Türklüğü ölçmek (Nazan Maksudyan)

İlkokulda bağıra bağıra söylediğimiz o yemini hatırlayın:

“Varlığım Türk varlığına armağan olsun!”

Hafife alınacak bir lâf değil, “varlığım”. Devlete verdiğimiz bu açık çekin kimler tarafından, ne gibi projeler için kullanılabileceğini düşündünüz mü hiç?



Mehmet Yılmaz

Derin Düşünce

Edirne’den Ardahan’a Türkiye Cumhuriyeti’nin toprakları devletin tasarrufundadır. Ya biz, bu toprakların üzerinde doğmuş olan insanlar? Kanımız? Vücudumuz? Etimiz ve kemiklerimiz? Dedelerimizin kemikleri ve doğacak çocuklarımızın vücutları kime aittir?



İlkokulda bağıra bağıra söylediğimiz o yemini hatırlayın:

“Varlığım Türk varlığına armağan olsun!”

Hafife alınacak bir lâf değil, “varlığım”. Devlete verdiğimiz bu açık çekin kimler tarafından, ne gibi projeler için kullanılabileceğini düşündünüz mü hiç?

Avrupa milliyetçiliği Türkiye’ye nasıl bulaştı?

Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum sancıları çektiği 1925-1939 yılları arasında dünyanın en saygın(!) devletleri ırkçı, milliyetçi ulus-devletlerdi:  Fransa, Almanya, İtalya… Asker doğan milletler, üstün(!) ırklar, kafatası ölçmeler, karışık,  “bozuk” ırkların, melezlerin aşağılanması bu dönemin standartları, normalleriydi. Saygın devletler kültürel farklılıklarla değil homojenlikle, tekdüzelikle övünüyorlardı.

İnsanların böyle tek tip oluşu ülkenin iç huzurunun ve uluslararası yükselişinin de garantisiydi resmî ideolojilere göre. Halk, millet, ulus… İnsan Putsal ve Kutsal Devlet’in şeyiydi. Şeyleştirilen, tektipleştirilmiş insanlar barış zamanında işçi, savaşta askerdi. Devlete mutlakiyet atfeden faşizmdi bu. Mussolini’nin dediği gibi “her şey devlet için vardır, devletin dışında hiç bir şeyin kıymeti yoktur!”

Bilimin sistematik biçimde siyasî propagandaya alet edildiği meselâ Almanya gibi ülkelerde üstün(!) Alman ırkı suç işlemiş olamazdı. Eğer Almanya’da hırsızlık, cinayet, tecavüz varsa bunlar Yahudiler, Romanlar veya melezler olmalıydı. Pozitivizmin determinist arayışlarının neticesiydi bu ırkçılık.

Modern insan artık iyi-kötü karşısında hür seçim yapamazdı, kaliteli(!) ırklardan gelen insanlar iyiliğe ve başarıya mecburdu, mahkûmdu. Aşağılık(!) ırklar içinse bunun tam tersiydi! Bunun için Avrupalı sömürgeci zenciyi, çekik gözlüyü öldürüp ülkesindeki altını, gümüşü, pamuğu gasp etmekten rahatsızlık duymadı. Asya’ya, Afrika’ya, Güney Amerika’ya uygarlık(!) götüren beyaz adam, bilimde, savaşta, sanatta başarıya ve üstünlüğe mecburdu. (

İyi-kötü ayrımı yapma kabiliyetini ve iyiyi seçme gücünü etimize, kemiğimize bağlayan bu teoriler şiddet üretti ve üretmeye devam ediyor. Bütün insanlık tarihinin en kanlı yıllarının özelikle Japon, Alman ve İtalyan ırkçılığının tavan yaptığı İkinci Dünya savaşı dönemi olması gözden kaçmamalı. Aslında Amerika Birleşik Devletleri de bu ırkçı rüzgârlardan nasibini aldı. Dünya barışı için bir tehdit unsuru olan ABD ordusu, Amerikan milliyetçiliği ve silah endüstrisi bu ırkçı zemin üzere eklemlenmiştir.

Kısaca özetlediğimiz bu tarihi süreçte Türkiye’nin resmî ideolojisi halkın gerçek yapısına, kültürel renklerine, ülkenin ihtiyaçlarına göre değil uygar(!) Batı’nın 1930’daki standartlarına göre inşa edildi.

Mustafa Kemal Paşa ve genel olarak yönetime hakim olan insanlar Osmanlı’nın çöküşünü, Avrupa’nın yükselişini yaşamış, “gururu yaralı” askerlerdi çoğunlukla. Osmanlı okullarında eğitim görmüşlerdi ama Almanya ve/veya Fransa’ya büyük hayranlık duyuyorlardı. Bu askerlerin sosyoloji, ekonomi, siyaset gibi konularda derin bilgisi yoktu. Batıyı anlamaktan aciz, gerçekleri idrakten yoksun,  teknik ve askerî üstünlük karşısında sadece hayrandılar. Haliyle Avrupa’nın en görünen, en somut yönlerini alıp Türkiye insanına dayatacaklardı. Orduda bu işler böyle oluyordu. Sivil hayatta neden olmasındı? O halde asker bir millet yaratılmalıydı. Halkın iyiliği için halka rağmen böyle olacaktı.

Avrupa’ya rağmen Avrupalıyız!

Avrupa, Japonya ve Amerika on milyonlarca masum insanı öldürdükten sonra ırkçılığın yanlış bir şey olduğunu anladılar ve özellikle Avrupa devletleri bu hastalığı resmî ideolojilerden çıkarma gayretine girdiler. Bugün Avrupa’da hâlâ bir çok haksızlık yapılsa da ırkçılığa karşı ciddi bir tavır olduğunu gözleyebiliriz. Gelişmiş devletler meşruluklarını hukuktan, demokrasiden, halka verilen hizmetlerden almaya çalışıyorlar.

2000’li yılların Avrupa’sı insan hakları sözleşmesiyle, ırkçılığı frenleme uğruna basın özgürlüğünü dahi kısıtlayabilen hatta siyasî parti kapatabilen bir Avrupa. Elbette yabancı işçilere karşı saldırılar ve kurumsal haksızlıklar var ama 1930’ların Avrupa’sıyla tam bir tezat teşkil ediyor bugünkü manzara.

Oysa İkinci Dünya Savaşı’nın çalkantıları ve iç sorunlar sebebiyle “bizim” Türkiye içine kapandı. 1930’ların faşist Avrupa’sı örnek alınarak kurulan Türk ulus-devleti Avrupalı örnekleri gibi reformlara tabi tutulmadı. “Vatandaş Türkçe konuş, Ne mutlu ‘Türküm’ diyene, Türkiye Türklerindir”gibi gaz vermeler milli eğitim ve ordu gibi beyin yıkama merkezlerince zihinlerimize kazınmaya devam ediyor. Bugün Türkiye Cumhuriyeti 1930 model bir Avrupa devletidir bir çok yönüyle.

Yani Kürtlerin ana dil eğitimi, üniversitede başörtüsü yasağı, Hırant Dink cinayeti, Ermeni soykırımı gibi konularda yasakları müdafaa edenler Avrupa’ya karşı yine Avrupa’yı savunuyorlar… 1930’ların Faşist Avrupa’sını. Hitler’in, Mussolini’nin, toplama kamplarının, fişlemelerin Avrupa’sını…

Site Yaptırmak mı İstiyorsunuz

Kurumsal ve e- ticaret siteleri için doğru yerdesiniz

Kurumsal Site: 499 TL

E- Ticaret Sitesi: 799 TL

Bilgisayar Ekranları

Mesai Saatlerimiz

Hafta İçi 09-17 Arası

Yerimiz

Akyol mahallesi, Atatürk Bulvarı No: 111/B Şahinbey - Gaziantep

bilgi@mirkitap.com

5539207655

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter