Tarçın ve süt kokusunun olmadığı evler

Yetim’in anlatıcısı küçük bir kız çocuğu. Yatılı okuldan babaanne evine uzanan bir yalnızlık hikâyesinin öznesi olacak o ve bize hikâyesini kendisi anlatacak. Anlattıkları da onun tarihi olacak: ezilenin kendini anlatabildiği alternatif bir tarih. Anlatıcımız adını asla söylemiyor çünkü önemi yok. Kanlı canlı varlığı bile çoğunluk için önemli değil. Etrafındakiler onu kendi istedikleri isimlerle hatırlayacaklar. Çoğu zaman da unutacaklar. Annesi ve babası gibi. Yetimliği onlardan öğrenecek ve bu öğrendiği yeni isim onun kimliği olacak. Heidegger buna şaşırmazdı. O, buna geworfenheit diyor. Yani dünyaya atıldık ve yalnızız. 


Buse Özlem Bay

K24

Dil ötekileştirir. İnsanların bir arada yaşayıp, sosyal bir hayvan olarak varlıklarını sürdürmesini sağlasa da dil, bir insan üretimidir ve insan korkar. İnsan hep korkar ve diğerini ezer, iter ve bazen öldürür. Tüm bunları yaparken de dilinin en büyük silahı olduğunu hep bilir, çünkü kelimelerin bir cezası yoktur. Havada kaybolup gitmesi ve unutulması kolaydır. Ve bunu böyle farz etmek çok güzeldir. Ama hiçbir yere gitmez o kelimeler. Her biri yeni bir oda açar o zihne. Misafirlikleri de çok uzun sürer.



“Yetim” de o kelimelerden biri. Sıfat olarak var ettiğimiz ama birilerinin kimliği hâline gelmesi için çok fazla çaba harcadığımız güzide bir etiket. Hatice Meryem’in yeni romanı Yetim'de kendine bu sıfatı seçiyor ve onunla bir hikâye anlatıyor. Yani namluyu alıp tam karşıya tutuyor. Etiketlerin arkasındaki hayatları silahına mermi yapıyor.

Yetim’in anlatıcısı küçük bir kız çocuğu. Yatılı okuldan babaanne evine uzanan bir yalnızlık hikâyesinin öznesi olacak o ve bize hikâyesini kendisi anlatacak. Anlattıkları da onun tarihi olacak: ezilenin kendini anlatabildiği alternatif bir tarih. Anlatıcımız adını asla söylemiyor çünkü önemi yok. Kanlı canlı varlığı bile çoğunluk için önemli değil. Etrafındakiler onu kendi istedikleri isimlerle hatırlayacaklar. Çoğu zaman da unutacaklar. Annesi ve babası gibi. Yetimliği onlardan öğrenecek ve bu öğrendiği yeni isim onun kimliği olacak. Heidegger buna şaşırmazdı. O, buna geworfenheit diyor. Yani dünyaya atıldık ve yalnızız. 

Doğumun kendisi yaralayıcı bir süreç. Bebek, annesinden koptuğu an ağlamaya başlıyor çünkü yuvasına dönmek istiyor. Bu ânı sonradan unutsak da hissi kalıyor. Güvensizlik hissi biz yok oluncaya kadar başucumuzda bekleyecek. Yetim olan ise, bu ânı sonradan tekrar yaşayacak ve bu kez bu ânı unutmayacak. Terk edildiği ânı berrak bir şekilde hatırlıyor olacak ve bu sefer onu yuvasından çekip çıkaranlar yabancılar değil de kendi annesi olacak.

Peki, bu terk edilmiş insana ne olur? Kendini ikiye katlayan bu güvensizlik hissi bir insanı neye çevirir? Zalime çevirebilir mi?

Zorbalığa uğrayan, yaşayabilmek için zorba olur. Zorbalık insana cinayet planları yaptırır, intikamlar aldırır ve kurallara uydurtur. Hayatı zindana çeviren tüm o kuralları ezbere bilmeye, kendini koruyabilmek için onlara uymaya ve en sonunda da onlara saygı duymaya zorlar. Ama ortam değiştikçe kurallar da değişir. Yaşam, adapte olabilen için devam eder. Anlatıcımız da işte bu yüzden savrulur. Bırakıldığı yatılı okulda zengin olmadığı için, daha sonra mecbur bırakıldığı devlet okulunda da “zenginlerin dilini” konuştuğu için dışlanır. Zorbalar her yerdedir. Arada sırada karşısına çıkan ve sonra da giden tüm arkadaşları da onun gibi ötekidir, dışlanandır: Biri İngiltere’de doğmuş, büyümüştür; diğeri de fiziksel olarak yaşıtlarından farklı olan Altınbaşlıcüce’dir. İngiltere’de büyümüş olan burayı anlamaz, buranın dilini bile konuşamaz. Burada çocuklar için yeşil alanlar, parklar yoktur. Burası gridir ve burada çocuk olmaya bile izin yoktur.

Ama Altınbaşlıcüce ona yeni bir kapı açmıştı aslında: kitapların, hikâyelerin, alternatiflerin kapısını. Edebiyat, adaletsiz ve yargılamaya meyilli olan bu dünyanın kimseye yetmediğini bilip kendi evrenlerini yaratır. Kendi adaletini dağıtır, anlatılmayanı anlatır. Anlatıcımız böylece biraz nefes alabilir. Hatta sonraları dünya da yetmez, gözünü uzaya diker. Babaanne evindeki sığınağı bilim dergileri olur.

Babaannesi de hikâyeler anlatır ona. Hz. Muhammed’den, Hz. Yusuf’tan ve Fatma Ana’dan bahseder bu kız çocuğuna. Muhammed yetimdir, Yusuf terk edilmiştir ve Fatma Ana herkesin anasıdır. Belki de bu yaşlı ve bıyıklı kadın, anlattığı bu hikâyelerle anlatıcımız için bir umut olmak ister. Ama umut Pandora’nın kutusundaki cezadır ve kız çocukları peygamber olamaz.

Kız çocuğu olmanın kendisi de bir cezadır. Olup olabileceğin tek kişi karşındadır: annen. Anlatıcımızın annesi de ona kendi ihtimalini gösterir. Babası ailesi tarafından tüm eksikliklerine rağmen kabul edilirken; annesi kendi ailesi tarafından reddedilir, görmezden gelinir, yeni seçimlere zorlanır çünkü o bir kadındır. O her zaman bir utançtır ve birileri sürekli ona zulmederek haddini bildirmelidir. Kız çocuğu tüm bunları bilerek hayatına başlar ve farklı bir gelecek ihtimali için debelenir durur. Hayalindeki dünyayı anlatmaya çalışır, ama anlattıkları sadece bir başarı öyküsü olursa kendisine seyirci bulabilir. Gerçek dünyada bir yeri yoktur.

Fakat önceden de dediğim gibi, edebiyat gerçeklerle ilgilenmez. Edebiyat işte tam da insanlığın cezası olan o umudun sesi olur. Küçük bir çocuğun hayalî olan o dünyaya varabilmek için hikâyeler anlatır. Belki yalanlar anlatır ama bilir ki kadınların ve çocukların ezilmediği, insan vahşetine insan onurundan daha çok değer verilmediği ve gerçek yuvaların olduğu bir dünya hayali olmadan da insan varolamaz. Hatice Meryem de anlattığı hikâyeyle belki kalbimizi kırıyor ama o hikâyeyi yine de anlatıyor. Önemli olan da bu. Anlattığı hikâyede bir çocuğa edebiyat sayesinde kendi sesini buldururken, yazdığı bu romanla da kendi sesimizi bulabilmemiz için bizi dürtüklüyor. Çünkü biz ezilenlerin sesini duymadıkça, bir gün bizimkinin de duyulması olasılığı ortadan kalkıyor.

Yine de tüm bunları duymazsak diye, Yetim bize bir çocuğun dünyasını göstermeyi de seçiyor. Kitabın içinde gizlenmiş illüstrasyonlar var ve bu küçük resimler, bu kız çocuğunu daha iyi anlamamızı ve olanları onun gözünden görmemizi kolaylaştırıyor. Kimi zaman yazdığı bir mektuba, kimi zaman da arkadaşıyla paylaştığı bir âna şahit oluyoruz. Böylece anlatıcı tüm bu ayrıntılarla bizim için daha da “gerçek” olabiliyor. Onun okuduğu resimli kitaplardan biri hâline geliyor Yetim ve işte o noktada duymasak da görmekten kaçamıyoruz.

Duymanın ve görmenin, yazının ve çizimin iç içe geçtiği romanda Hatice Meryem, anlatıcının düşünceleri, rüyaları ve gerçekleşen olaylar arasına da kalın bir çizgi çekmiyor. Anlatı bir Araf hâlini alıyor. Anlatılan her şey birbirine yumuşak bir geçişle bağlanıyor ve ayrımı yapmak okura bırakılıyor. Okur da bu yetim kız çocuğuyla birlikte hayallerdeki dünyaya giden o yolu bulmaya çalışıyor.

Site Yaptırmak mı İstiyorsunuz

Kurumsal ve e- ticaret siteleri için doğru yerdesiniz

Bilgisayar Ekranları

Mesai Saatlerimiz

Hafta İçi 09-17 Arası

Yerimiz

Akyol mahallesi, Atatürk Bulvarı No: 111/B Şahinbey - Gaziantep

bilgi@mirkitap.com

5539207655

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter