinde vurdular beni” gibi türküler eşliğindeki okul törenleri, üzerine yazılan şiirler, romanlar,[2] çekilen belgeseller,[3] yapılan konuşmalar, türlü acılı anılar ve onlardan birine denk geldiğimizde yaşadığımız hüzünlü, bazen de öfkeli anlardır. Hamaset kısmını geçelim ama, savaş sırasında mezun veremeyen liseler, birbirleriyle sigara, yemek paylaşan düşmanlar, yokluk, açlık, ölüm, hepsi bir aradadır; andığımızda içimiz hep bir cız eder. Bunun katmerlisini Gelibolu’ya gidip şehitlikleri ve müzeyi gezdiğimizde yaşarız. Bizim taraftan yaklaşık 57.000 kayıpla bitirdiğimiz bu savaşı ne önemsiz buluruz ne de unutmuşuzdur. Kurtuluş Savaşı’nda yitirilen asker sayısının bunun yaklaşık beşte biri olduğu düşünülürse, zayiatın derecesini kavrayabiliriz. Ancak işi unutkanlığa vurur, en vatansever olanımız dahil hiçbirimiz o günü anmak üzere Gelibolu’ya gitmek şöyle dursun, mahalle okulumuzdaki anma törenlerine bile katılmayı düşünmeyiz.



Gelin görün ki, bizim altıda birimiz kayıp veren Avustralya ve Yeni Zelanda’dan binlerce kişi düşünmek ne kelime, 25 Nisan’da düzenlenen törenlerde, Anzak koyunda sabahlıyor, bizim sadece gözlerimizin dolduğu, ancak denk gelirsek saygı duruşuna katıldığımız mizansenlerde, oldukça farklı deneyimler yaşıyordu. Hediye götürmek için sahilden çakıl toplama ritüelleri mi dersiniz, sabaha karşı yapılan ayinler mi? Sarhoş olup dağıtanlar, hoplaya zıplaya haka dansı yapanlar, birbirlerine sarılıp ağlayanlar, aynı şeritli desenden sarı yeşil berelerle uyku tulumlarına kıvrılıp sabahlayanlar...[4] Civar esnafı da biraz şikayetçi, biraz memnun, bu duruma ayak uydurmuş, her yıl onların gelişine farklı hazırlanıyorlardı.

Eğer Şafak Ayini’ne katılacağınızı bilip de yanınıza kalın bir şeyler almayı unutursanız, işte böyle alı al moru mor bir Gelibolu otel battaniyesine sarınmak zorunda kalabilirsiniz (solda). Sağda ise haka dansı: Düşmanı korkutmak üzere feci kötü bakışlarla, kabararak ve çok bağırarak yapılan haka dansı sarışın pembe beyaz insanlarla olduğunda, aklıma gelen hep şu: Bu olsa olsa 17. yüzyılda ellerinden toprakları gasp edilip beyazların getirdiği bir sürü salgın hastalıkla kırılan, şimdi Yeni Zelanda nüfusunun sadece %16.5’unu oluşturan Mãorilerin, o sömürgeci beyaz adamdan intikamıdır. 



NETİCEDE yaptığım ön saha çalışması, kültürlerin farklı toplumsal bellek yapıları, tarihin, mit ve kutsalın oluşumu ve deneyimlenişi üzerine kapsamlı bir etnografiye başlamamı hararetle tavsiye ediyordu. Ön çalışma deyip geçmeyelim; kucağımda benden ayrılamayan üç aylık bebeğim, gelen gruplarla İstanbul’da buluşup onlarla Ayasofya’yı gezmiş, sonra Gelibolu’ya gidip 25 Nisan’daki Anzak Günü’ne, hatta Şafak Ayininin bir kısmına katılmış, kaldıkları otellerdeki ranzalara kadar fotoğraflar, videolar çekip, beş on kısa mülakat bile yapmıştım. Tartışılmaz gerçek şuydu: Aradan geçen doksan yıla karşın, I. Dünya Savaşı milyonlarca insan için halen  günceldi. Derginin duyurusunda yer almamasının nedeni basit bir unutkanlık olamazdı.

Bu yüzden duyuruyu yapan derginin editörüne yazmaktan çekinmedim. Kendisiyle önceden tanıştığımızdan, esprili bir şekilde konu başlıkları içinde bu denli önemli ve güncelliğini koruyan iki savaşı unuttuğunu, toplumsal bellek yitiminin kendisi için de geçerli olduğunu söyledim. Hem yazmayı planladığım makalemin konu dışı bulunarak reddedilme olasılığını bertaraf etmek istemiş hem de unutkanlığının sebeplerini merak etmiştim. Gelen yanıtta Gelibolu’da düzenlenen Anzak törenlerinden hiç haberinin olmadığını yazıyordu, I. Dünya Savaşı konusunu da, “Hatırlayan kim kaldı ki Anzak’lardan başka?” sorusu ve bir de gülen yüzle (J) geçiştirmesin mi? Unutuşunu, hatırlamasına gerek olmadığını söyleyerek meşrulaştırmak istemişti. Neyse ki, eğer hakemler de kabul ederse, düzgün yazılmış bir makaleye hayır demeyecekti.

Ancak araya bebeğimi büyütme dahil birçok farklı “proje” girdi, elimde tazeliğini koruyan onca veriye rağmen, ne makaleyi yazabildim ne de araştırmaya devam edebildim. Şu İspanyol Gribi’nin de yüz yıl sonra hatırlandığını öğrenmesem, aklıma dahi gelmeyecekti.

O yılki Anzak Günü’nde , sanırım Bakanlık tarafından hazırlanmış bez heybeden ben de nasiplenmiştim. İçlerindeki en ilginç nesne, sağ alttaki kutudaki Anzak keki. Aynı tarifle hazırlandığı söyleniyordu. Bir araştırmacı ‘veri’sini yer mi, yemez mi diye düşünmekten tadına bakamamıştım. Bakmak istediğimde de, heyhat, ‘veri’ bozulmuştu!



SAHİ, toplumsal bellek ve savaştan söz ediliyorsa, I. Dünya Savaşı nasıl unutulabilir? Güncel olmadığı düşünülerek olsa olsa önemsenmez belki. Dünyadaki ilköğretimi bitiren herkes iki büyük dünya savaşı geçirdiğimizi bilir; unutulmasına imkân yoktur, değil mi? Peki o iki büyük savaş bilinirken, bu topraklar dahil dünyanın dört bir yanını kavuran, hem 17 milyon kayıplı I. Dünya Savaşı’ndan hem de 60 milyon kayıplı II. Dünya Savaşı’ndan daha fazla ölüme yol açmış, verdiği zayiatın 50-100 milyon arasında bir rakam olduğu hesap edilen, 1918-1920 arasındaki İspanyol Gribi nasıl olur da unutulur? Buna akıl sır erdirmek neredeyse imkânsız.

Çocukken Pieter Brueghel’in vebayı anlattığı Ölümün Zaferi tablosuna bakıp vebanın tekrar ortaya çıkacağından ve ona yakalanacağımdan çok korktuğumu hatırlarım. İspanyol Gribi’ni de benzer tablolarla tanısaydım, ondan da korkacağım kesin.

BUNUNLA ilgili birkaç varsayım olabilir. Artık hayatta kalan kimse yok o zamanlardan, ama varken de o günleri yaşayanlar az anlattılar belki. Sanatçılar, edebiyatçılar vebanın aksine[5] o salgını az konu edindiler. Belki de iletişim bugünkü kadar fazla olmadığı için küresel deneyim ön plana çıkamadı, yaşananlar bölgesel ve bireysel kaldı. Downtown Abbey gibi birkaç TV dizisi dışında pek anılmadı. Bizde de birkaç yazar dışında edebiyatımıza çok girmedi.[6] Girse de, İspanyol nezlesi dendi. Ama biliyoruz ki nezle denilen şey, bugünkü anlamıyla gribin hafifidir, sonradan okunduğunda anlaşılan pek umursanmadı. “Büyük Savaş”ın hemen sonrasıydı: Belki de I. Dünya Savaşı’nın travmasıyla iç içe geçti, savaş yüzünden gölgede kaldı… Varsayımlar ne olursa olsun, bin bir türlü detayı barındıran, zaferlerle boyalı resmî tarihlerde 20. yüzyılın en büyük üç olayından biri olan İspanyol Gribi nedense atlandı. Arada yaşanan Ebola, AIDS, SARS nedense çağrışım yaratmadı. Artık biliyoruz ki, COVID-19 olmasaydı, bugün İspanyol Gribi salgını hatırlanmayacaktı.

Neyse ki, bu garip durumu önceden fark edip inceleyenler var. Laura Stinney, bunlardan biri. 2017’de yazdığı Pale Rider: The Spanish Flu of 1918 and How It Changed The World (Solgun Atlı: 1918’in İspanyol Gribi ve Dünyayı Nasıl Değiştirdiği), bu vahim unutuşu anlatıyor bizlere.[7] Kitabın ismindeki Solgun Atlı, Mahşerin Dört Atlı’sından biri olan Ölümdür[8].


Albrecht Dürer’in 1498’de çizdiği Mahşerin Dört Atlısı, belki de siyah-beyaz olduğundan gördüklerimin arasında en az korkunç olanıdır. Sol altta iskeleti çıkmış at ve pek matah bulmadığımız süvarisi, malûm solgun atlıdır. Batı sanatı tarihi ve kilise, İncil’in mahşer senaryolarını nedense pek bir sever (Hollywood’un kıyamet filmlerinin kökenini merak eden varsa).

ÜÇ YILDIR pek gündeme gelmeyen bu kitap haliyle hatırlandı ve yazarı geçenlerde bir yazı yazdı.  Binlerce yıldır değişen hiçbir şey olmadığı gibi, küresel hareketliliğin tetiklediği “uyumsuzluk çağı”nın kendi salgınını böylece bulduğunu müjdeledi. Salgınların toplumsal eşitsizliği körükleyip gün yüzüne çıkarmadığını, bilakis toplumsal eşitsizlik yüzünden yayıldığını; yoksullar daha da yoksullaşıp, işe gitmek zorunda olanlar fazlalaştıkça yayılma hızının da arttığını söyledi. Özetle toplumsal eşitsizlik olduğu müddetçe, biz bu salgınlardan daha çok çekeriz, dedi. Daha az eğitimli ve gerekli tıbbi bilgiden yoksun oldukları için yoksulların sosyal mesafe şartlarına en az uyan kesim olduğuna yönelik araştırmalardan örnek verdiği yazısında, ikinci ve üçüncü yüzyılda Roma ve Çin imparatorluklarını sarsan, sonra Ortaçağ’a damgasını vuran veba salgınında bile işlerin tam da böyle geliştiğini anlattı. Tarihin tekerrürden ibaret olduğunu, zihnimizi bir garip sarmala düşürerek tekrar hatırlattı.

Küreselleşme geçirip, mekân değiştirmenin kolaylaşmasıyla her bir noktası diğerlerine daha sıkı sıkıya bağlanan bir dünya için şunları yazmış Stinney:

“Salgın tüm bunların akabinde ekmeğin fiyatını, mikroplarla ilgili fikirleri, beyaz adamı ve cinleri, hatta havayı bile etkiler. Biyolojik olduğu kadar toplumsal bir olgudur; tarihi, coğrafi ve kültürel bağlamından ayrılamaz.” (s. 17)

Neticede cinlere kadar incelememiz gerektiğini belirtmiş, ama salgının nasıl unutulduğu hakkında çok fazla bir yorumda bulunmamış. Öte yandan unutmayanlar da varmış anlaşılan. Özellikle doksanlardan sonra, gelişmeler halkın seviyesine çok inmese de, salgınlarla ilgilenen bilimciler ve ana akım tarihçiler fazlalaşmış. 1998’de hele, Gelibolu’da Anzak Günü’nün  80. Yıldönümü kutlamalarının üzerinden üç yılcık geçmişken, İspanyol Gribi uzmanları aynı yıldönümü vesilesiyle Cape Town’da buluşmuş.

Bu arada bizde de İspanyol Gribi ile ilgili bilimsel araştırma yapılmış, yapılmamış değil. İspanyol Gribi, 25 haftada AIDS’in 25 yılda yapmadığını yaptı, vebadan çok daha kötüymüş bile denmiş, ama kimsenin dikkatini çekmemiş. Söylenene bakılırsa bu topraklara nezle İngiliz savaş esirleri tarafından getirilmiş.[9] “‘Avrupa’nın Hasta Adamı’nın İspanyol Kadınla Son Tangosu” gibi bir tıp dergisinde görmeyi ummadığımız kadar renkli isimli makalede de Osmanlı Devleti’nin bu nezleden oldukça fazla etkilendiği anlatılmış.[10] Hele yüzde üçünü kaybeden İstanbul gibi büyük şehirlerde bu salgın oldukça vahim tablolar yaratmış.



1920’de İspanyol Gribine yakalanmamak için maske takan Japon kız çocukları. Şu görüntüleri daha önce görseydik, maskeleri  erkenden hazır etmez miydik? Dünyanın belki de yarısını etkileyen bu unutulmuş salgın, Japonya’ya da 400.000 kayıp verdirmiş.

SPİNNEY’NİN kitabına dönecek olursak: Salgın oluşabilmesi için ön koşul zaten şehir hayatı, bu nedenle ilk salgının tarihi için, ilk şehrin kurulduğu zamana bakmalıyız, yani en az 5000 yıl öncesine. Örneğin 4500 yıl önceki Uruk’ta bir salgın olduğu biliniyormuş. Salgınları bırakalım, o şehirlerin bile çoğu unutulmuştur tarihin akışı içerisinde. Zaten tarihe not düşmelere ya da tarih yazmalara bakmayalım. O ünlü deyişin aksine, unutma belleğimizdeki bir eksiklik olmayabilir. Hatta sanırım bizler unutmayı severiz. WorldCat’teki I. Dünya Savaşı üzerine yazılmış seksen bin, İspanyol Gribi üzerine yazılmış 400 kitabı da hatırlamaz, kimse ilgilenmez diye çevirmeye değer bulmayız. Kitabın sonunda, “Yeni bir küresel salgın kaçınılmaz, 10 milyon mu, 100 milyon mu öldüreceği, nasıl bir dünyada ortaya çıkacağına bağlı,” kehanetinde bulunmuş yazar. Keşke haklı çıkmayaydı.


İki yıl önce oku, nasıl o kadar eve kapalı kalmış, yiyeceklerini nasıl temin etmiş, diye düşün, sonra da şimdi fellik fellik internetten bakkal ara.

BİLİNÇLİ olarak unutmak tabii ki mümkün. José Eduardo Agualusa, Portekiz sömürgesi olmaktan kurtulup bağımsızlığını kazanmaya çalışan Angola’nın başkenti Luanda’da geçen, gerçek bir hikâye üzerine kurguladığı Unutmanın Genel Teorisi’nde bunu anlatmış.[11]

Romanda ülkedeki kargaşadan sıyrılıp kapandığı evinde otuz yıl boyunca kendini unutturmaya çalışan Ludo, unutmamaya çalıştığı olayları duvara kömürle yazarak not alır. Derken bir gün duvarlar da biter, kömürler de. Ludo şunları yazar duvara:

“Bu evde mutluydum, güneşin beni ziyaret etmek için mutfağa uğradığı o akşamüstlerinde. Masaya otururdum. Fantasma gelir, başını kucağıma yaslardı. Eğer hâlâ yer, kömür ve yeterince duvar olsaydı, unutmak üzerine muhteşem bir eser yaratabilirdim burada: Unutmanın Genel Teorisi” (s. 109).

Çoğu evde ve evin terasında geçen romanın hikâyeleri de gerçek hayattaki gibidir, umutla, umutsuzluk at başı gider:“Geçecek hepsi yoldaş, kötülük bile dinlenmeye ihtiyaç duyar” (s. 79). Dışarıdaki kargaşadan kendini evinde korumaya çalışıp bin bir çözümle hayatta kalmayı beceren Ludo, evdeki hapis hayatında bulutlara bakar durur. Ona göre insanlar, kalpleri neyin özlemini duyuyorsa, onu görür bulutlarda, tıpkı Yeni Zelanda adalarını, Mãorilerin uzun beyaz bir buluta benzetmeleri gibi.

“Bütün evi muazzam bir kitaba dönüştürdüğümü fark ettim. Kütüphane yandıktan sonra, ben öldükten sonra, artakalanlar benim sesim olacak” (s. 110).

Her bir gün bir diğerine benzeyen yıllar teker teker geçer. Gönüllü mahpusluğu uzayınca da Ludo nihai çözümü tabii ki unutmada, biraz da kayıtsızlıkta bulur. Dört yüz yıllık sömürge cenderesinden çıkmaya çalışan ülkesi Angola’nın sadece minik bir yansımasıdır o.



“Çok üzgünüm, kaybettiğin her şey için. Çok üzgünüm. Ama mutsuz insanlık da senin gibi değil mi?” (s. 263).

BİZLER sahiden de bile isteye unuturuz. Misal, şu sıralar elimizdeki telefonlardan dünyada olup biteni, vaka sayılarını saat bazında kontrol ederken, dakikada 92 can alan, yıl bazına vurduğumuzda milyonlu sayılarla telaffuz edilen küresel açlıktan ölenlerin sayısını merak etmez, öğrensek dahi hatırlamayız. Zülfüyare dokunmadıkça zaten hiçbir şeyi hatırlamak istemeyiz. Unuta unuta unutkan ve kayıtsız oluruz. Aslında bunu tercih bile ederiz. Ancak unutkanlık ve kayıtsızlığa sığınarak becerebiliriz hayatla savaşmayı. Bir gün şu salgını ve evlere kapandığımızı unutacağımızı söyleyen biri olursa da, artık belki inanırız. Ya da yıllar sonra bizlere evlerde mahsur kaldığımızı, gönüllü karantina yaşadığımızı hatırlatan biri çıkarsa da, “Aaa, sahi, olmuştu böyle bir şeyler,” der ve belki şunu ekleriz: “Hatırlayan kim kaldı doktorlardan başka?”

[1] Gallipoli, yön. Peter Weir, Oyuncular: Mel Gibson, Mark Lee, Associated R&R Films Pty Ltd. (1981)

[2] Buket Uzuner, Uzun Beyaz Bulut - Gelibolu, Everest Yayınları. (2001)

[3] Gelibolu, yön. Tolga Örnek, Özen Film. (2005)

[4] 90. yıldönümü törenine, yaklaşık on bin Avustralyalı ve Yeni Zelandalıya ek olarak Prens Charles gelmişti. 100. Yıl töreni için hele, gelmek isteyen yüz binlerce kişiyi tören alanına sığdırmak mümkün olmadığından ve karşı tarafın şehit-gazi dernekleri bunu kabul etmek istemediğinden ufak çapta bir uluslararası kriz çıktı.

[5] Giovanni Boccaccio, Decameron (1353), çev. Rekin Teksoy, Oğlak Yayınları, 2018.

[6] Feza Kürkçüoğlu, “İspanyol Gribi’nden beri 100 Yıldır değişmeyen anlayışımız: Bize bir şey olmaz,” K24, 23 Mart 2020.

[7] Laura Stinney, Pale Rider: The Spanish Flu of 1918 and How It Changed The World, New York: Hachette Book Group, 2017.

[8] Andrew Nikifork, Mahşerin Dördüncü Atlısı, çev. Selahattin Erkanlı, İletişim Yayınları. (2020)

[9] Berna Arda ve Ahmet Acıduman, “Pandemic Influenza 1918-19, Lessons from 20th Century to the 21th From the History of Medicine Point of View”, Lokman Hekim Journal, 2012, 2(3): 13-21. 

[10] Berna Arda ve Ahmet Acıduman (2012), “Last Tango of the Sick Man of Europe with the Spanish Lady,” Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Mecmuası, 65:1.

[11] José Eduardo Agualusa, Unutmanın Genel Teorisi, çev. Sevcan Şahin, Timaş Yayınları, 2018. (Orijinali, Teoria Geral do Esquechimento, 2013 yılında yayınlanmış.)

GİRİŞ RESMİ:

Her yıl düzenlenen ANZAC günü için yapılan afişlerden biri. Çoğu afişte olduğu gibi bunda da gelincik unutulmamış.



Derin Bakış

mirkitap.com - Alışveriş, Kitap Kültür

Akyol mah. Atatürk Bul. No: 111/B Şahinbey - Gaziantep