top of page

Umran Kelimesi ve Şehir

Kimlikleri, hayata bakış felsefeleri olmayan insanların kurdukları şehirler eninde sonunda yıkılmaya, yıkılmasa bile şehirlerini vahşi bir ormana dönüştürmeye mahkûm olurlar.




Akıl En Büyük Peygamberdir
Umran Kelimesi ve Şehir

Bayındırlık anlamında kullanılan “umran” sözcüğü aslında “ömür” ve “imar” kelimelerinin birleşimini ilham eder. Ömür zamana, imar ise mekâna işaret eder. Buradaki “mekân” kelimesi “yer” anlamında kullanılmaz, bizzat insanın inşa ettiği yerlere mekân denilir. Zaman ise dinamik bir süreci ifade eder. Buna göre umran; insanlar için, insanların faydasına imar edilen ve zamana uyumlu, zamana dayanıklı hatta daha da ileri giderek zamana mahkûm olmayan medeniyetler veya şehirleri ifade eder.


Şehirleri olmayan insanlar tabiat şartlarına mahkûm olarak yaşayacakları gibi zamanın dalgaları arasında da kaybolup giderler. İnsan toplumlarının yaşamak, nesillerini devam ettirmek, kendilerini geliştirmek için yaşayabileceği ideal yerlere şehir denilir. Şehirleri olmayan insanların medeni bir şekilde yaşamaları mümkün olmaz. Medeniyet kelimesi; şehirlerde uygulanan siyasi, hukuki, iktisadi ve sosyal kanun ve kuralların tamamını ifade eder. Bir medeniyetin teşekkül edebilmesi için şehir olmazsa olmaz bir şarttır.

Şehirlerin harap olmuş insan toplumlarının felaketlerle iç içe yaşaması zaruri bir sonuçtur. Darmadağın olmak, karmaşa ve anarşinin içerisine düşmek onlar için hemen hemen kesindir. Bu sebeple gerek kendisi gerekse de aile ve toplumunu düşünen insanların “memleket meseleleri” hakkında kafa yorması gereklidir. Memleketleri harap olmuş olan insanların kendilerine dayanak edindikleri sütunlar çöker. Suriye iç savaşında evler, işyerleri yok olmuş daha sonra da memleketin insanları darmadağınık olmuş ve akla hayale gelmeyen felaketlerle burun buruna kalmışlardır. Bunun sebebi insanların medeni yaşama göre yaşama zorunluluğuna dayanır. Gerçi tarihte Yahudiler, yaşadıkları memleketler genelde harap olmuş oradan oraya sürülmüş ona rağmen varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bunun sebebi Yahudilerin temelde medeniyetin ayrılmaz kimliği olan “ben” şuurunun farkında olmaları ve kimliklerini muhafaza etmeleridir. Kimliklerini muhafaza eden insan toplumları her yerde bir medeniyet inşa edebilirler. Kimlikleri, hayata bakış felsefeleri olmayan insanların kurdukları şehirler eninde sonunda yıkılmaya, yıkılmasa bile şehirlerini vahşi bir ormana dönüştürmeye mahkûm olurlar.


Birçok düşünür insanı tab’en (doğal olarak) medeni olarak ifade etmiş ve insan kelimesinin bile ünsiyet (kaynaşma) kökünden türediğini söylemiştir. İnsanın yaşam anlamı ancak bir medeniyet inşa etmek veya mevcut bir medeniyete uyum sağlamakla anlam bulur. Zira mesela hayvanların soğuk ve sıcak havadan korunmak için tüyleri mevcut. Avlanmak için pençeleri mevcuttur hayvanların. Kendilerini koruyacak savunma mekanizmaları bizzat üstlerindedir. Ama insanın, tüm bu ihtiyaçları karşılamak için tabiata hükmetmesi, bir yeri şehir haline getirmesi gerekmektedir. İnsanlar hayatta kalma olanaklarını kendileri üretecekler, yaşam kalitesini bizzat kendileri yükselteceklerdir. Bu sebeple medeni bir yaşam, insan için lüks değil adeta bir zorunluluktur. Zorunlu olarak bir araya gelen insanların kurmuş oldukları şehirlerdeki hukuki, siyasi, sosyal ve iktisadi kuralların tümüne medeniyet diyoruz.


Aslında tek bir insan tekinin dahi tabiat güçlerini zorunlu görüp onlara boyun eğmesi düşünülemez. Çünkü insan tabiat güçlerinin akli zorunluluk içermediğini ancak tecrübi zorunluluk içerdiğini bilir. Bu sebeple insan, umranın bir unsuru olan zamana bile boyun eğmez. Zaman ve yeri dönüştüren sağlıklı bir medeniyetin çökmesi asla söz konusu değildir. Bu noktada İbn-i Haldun’a ait olan; “medeniyetler; doğar, büyür ve ölürler” tespiti doğru olamaz. Zamanı algılayan, zamanın şartlarına göre yapılanan ve mekânları yaşanabilir kılan tüm yapılar sürekli büyürler ve çevrelerine adalet ve huzuru götürürler. Yıkılan medeniyetler; zamana mahkûm olan, adalete riayet etmeyen bir yapı arz ettikleri için yıkılırlar. Teolojik bir tartışma bile olsa “ölüm ve ömrün uzaması” meselesine kısaca değinmekte fayda var.


Bir insanın ömrünün uzaması teoride ve pratikte mümkün müdür? Mesela şu an yaşayan insanları, yaşam ortalaması 70 ise bu rakamı 110’a çıkartmak mümkün müdür? Aslında aklen buna hiçbir engel yoktur. Akli olarak bizden önce yaşayan insanların ölmüş olması illa da bizim de öleceğimizin delili olamaz. Burada akli olarak kesin bir kuraldan değil tecrübelerimize dayanarak öleceğimizi ifade ediyoruz. Tecrübi doğrular ise ne kadar çok tekrarlanırsa tekrarlansın asla akli zorunluluk seviyesine çıkamaz. Kaldı ki akli doğruların tecrübeye ihtiyacı yoktur, onlar mutlak doğruyu ifade ederler. Bir hadiste ömrün uzamasıyla ilgili şöyle bir ifade bulunmaktadır:


“Sadaka belayı engeller ve ömrü uzatır.” (Heysemi)


Dinde genel kaide, nasslar yani ayet ve hadisler akla aykırı olmadığı sürece metinler zahirleri ne ise öyle kabul edilir, öyle anlaşılır. Ömrün uzaması meselesinde ise akla aykırı bir husus tespit edemeyiz. Tabiatı icabı ömür, mümkünler içerisindedir ve her mümkünün uzaması ve kısalması mümkündür. Dine göre aslında hiçbir insanın ölmemesi dahi mümkündür ama bu konuda nass engeli vardır. Bu konudaki ayet şudur:


“Her nefis ölümü tadacaktır.” (Kur’an: Al-i İmran: 185)


Ayet, ölümün yaşayan herkesin başına geleceği hususunda mutlak ama ömrün uzayıp uzamaması noktasında izafi bir husus ifade eder. Dolaysıyla ömrün uzaması konusunda yukarıdaki ayet herhangi bir engel oluşturmaz. Bu noktada bazı kimselerin; “Allah katında bilgi değişmez ve bu yüzden ölümün tarihini değiştirmek mümkün değildir” itirazının da bir anlamı yok. Bizler açısından ömrü uzatmak meselesi Allah’ın ilmini değiştirmek anlamına gelmez dahası Allah’ın insanlara bildirdiği ilimle ömrün uzamasının yollarını aramak anlamına gelir. Allah’ın bilgisi zorunluluk ifade eder ve asla değişmez lakin dünyada ömür de dâhil her şey mümkündür.


Biz insanlar, mümkünler âleminde yaşıyoruz ve mümkünler âlemini sınırlayan ise sadece akli imkânsızlık kuralları ve nassların haberleridir. Bunun dışında mümkünler âlemindeki her şey mümkündür. Dolaysıyla ömür uzayabilir, kısalabilir ama ölümden kaçılamaz. Kader meselesi bu tespitimizin önüne geçemez. Zira kader, Allah’ın bilgisiyle ilgilidir ve biz ister ömrü uzatalım isterse kısaltalım kader değişmez. Kaldı ki başlangıcı olması aklen mümkün olmayan yaratıcı bir varlığın üzerinde zaman işlemez ki O’nun bilgisi değişebilir diyelim.


Tartışmayı daha da derinleştirmek mümkün ve derinleştirmenin faydası da insanın yeteneklerini tespit etmemiz açısından önemli.


Varlık kategorisinde ruhani bir yer işgal eden meleklerin, insan yaratılırken Allah’a itiraz ettikleri daha sonra da haksızlıklarını anlayınca “Seni tenzih ederiz!.. Bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur” (Kur’an: Bakara; 32) dedikleri ifade edilmiştir. Anlaşılıyor ki meleklerin bilgileri sınırlıdır ve kavramlardan yeni bilgiler üretemedikleri gibi bir medeniyette inşa edemezler. İnsana gelince, onun teorik olarak bilgiye ulaşması, onu çoğaltması konusunda hiçbir engeli yok. Zaten ayette de şöyle ifade edilmiştir:


“O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O’nun dilediği kadarından başka ilminden hiçbir şey kavrayamazlar.” (Kur’an: Bakara; 255)


Ayette insan bilgisinin önünde hiçbir engel beyan edilmiyor. “Dilemesi” müstesna olarak ifade edilmiş ama “dilemesi” önüne de herhangi bir sınır çizilmemiştir. Teorik olarak İslam’da Yunan Felsefesinde olduğu gibi Allah ile insan arasında bilgi çekişmesi ve çatışması söz konusu olmadığına ve Allah’ın insana karşı cömert olduğu ifade edildiğine göre insanın bilgi edinmesi konusunda herhangi bir sınırının olmadığını ifade edebiliriz.


Kitaplarda geçen ve peygamberlerin elinde insanlara meydan okur tarzda doğa olaylarının aksine meydana gelen mucizelerin konumuz açısından özel bir önemi vardır. Çünkü mucizeler, her ne kadar bir meydan okuma olarak ifade edilse bile netice de aklen mümkün olan hususlardır ve sadece tabiattaki tecrübi zorunlulukları değiştirme anlamını ifade ederler. Dolaysıyla mucizeleri bir nevi, insanların ulaşabileceği bilgiler ve teknik gücü gösterme aracı olarak algılamamız bile mümkündür. Mucizeler asla yapılamaz olanı yapmak değil, gerekli bilgiler olmadan yapılamaz olanı vurgulamak için ortaya konulur. Ve mucizeler, Allah’ın varlığının değil, Peygamberlerin doğruluğunun delili olarak gösterilmişlerdir. Dolaysıyla gerekli bilgi ve teknik güce ulaştığımız an geçmişte meydana gelen mucizeleri ortaya koymamız mümkündür. Mesela Hz. Musa (as) elindeki asa ile yere vurmuş ve yerden12 kola ayrılan su fışkırmıştır. Bugün sondaj aletleriyle yerin derinliklerinden su çıkartabiliyoruz. Bu kapsamda ölüleri diriltmek, heykellere can vermek bile mümkün. Çünkü ayetlere göre Hz. İsa (as) bunları yapmıştır. Ayette şöyle ifade edilmiştir:


"İşte o zaman Allah şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa... Sana ve annene lütfettiğim nimetleri hatırla. Seni Ruhulkudüsle desteklemiştim de hem beşikte iken hem de yetişkin halinde insanlarla konuşuyordun. Sana yazmayı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğretmiştim. Benim iznimle ÇAMURDAN KUŞ biçiminde bir şey yapıp ona üflüyordun ve benim iznimle derhal KUŞ oluyordu. Benim iznimle körü ve cüzzamlıyı iyileştiriyordun. Yine benim iznimle ölüleri diriltiyordun..." (Kur’an: Maide: 110)


Ayete göre insan, çamurdan heykel yapıp heykellere can verebilir. Anadan doğma körü iyileştirebilir ve ölüleri diriltebilir. Hz. Musa (as) eliyle gösterilen bir mucizede ineğin parçasıyla ölü bir insana vurulmuş ve ölü dirilmiştir. (Bkz. Kur’an: Bakara; 73) İneğin parçaları üzerinde araştırma yapılarak insanları diriltmek, özellikle öldürülen insanları tespit etmek teorik olarak mümkündür. İleride ineğin parçaları üzerinde daha detaylı araştırmalar yapılarak ölüleri diriltme konusunda da adımlar atılabilir.


İnsanlar, Süleyman (as) gibi hayvanlarla konuşabilir, atmosferi (rüzgârı vs) kontrol altına alabilir, cinleri emirleri altına alabilir, eşyaları çok kısa zamanda bir yerden bir yere ışık hızında iletebilir. Dolaysıyla medeniyetleri ve şehirleri zaman yıkmaz, yıkamaz. İbn-i Haldun’un medeniyetler doğar ve ölür tespiti zamana mahkûm bir medeniyet anlamına gelir ki bu aslında bir medeniyet bile değildir. İnsanın kendisini zamana ve tabiata mahkûm hissetmesi bile başlı başına bir medeniyet ufkuna sahip olmama anlamına gelir.


Bazen ihtişamlı görünen medeniyetler aslında içten içe çürümektedir ve bu çürümenin ortaya çıkması ancak savaş gibi toplumsal çalkantılarla ortaya çıkar. 2. Dünya Savaşında Çin’in çok kısa sürede kendisinden nüfus olarak çok çok küçük olan Japonya karşısında muhteşem yenilgiler alması, topraklarının çoğunu kaybetmesinin altında Çin Devlet ve toplum yapısının çürüklüğünü göstermesi açısından son derece ibret vericidir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de ilginç bir ayet mevcuttur. Ayet şudur:


“Binlerce kişi oldukları halde, ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara “Ölün” dedi (öldüler). Sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır. Lakin insanların çoğu şükretmez.” (Kur’an; Bakara: 243)


Ayet, evlilik hayatı, çocukların süt emmesi, mehir, nafaka mevzuları gibi aile hayatını ilgilendiren ayetlerin ardından gelmiştir. İşin ibret verici yönü şudur. Aile yapısı bozulan, sosyal yapısı darmadağın olan, toplumsal kronik sorunlarla debelenen toplumlar içten içe çürürler ve doğacak ilk sarsıntıda sayıları ne kadar çok olursa olsun insanlar yurtlarını terk etmek zorunda kalabilirler. Sosyal hayattaki değişimler çok defa gözle görülemeyecek kadar yavaş hareket eder ama menfi sonuçlar bir anda çıkacak sarsıntıyla ölümcül sonuçlar doğurabilirler. Aslında sosyal hayatın yasaları da bazı sosyologların iddiasının aksine izafi olmaz kesin sonuçlar doğururlar. Sosyal dokusu bozuk toplumlar, dış saldırılara mukavemet edemezler ve yıkılır giderler. Somut bir örnek verelim.


Bildiğiniz gibi askerlik mesleğinde en önemli ve kutsal görev nöbet tutmaktır. Zira nöbetçinin hatası, tüm askerler için tehdit oluşturur. Nöbet dışındaki tüm hatalar, bireysel kabul edilebilir ama nöbetçinin hatası toplumsal olarak kabul edilir. Askerlik mesleğinde affedilmeyecek suç, nöbeti savsaklamak olarak nitelemek mümkündür. Aile hayatında kadim zamanlardan bu yana yuvanın nöbetçisi anne kabul edilmiştir. Nöbetinin başında olmayan anneler, toplumda bir türlü dikiş tutturamayan kişilerin oluşmasına vesile olurlar. Bu dediğimiz afaki bir durum olarak kabul edilebilir. Ama 2019 yılında ortaya çıkan Korana hastalığı vesilesiyle okullar kapatıldığı zaman çocukların başında bulunmayan (çalışan) anneler vesilesiyle çocukların nerede tutulacağı bile belirsiz hale gelmiştir. Zira evde nöbetçi yoktur ve çocukları evden dışarı atacak bir okulda mevcut değildir.


Bir medeniyetin en önemli vasfı her şeyden ve herkesten öte insana verdiği kalite ile ifade edilir. Yaşayan veya ölen insana verilen kalitesi düşük oluşumlar tabiat güçleri tarafından yok edilir, zamanın dalgalarında yok olur giderler. İnsan, tabiatta karşısında bulunacak hiçbir gücün olmadığı idrakine ulaşmadığı sürece şehir kuramaz. Bir deprem gelir, şehirleri yok eder. Ama medeni bir toplumda en şiddetli depremlerin bile asla yıkamayacağı evler inşa etmek mümkündür anlayışı egemen olur ve depreme bir can bile feda edilmez.


Medeniyetler zamana da dayanıklı olmak zorundadır. Sadece ihtişamlı binalar yapmak bir medeniyeti ayakta tutamaz. Tarihte kendisine set vuran hiçbir medeniyet yayılamaz ve kendi içine çöker. Yayılan bir medeniyetin ise iki farklı güce ihtiyacı vardır. Birincisi; Yıkıcı ve sarsıcı bir güç. Dünyada söz sahibi olmak için savaşçılarınız ve savaşçılarınızı ayakta tutacak “şehitlik” gibi manevi dinamiklere ihtiyacınız var. Ömrünün en güzel yıllarını askerlikte heba ettiğini düşünen insanların bulunduğu bir medeniyet kendi ayakları üzerinde duramaz. Gençlerin sadece kariyer peşinde olduğu, eğlencelere daldığı, idealleri olmayan bir toplum kendi içinde kargaşa yaşamak zorundadır. Zira gençlerde baskın duygu isyan duygusudur ve bu isyan duygusu doğru kanallara yönlendirilmezse toplumsal kaos kaçınılmazdır. İkincisi: Düzenleyici ve yapıcı güç. Eğer Moğollar gibi sadece yıkıcı bir güç iseniz asla istikrar sağlayamaz ve toplumlar karşısında asimile olursunuz. Hitler, baştan kazanamayacağı bir savaşa girmişti. Alman dışında herkesi dışlayan bir Nazi ideolojisi diğer insanlar üzerinde nasıl yapıcı bir güç kurabilirdi? ABD, yıkıcı gücünü Vietnam, Irak ve Afganistan’da denemiş her seferinde de başarısız olmuştur.


Ülkesinin insan gücünü ucuz işgücü olarak kullanan Çin kalkındığını zannetmektedir. Milyarlık nüfusa sahip olan Çin, başka ülkeler için adeta taşeronluk yapmaktadır. Bu sözler abartı değil zira 1948 yılından bu yana tek çocuk politikası uygulayan Çin’de yaş ortalaması 40’ı geçmiştir. İnsana değer vermeyen Çin’de dinamizm ölüdür. Tüm toplumda yaygın bir Nihilizm egemendir. İntihar vakıaları şaşırtıcı derece çoktur. Çin’de rüşvet ve yolsuzluk normal faaliyetlerin bile ötesindedir. 2009 yılında meydana gelen depremde medyanın bildirdiğine göre 6998 okul yıkılmış, binlerce kamu binası yerle bir olmuştur. Ülkede durumun kötülüğünü anlatan bir medya organı da yok. Zamana ve mekâna değer vermeyen Çin’in bir medeniyet iddiası olamaz. Bazı yazarlar önümüzdeki dönemde Çin’in yükselen bir güç olacağını ve dünyanın hâkimi rolüne soyunacağını iddia etmektedir. Oysa Çin en ufak bir sarsıntıda yerle bir olacak bir potansiyele sahiptir.


Umran, insan toplumlarının olmazsa olmazı. Şehirlerimiz mekân olarak insani ve zamana dayanıklı olmak zorunda. Şehir kültürü olmazsa insanların ayakta durması, sağlıklı bir şekilde yaşaması ve gelecekteki nesillere güzel bir miras bırakması imkânsızdır.

Commentaires


bottom of page