Ara

Türk romanının fotoğrafını çektik

Ketebe Yayınları’ndan çıkan 40 Soruda Türk Romanı isimli kitap, Türk romanının gelişiminden bu güne kadar yapılan tartışmaları, tarihsel seyrini ve tekniğini inceliyor. Kitabı hazırlayan Prof. Dr. Mehmet Narlı, “Ortaya koyduğumuz bu çalışmanın Türk romanını bütün boyutlarıyla özetlediğini söylemek zor tabii. Ama bu çerçevede yapılmış çalışmalara bakarak netliği ve çözünürlüğü oldukça yüksek bir Türk romanı fotoğrafı çektiğimizi söyleyebilirim” diyor.


Prof. Dr. Mehmet Narlı’nın yayına hazırladığı, Ketebe Yayınları’ndan çıkan 40 Soruda Türk Romanı isimli kitap, Türk romanının kuruluşu, Türk romanı etrafında yapılan kuramsal tartışmaları gibi konuları alanının en önemli yazar ve akademisyenleri tarafından incelenip okura sunuyor. Hazırladığı kitap üzerinden Türk romanını konuştuğumuz Prof. Dr. Narlı, “Netliği ve çözünürlüğü oldukça yüksek bir Türk romanı fotoğrafı çektiğimizi söyleyebilirim” ifadelerini kullanıyor.



“40 Soruda Türk Romanı” başlığı taşıyan ve roman konusundaki sorulara kapsamlı yanıtların verildiği bir kitapla ilgili soru sormak kolay değil. Türk roman türünün ortaya çıktığı günden beri tartışmaya ve sorulara açık olmasını neye bağlıyorsunuz?

Roman, on sekizinci yüzyılın ikinci yarısından itibaren yeni bir tür olarak edebiyatımıza girmiş ve yüz elli yıla yaklaşan varlığı ile edebiyatımızda oldukça geniş ve etkili bir yer edinmiştir. Edebiyatımızda teknikleri ve problem alanları ile ilgili olarak üzerinde en çok tartışılan edebi türün roman olmasının sebeplerinden biri edindiği bu yerdir. Romanın edebiyat türleri içinde toplumsal ve bireysel yapının sosyal, siyasal, ekonomik, psikolojik özelliklerini en geniş anlamda temsil edebilecek tür olması, gerçeksi bir dünya kurarak insanın kendisini ve diğerlerini anlama ve anlamlandırma çabalarında, işlevsel ve estetik açıdan oldukça önemli bir katkı sağlamış olması başka bir sebeptir. Romanın kuramsal tabanı ve insanı anlatma iddiası ile Avrupa’da ortaya çıkması ve bu gerçekliklerin bizim hayatımızda bulunmadığına dair yaygın bir kanaatin olması, bir Türk romanının olup olamayacağı veya bir Türk romanının kendi kuramsal tabanına bağlı olarak kendi tekniklerini geliştirip geliştiremeyeceği, kendi hayatını anlatıp anlatamayacağı konusunda çok boyutlu tartışmaları da doğurmuştur.

Kırk Soruda Türk Romanı adıyla hazırladığınız kitaba baktığımda çeşitli akademisyen ve eleştirmenlere 40 soru sorduğunuzu, soruları ve cevaplarını belirli başlıklar altında topladığınızı görüyorum. Böyle bir çalışma yapmaktaki amacınız nedir?


Kırk Soruda Türk Romanı adlı bu çalışmada, oluşum sürecini tamamlayan, anlattıkları ve anlatım teknikleri ile dünya romanın paralelinde bir gelişme gösteren, belirli ölçülerde kendine özgü nitelikler de kazanan romanımızı, kuruluş ve gelişim süreci, teorik tartışmaları, türleri, anlatma teknikleri, tipleri ve karakterleri, anlatılan problemleri ve yeni anlatma biçimleri açısından özetlemeye çalışıyoruz. Amacımız, lise ve üniversite düzeyinde örgün edebiyat eğitimi görenlere ve daha geniş çerçevede edebiyatla okur/yazar olarak ilgilenenlere, roman tarihimiz, romanımızın özellikleri ve nitelikleri hakkında etkili ve tutarlı bir katkı sunmaktır. Bu amacımızı gerçekleştirmek için özellikle roman bağlamında akademisyen ve eleştirmen kimlikleri ile çeşitli yayınlar yapmış on dört yazara kırk soru sorduk. Sorular ve cevapları, Türk romanın tarihsel seyrinin, yapısal özelliklerinin, problemlerinin bütünlüklü olarak bir arada görülebilmesi için gruplandırılmıştır.

Nasıl gruplandırdınız veya böyle bir tasnifin Türk romanını her boyutuyla özetleyeceğini düşünüyor musunuz?

Hedeflediğimiz kitleye ilk olarak Türk romanının nasıl kurulduğunu, yerli ve yabancı kaynaklarının neler olduğunu, kurucu metinlerin ve yazarların bulunup bulunmadığını, romanımızın siyasal ve sosyal süreçlerle ilgisinin hangi boyutlarda olduğunu göstermek istedik. İkinci olarak roman anlayışlarını, romanlar üzerine yapılan teorik tartışmaları, modern ve modern sonrası süreçler içinde romanın düşünsel ve edebi hareketlerle bağlarının nitelikleri konusunda özet bir değerlendirme yaptık. Belli başlı terimleri, kavramları, anlatım tekniklerini bir araya getirerek bunların anlamlarını ve Türk romanının bu bağlamdaki özelliklerini ve niteliklerini göstermeye çalıştık. Başka bir kategoride türler probleminin açıklık kazanmasını amaçladık. Bu çerçevede türlerin nasıl oluştuğunu, hangi türlerde hangi romanların öne çıktığını belirledik; dönemler ve modaların türlerin oluşumunu nasıl etkilediğini araştırdık. Başlangıcından bugüne Türk romanın neyi niçin anlattığına, anlattıklarının arka planındaki ideoloji yapıyla ilişkisinin ne olduğuna dair tematik bir kategori oluşturduk. Başka bir kategoride ise Türk romanının tip ve karakter kurma yeteneğini ortaya koymaya çalıştık; unutulmaz tip ve karakterleri belirleyerek niçin unutulmaz oldukları hakkında görüşler oluşturduk. Son olarak özellikle son yıllarda yaygınlık göstermeye başlayan dijital kültür ve edebiyat ilişkisini tartıştık. Ortaya koyduğumuz bu çalışmanın Türk romanını bütün boyutlarıyla özetlediğini söylemek zor tabii. Ama bu çerçevede yapılmış çalışmalara bakarak netliği ve çözünürlüğü oldukça yüksek bir Türk romanı fotoğrafı çektiğimizi söyleyebilirim.


Ahmet Mithat Efendi, Halit Ziya Uşaklıgil ve Mehmet Rauf gibi romanımızdaki öncü isimlerin Batı’ya ait olan bu türü geleneksel bir tarzda yorumlamayı başardıklarını söylemek doğru olur mu?

Bu sorunuz bana özellikle örgün bağlamda tekrar edilen “Türk romanı iki kolda ilerler; birinci kol Ahmet Mithat koludur ki bu geleneksel hikayemizi yenileştirmiştir; ikinci kol ise Batılı anlamda roman yazmaya başlayan Namık Kemal’dir” şeklindeki hükmü hatırlattı. Namık Kemal’in İntibah’ındaki mekan ve kişi tasvirlerine bakılarak veya Ahmet Mithat’ın klasik anlatıcıyı devam ettiren tekniğine bakılarak verilmiş olabilir. Ama birçok noktadan bakıldığında verilen hüküm oldukça tartışma götürür. Ahmet Mithat’ın iki yüze yaklaşan hikaye ve romanına bakılırsa batılı kurgu tekniklerinin onlarcasını kullandığı oysa Namık Kemal’in bu bağlamda oldukça sınırlı kaldığı görülür. Halit Ziya ve Mehmet Rauf gibi yazarların batılı modern insana benzeyen insanı ve onun problemini edebiyata yerleştirmesi açısından sonraki modern entelektüelin veya bireyin romanda görülmesinin öncülleri sayılabilirler elbette.

BATILILAŞMA ETRAFINDA KİLİTLENDİĞİ DOĞRU DEĞİL

Türk roman tarihine baktığımız zaman ilk başlarda Batılılaşma ile ilgili sorunlar üzerine değiniliyor. Ancak daha sonra konular çeşitleniyor. İdeolojik, siyasi ve toplumsal yönden Türk romanı ne yönde bir gelişim ve dönüşüm geçirmiştir?

Esasında ilk başlarda Türk romanının “batılaşma” etrafında kilitlendiğini söylemek çok da doğru değil. Romancılarımızın daha ilk romanlarında çok çeşitli problemleri işlediler. Belki anlatılan her şeyin yaşanılan batılılaşma süreci içinde algılanması böyle bir kanıyı beslemiştir. Tanzimat döneminden Cumhuriyete kadar Türk romanı, bütün boyutları ile alafrangalılaşmayı, eğitimi, esareti, tarihi, kalkınmayı, siyasal yönetim biçimini kendine dert edinmiştir. İster Avrupa’nın romantik kaynaklarından isterse realist kaynaklarından beslensinler romancılar bu problemleri daima dert edindiler ve bu konularda cemiyeti bilgilendirmek, ikaz etmek için bir baba/yazar konumu ortaya koydular. Doğrusu bu, onlar için edebiyatın en önemli işlevi idi. Servet-i Fünun edebiyatı romancılarının insanın iç dünyasına yöneldiği, bireyi anlattığı vurgulanır. Bu vurguya göre bu romanlar devletin ve sosyal hayatın siyasal yasasının dışına kaçmışlardır. Yanlış değil ama eksik bir yaklaşımdır bu. Çünkü Halit Ziya’nın da romanları yukarıda atıf yaptığımız siyasal ve kültürel dönüştürme stratejinin yansımalarıdır. Aynı dönem yazarlarından Hüseyin Rahmi’nin romanlarının arka planında sol pozitivist bir mantalite vardır.


Kemal Karpat ile 2010 yılında, “Osmanlı’dan Günümüze Edebiyat ve Toplum” adlı kitabıyla ilgili bir röportaj yapmıştım. Şöyle demişti: “Bir edebiyat yalnız bir kişinin yahut da bir grubun düşüncelerini ifade etmez. O mensup olduğu milli grubun da düşüncelerini hislerini, dünyaya bakışını yansıtır. Kitabımda diyorum ki bu insanı anlatacak Türk romanı henüz doğmamıştır.” Siz bu fikre katılır mısınız?

Alıntıladığınız değerlendirme ve yargının özellikle başlangıç kısmına katılıyorum. Ama son kısmına rahatlıkla katılabileceğimi söyleyemem. “Bir Türk romanı var mı” şeklinde veya neticede bu soruya bağlanan bu tartışmalar sanıldığı gibi yeni değil. Daha romanın başında bu tartışma vardı ve hala devam ediyor. Yani bir Türk romanının ne olabileceğini Nabizâde Nazım, Ahmet Mithat da problem etti. Ahmet Hamdi Tanpınar da Cemil Meriç de. Küçük farklar da olsa bu soruyu sorduran veya buna bağlı hükümler verdiren saikler hemen hemen birbirinin aynı. Örneğin Ahmet Mithat, Müşahedat’ın önsözünde Osmanlı’da roman yok, olamaz diyenlere “bunlara bakılırsa beş on asırda bile bir romancı çıkmayacak” şeklinde güçlü bir ironi ile itiraz eder ve Osmanlı romanının kendi şartları içinde doğduğunu ve kendi hayatına doğru sürekli bir gelişme göstereceğini söyler. Tanpınar, Türk insanı ve onun meseleleriyle müşterek vasıflar çerçevesinde ilgilenen, bir bütünlük arz eden bir romanımızın bulunup bulunmadığını sorgularken, Batıda romanın doğuşuna göndermeler yapar ve bizde romanın ol(a)mamasının izahını yapar. Fakat milletimizin içinde doğan, onun hayatını takip eden, zaman zaman geniş bir okuyucu kitlesine ulaşan bir romanımızın başlayıp geldiğini de söyler. Uzatmayalım: Ben de bir Türk romanının oluştuğuna hatta inananlardanım.


Kitabınızda roman türüyle ilgili teknik bilgilere de yer vermeniniz sebeplerini öğrenebilir miyiz?

Keskin bir ifade gibi görünecek belki ama teknik yoksa roman da yoktur. Anlatılanı roman yapan şey kurgudur. Kurguyu yapan şey ise tekniktir. Dolayısıyla Türk romanının romanın tarihsel seyrini ve niteliklerini özetlemek isteyen bir çalışmada anlatma ve kurgulama tekniklerinin önemli bir alması gerekir.

Röportaj: Hatice Saka

Kaynak: Yeni Şafak


Derin Bakış