Sustukça gelen: Faşizm

Biraz kazıyınca altından faşizmin yüzü beliren popülizm kavramı üzerindeki tartışmalar Hitler dönemini çağrıştırıyor. Sol popülizmden bile söz edilmesi, hatta popülizme panzehir olarak düşünülmesi bunun en belirgin örneği...



Temel Karataş

K24

 

Bir buzağıya yalattığı saçlarıyla, içinin kiri bedeninin her yerine nüksetmiş adamın sağ elini göz hizasında uzatıp sol eliyle üniforma kemerini tutarak kitleyi selamladığı ve kitlenin hep birlikte (neredeyse her kurumda aldığı eğitim gereği) aynı hareketi yapıp içinden bir iki diyerek hep birlikte “Heil” diye gürlediği kadraj faşizmin en temsili resmi. Yazılan kitaplar, çekilen filmler, velhâsıl Nazi faşizmini anlatan literatürün en öz vurgusu da bu resme paralel: Bir adam geldi ve her şeyi batırdı! Naziler kendi tarihlerini nasıl özetler dersiniz? Biz başardık ve hepinizi kurtaracağız! 



Ancak gerçek tarih, işte, bu iki zıt aralıkta cereyan edendir. Ne bir adam gelip, yolunda giden her şeyi batırdı ne de bir “fikir” başarı sağlayıp herkesi kurtarabildi. Aslında ne olduğunu (dün ve bugün) anlayabilmek için tarihi, tarih yazanlardan değil, yaşayanlardan öğrenmek ufuk açıcı. Çoğu toplumsal ve siyasal meselede günümüzü anlayabilmek için yakın tarihte “aslında ne olduğunu” anlamak, doğru teşhisin ve tedavinin ön koşulu. Kanaatimce bugün dünyanın en önemli meselesi ne küresel ısınma ne göç ne de her gün bir yenisi icat edilen sorunlar. Asıl sorun, bunlara da doğrudan ya da dolaylı neden olan bir “ruh”tur. Bir asır önce yaşayıp öldüğünü sandığımız bu ruhun adı bugün “popülizm (siyasetin siyasetsizleştirilmesi[1])” konsa da, ete kemiğe büründükçe “Nazizm” olarak beliriyor. Bunu tam olarak idrak edemeyişin başlıca nedeni ise yukarıda da değindiğimiz iki tarihî perspektife mahkûm olmak ve Nazi faşizminin Hitler’le birlikte Nazi olmadığını, Hitler’in zaten faşizme hazır bir kitleyi devraldığını bilmemektir.

Bu nedenle, faşizmin İtalyan faşist partinin ortaya çıkışıyla, 1922’de başladığını ve 1945’te bittiğini, faşizmi anlamak için bu dönemdeki faşist parti ve kurumların işleyişine bakmak gerektiğini salık veren tarih anlayışı, faşizmin ne olup ne olmadığını epey gözden kaçırmış bir anlayıştır. Bu anlayış, Mark Neocleus’un da tespit ettiği gibi, 1922’den önceki kimi eğilimlerin (asıl olarak sosyal yapı ve fikirlerin) faşizmin gelişimine etkisini hafif alır (hatta görmezden gelir).[2] Bu anlayış, günümüzde de tarihçilikte yaygın olarak kullanılıyor ve faşizm için faşist parti ve kurumların varlığını olmazsa olmaz görmeye devam ederek bugünü ve dünü analiz etmeye ve bu karanlık bakışla geleceğe ışık tutmaya çabalıyor.

Hitler’in ve eylemlerinin, Birinci Dünya Savaşı’nı nasıl kaybettiğini, galip durumdayken (buna inandırılırken) nasıl teslim olunduğunu bir türlü anlamamış ve kabullenmek istememiş kitlelerin yarattığı “savaş isterük, fetih isterük” atmosferine ilaç olduğunu ancak bu dönemi yaşamış “sıradan” insanın gözlemlerinden ve dönemin sosyal yapı ve fikir dünyasına bakarak anlayabiliyoruz.

Faşizmi çocuklar mı istedi?

Çocukluğundan itibaren savaşı ve Nazi faşizmini adım adım gözlemleyen Sebastian Haffner’in Bir Alman’ın Hikâyesi,[3] özellikle bu dönemde Almanya’da aslında ne olduğunu kavrayabilmek açısından muazzam bir kitap. Haffner’in tespit ve gözlemleri birçok nedenle ne faşizm karşıtı tarihte ne de faşistlerin “şanlı” tarihinde rastladığımız türden. En çarpıcı tespitini de yine kendi çocukluğu üzerinden yapar Haffner: Faşizmi, savaş çocukları getirdi! Almanya Birinci Dünya Savaşı’nı yaşarken, çocuklar da aslında savaşa dâhil edilmiştir. Savaş bir skor tablosuna dönüşmüştür onlar için. Her gün karakollarda yayımlanan ordu bültenlerini okumak, Alman ordusunun kaç düşmanı esir aldığını, kaç düşmanı öldürdüğünü, hangi müstahkem mevkileri ele geçirdiğini öğrenmek, savaş çocukları için tek eğlencedir. Eğlenceden de ötesi bağımlılık, bir yaşam şekli...



Nihai sonucu beklemeye odaklanmış milyonlarca çocuk! Haffner bunu futbol müptelalarının durumuna benzetir ve aynı şekilde “savaş müptelası” olduğunu, üstelik kendisinin yalnız olmadığını, çevresindeki bütün çocukların aynı hâletiruhiye içinde olduğunu anlatır. Açlığın bile umurlarında olmadığını, asgari gıdayla yetinmenin kendileri için olağan hâle geldiğini ve savaş oyununun verdiği hazzın her acıyı bastırdığını söyler.[4] “Bütün Alman kuşağı, çocukluk ya da gençlik yıllarında savaşı böyle ya da buna benzer şekilde yaşamıştı ve pek anlamlı olarak, bu kuşak bugün savaşın (İkinci Dünya Savaşı kastediliyor) tekrarını hazırlayan kuşaktır.[5]” 

Bir-ki bir-ki... Spor ve faşizm

İşte bu çocuklar, nihai sonuçla hayal kırıklığına uğramış ve bu travmayı hiçbir zaman üzerlerinden atamamıştır. Hitler de bu dönemin genç kuşağına mensuptur. Binlerce, yüz binlerce Hitler oluşmuştur aslında o dönemde. Bu kuşak, savaş sonrası sürece adapte olamamış, kendini spora vermiştir. 1924-1929 arası bu “barış ve refah” döneminde İngiltere’dekinden farklı olarak Almanya’da kitleler sivil hayata geçmeyi başaramamış, daha doğrusu savaştan dönen asker psikolojisine benzer şekilde sade hayatla tatmin olamamıştır. Bilindik “spor, zinde gençlik ve faşizm ilişkisi” aslında bir sonuç değil, faşizmin nedenleri arasındadır ve SA’dan öncesine dayanır. Sporun bu kuşağın psikolojisindeki anlamı şudur: Her bir müsabaka çocukluklarındaki ordu bültenlerinde okudukları cepheleri, her bir galibiyet düşmana karşı kazanılan zaferleri anımsatır, o duyguları yaşatır derinlerde bir yerde. Spora olan bu ilgideki anormalliği dönemin Şansölyesi Stresemann’dan başka fark eden ve bu garabeti vurgulayan kimse yoktur!

Nitekim o dönemlerde her bulduğu kitleye faşist nutuklar çeken genç Hitler’in kulağından tutup kodese atmak ve böylece tarihi değiştirmek de kimsenin aklına gelmemiştir. Günü geldiğinde, Alman halkı, sınıf, coğrafya, kültür vs. farkı gözetmeden kitleler hâlinde Parti’ye katılmıştır. Elbette, herkesin gerekçesi farklıdır ve sonuçların gösterdiği üzere aslında hiçbiri haklı değildir. Hitler senatoya girdiğinde tepki görmemiş, sonrasında başta sosyal demokratların güvenoyu ve alkışlarıyla hükümet kurabilmiştir. Özcesi, Yahudilere karşı toplu boykot kararı aldığında, bunun insanlık dışı bir icraat olduğunu topyekûn savunacak bir Alman halkıyla değil, “Yahudiler de az değil” tartışmalarına gömülmüş bir halkla karşılaşacağından zaten emindi Führer.

İşin ilginç yanı, faşizm adım adım gelirken, en azından bir kesimin medet umduğu silahlı komünist birliklerin, Cumhuriyeti koruyacağına inanılan derin silahlı güçlerin sırra kadem basmasıydı. Bu konu ne Nazilerce ne de diğer tarihçilerce yeterince vurgulandı. İşin aslı pek de ilginç değildi. Çünkü Hitler’in herkese verecek bir vaadi vardı. Kitleler hâlinde partiye katılımın en önemli nedenlerinden biri de buydu. Diğer nedenler ise çok tanıdık: Bunlar geliyor, yanaşalım, kazanalım! Yol yapıyor, köprü yapıyor! Paramızın artık değeri var!

Popülizmi kazırsak, altından ne çıkar?



Buraya kadar olan bahsin günümüz tartışmalarına paralel okunduğunu sanıyorum: Popülizm! Bu tartışmalara en güncel örnek Eric Fassin’in Popülizm: Büyük Hınç kitabı. Ancak Eric Fassin’in John P. Judis’ten alıntıyla vurguladığı ve üzerinde genel bir uzlaşı bulunan “ulusal düzeyde farklı özellikler gösteren ve siyasal fay hattının çok farklı noktalarında yer alan çeşitli popülizmler arasında ortak payda yakalamanın güç olduğu” savı, pek temelli görünmüyor. Buraya kadar anlatılanlar bile popülizm ile faşizm arasındaki ilintiyi ortaya koymaya yeterken, ortak payda yokluğundan söz etmek pek ikna edici değil. “Popülizmi tanımlayan bir ideoloji olmadığı gibi, halkı oluşturan bir toplumsal grup da yoktur”[6] tezi de bir o kadar tehlikeli. Çünkü bu teoriler -kasıtlı ya da kasıtsız- bizleri gerçeklerden uzaklaştırıyor. Doğru, popülizm dört başı mamur bir dünya görüşü sunmuyor, prensiplere bağlı bir ideoloji de değil. Kamuoyunu sürekli popülist fikirlerle şekillendirip mobilize ediyor. Bu bazen din, bazen ırk, bazen sınıf bazen de -çoğu kez- vatan-millet etrafında oluyor. Ancak bu kavramlar popülistin ağzında aslında tek anlama geliyor: Maddi-manevi çıkar ve ebedî iktidar!  

Bir iktidarın (kişi ya da grup) yaptığı icraatın olası sonuçlarına göre neden uydurması, yani kimini işçi ve fukara sınıflar için yaptığını savunurken, kimini de devlet, millet, beka adına yaptığını söyleyip her durumda da kitlelerden alkış ve oy alması, popülizmin en has özelliği. Ancak, bu şüphesiz ki Nazizmin de en has özelliğiydi. Yaptıkları bir katliamı “sosyalist” temellerle gerekçelendirirken, bir başkasını “komünistlere ölüm” diye savunabildiler. Ve bu niteliği onu bir “izm” olmaktan çıkarmadı, çıkarmıyor. Günümüzdeki popülizm anlatılarındaki genel vurgu onun hem öyle hem böyle, ne o ne de bu olduğu, dolayısıyla tanımlanamadığı (belki de aslında hiçbir şey olmadığı) yönündeki “tanım” çabalarıdır. Oysa bir kavram ne o ne de buysa, tanımsızlığa mahkûm edilemez.



Popülizm sarih bir şekilde hem o hem budur. Yerine ve zamana göre öyle, duruma ve koşula göre böyledir. Bu da faşizmle kesiştiği önemli noktalardan biridir. Şüphesiz, bu tanımın içeriği için en yalın ifade “yalancılık”tır. Popülizm bir yalanlar ve aldatmacalar ideolojisidir. Aldatıcılık üzerine yapılan çalışmaların önemli bir kısmında popüler olanların popüler olmayanlara göre daha iyi yalancı olduğu ortaya çıkar. Ralph Keyes’in “hakikat sonrası[7]” dediği bu çağın krizi “anlam” ise en belirgin niteliği de yalan(cılık)tır. Hitler popüler bir gençti ve iyi bir yalancıydı. Günümüzün popülist liderleri de bu ortak geni taşımıyor mu? Ve bu yalancılık geni yeni yüzyıla da aktarılmayacak mı? Irak’ı işgal eden gücün “kitle imha silahları bulduk” yalanı ile Hitler’in “Reichstag’ı komünistler yaktı” yalanı arasında, sonuçları dâhil, bir fark var mı? 

Faşizm, popülizmin söylemini kullanır. Popülizm lider odaklı otoriteryan ve dışlayıcı politikalar içerir. Faşizm her zaman popülizm içinde köklenir ama popülizm her zaman faşizm doğurmaz. Ama faşizmi doğuracak popülizm de gebeliğinden bellidir. Ben geliyorum, der. Bu geçişkenliğin ölçüsü Oxford Handbook of Populism’deki popülizm ve faşizmin olmazsa olmaz sayılan üç koşulu (ya da unsuru)nun buluşmasıyla ilgilidir.

Popülizm: 1. Basit (sıradan) insanlar, 2. Kendine hizmet eden elitler, 3. Kamuoyu isteğine göre yönetim

Faşizm: 1. Bütüncül bir ulus (tek millet), 2. Yeni bir adam (tek adam), 3. Üçüncü bir yol olarak otoriter devlet (tek devlet)

Bu altı maddenin en az dördünün bir arada görüldüğü ülkeler, birkaç yıl içinde dünyada daha çok belirginleşecek gibi duruyor. Hatta bazı ülkeler şimdiden bu altılıyı çoktan oynamış durumda. Nasıl ki Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında rağbet gören antikapitalist ve nasyonalist politikaların vardığı nokta kapitalizmin tetikçi ideolojisi faşizme vardıysa, aynı şekilde günümüzün beş benzemezi bir araya getiren ve yarattığı kitleleri peşinde sürükleyen politik hareketlerinin vardığı yer de aynıdır. Antikapitalizm faşizmle çelişiyormuş, faşizm karşı devrimin ve kapitalizmin tut deyince tutan köpeğiymiş, ne gam... Nihai olarak, faşizmin, “kapitalist sistemin kapıya gelip dayanmış sosyal devrimi önleyebilmek için sarıldığı biricik alternatif ve hâkim sınıfın son çaresizlik girişimi olmadığı, aksine kapitalist toplumun giderek büyüyen gücünün yeni bir siyasî biçimde ortaya çıkması olduğu[8]” anlaşılalı hayli zaman oldu. Yoksa anlaşılmadı mı hâlen?

Buna karşılık, günümüzde herhangi bir kurumsal mukavemet ya da muhalefetten söz edilebilir mi? Genel kabul olarak “hayır!” Aksine, Hitler’le birlikte parlamentoda faşist marşlar söyleyen, ona güvenoyu veren ve onu alkışlayan, o günden bugüne Aziz Nesin’in meşhur hikâyesindeki gibi “du bakali nolcek” diyerek gelen sosyal demokrasi bir yanda, NSDAP faşizmi gelirken kavrayamadığı gibi, kavradığı an birleşmek yerine her biri bir yere dağılan, sonrasında da türlü temel meselelerle idrak konusunda yıllarca geç kalan, poyrazla savrulan geminin kendi soyut tartışmalarının rüzgârıyla ilerlediğini sanan, yer yer “nasyonellik” elbisesiyle sosyalistliğinden de tiksindiren sol öte yanda... Alın size bir kesişim daha! Bunun dışında kalan solun etkisizliği de serbest piyasa ekonomisine iktisadî eleştiriler yapamamasından değil, aşırı sağın yürüttüğü anlatı mücadelesine düzgün bir karşılık verememesinden kaynaklanıyor.[9]

Eco’nun kök-faşizmi



Popülizm nedir ne değildir tartışmaları içinde belli bir popülizmi barındırıyor. Biraz kazıyınca altından faşizmin yüzü görünen bu kavram üzerindeki tartışmalar bile Hitler dönemini çağrıştırıyor. Sol popülizmden bile söz edilmesi, hatta popülizme panzehir olarak düşünülmesi bunun en belirgin örneği. Çünkü sol popülizm, nasyonal sosyalizm kadar akıl dışı. Kavram tüm dünyada giderek dallanıp budaklanırken, özellikle bazı ülkelerde popülizmin kök-faşizm olduğu net olarak görülüyor.

Umberto Eco’nun 90’larda Ur-Fascism[10] (Kök Faşizm) dediği, bugün “popülizm” denen kavramı tanımlamıyorsa neyi tanımlıyor:

Gelenekçilik, modernizmin reddi, eylem eylem içindir ekolü, eleştiri ihanettir fikri, farklılık korkusu, hüsrana uğrayan orta sınıftan medet umma, entrika ve komplo takıntısı, düşman hem güçlü hem zayıftır algısı, barışçıl politika ihanetçidir algısı, zayıfı aşağılama, herkes bir kahraman adayıdır eğitim sistemi, erkek egemenlik ve silahlanma, seçilmiş azınlığın genelin sesi olarak sunulması, aldatıcı dil.

Günümüzde de göç nedeniyle, ülkelerinin elden gideceği korkusu Avrupa’da hâkim. Türkiye’de ve genel olarak Ortadoğu’da ise aynı tehdit başka bir gerekçeyle mevcut: Dış mihraklar ve Batı. Popülizmin en sağlam zemini bu belki de. Kökeni bir yüzyıl öncesiyle aynı: Bize bizden başka dost yok. Avrupa ve ABD gibi gelişmiş ülkelerde dahi, sığınmacılar ve mültecilerden kaynaklı (bu sonun geleceği Avrupa’nın kuruluşundan belliydi) yabancı düşmanlığı ve milliyetçilik giderek yükselirken, popülizmi faşizmden ayırma çabaları ve üst üste yayımlanan onlarca kitap, yüzlerce makale fazlasıyla reformizm çağrıştırıyor. Reformist muhalefet çabalarının sonuçsuzluğu da tarihte kayıtlıdır.

Oysa bu meselenin çözümü sistemin içinde değil, en dışında aranmalı ve buna faşizme faşizm diyerek başlanmalıdır. En azından çeşitli popülizmlerin varlığı ve bunların ortak yönü bulunmadığı gibi temelsiz ve yararsız tespitlerde uzlaşmak yerine, popülizmin -artık tartışmasız olarak- faşizmin velut toprağı, dahası kök-faşizm olduğunda uzlaşmak mücadelenin araçlarını belirlemek için iyi bir başlangıç olabilir. İspanya’da henüz Franco faşizmi doğmadan haykırıldığı gibi “No Pasaran![11]” demenin vakti korkarım geldi de geçiyor. Bu yapılmadıkça, “Han Pasado![12]” sloganlarının yeryüzünde çınlamaya başlaması an meselesidir.  


[1] Popülizm: Büyük Hınç, Eric Fassin, Heretik Yay., 2018.

[2] Faşizm, Mark Neocleous, Notabene Yay., 2014 .(Neocleous, faşizmin Avrupa tarihindeki bir parantez olmak şöyle dursun, Avrupa’nın düşünsel, kültürel ve politik tarihi içerisindeki felsefi-politik mücadelelerin bir ürünü olduğunu, dahası, bu tarihin oluşturucusu olduğunu iddia eder. Argümanı, faşizmin modern kapitalizmde örtük olarak bulunan, milliyetçi ve karşı devrimci amaçlar açısından kitlesel seferberliği, militarize aktivizmi ve elitist, otoriter baskıcı bir devlet aygıtı dürtüsünü gerektiren, doğa ve irade konusunda bulanık bir dirimselci felsefeyle eklemlenmiş bir siyaset olduğudur.) 

[3] Bir Almanın Hikâyesi, Hatırladıklarım (1914-1933), İletişim Yay., 2018.

[4] 19’uncu yüzyıldaki ilk globalleşmeyle birlikte oluşan hümanist ortamın birden savaşla cehenneme dönmesi zaten başlı başına bir yıkımdır. Zweig, intiharından birkaç hafta önce tamamladığı otobiyografisi Dünün Dünyası’nda, savaşın Avusturya’da da nasıl heyecanla karşılandığını aynı dönemin canlı şahidi olarak aktarmıştı. Üstelik aynı kitle, bu cehenneme karşılık İkinci Dünya Savaşı’nı da aynı heyecanla karşılayacaktı.

[5] Haffner, sf. 23.

[6] Eric Fassin, sf. 17.

[7] Hakikat Sonrası Çağ, Ralph Keyes, Delidolu Tudem Yay., 2017.

[8] Faşizm ve Kapitalizm, A. Thalheimer, A. Rosenberg ve diğerleri, Ayrıntı, 2018, sf. 19.

[9] Paul Mason, “Özgürlük Korkusunu Aşmak”, Büyük Gerileme, Heinrich Geiselberger (Haz.), Metis Yay, 2017, sf. 113.

[10] Umberto Eco, Ur-Fascism, The New York Review of Books, 22 Haziran 1995.

[11] İspanyolca: Geçit yok! (İspanya İç Savayı sırasında faşizme karşı direnen Cumhuriyetçi ve anarşistlerin sloganıdır)

[12] İspanyolca: İşte geçtik! (İspanya’da faşizme karşı direnenlerin barikatlarını yıkan Franco kuvvetlerinin sevinç çığlığı, 1939.)