Sis (Miguel de Unamuno)

Eserdeki en önemli buluşsa, roman kahramanı ile yazarın buluşturulmaları ve gerçekliğe ve varoluşa yönelik sorgulamalardır ki, sis kelimesinin tanımı ve yazarın amacını açıkladığı cümleler yazarın gerçekleştirmek istediği şeylerdir.

“Bize ne ad verirlerse adımız odur. Homeros zamanında insanların ve nesnelerin ikişer adı vardı: birisi insanların taktıkları ad, öteki de tanrıların verdikleri ad. Tanrı beni nasıl adlandıracak?”



Miguel De Unamuno (1864-1936), İspanyol bir yazardır. 20.yy olan yaşadığı dönemde önce diktatör Rivera ardından da Franco’ya tavır alması yüzünden hayatı sürgünde ve ev hapsinde geçmiştir. Şiir (Poesias), deneme, hikâye ve romanları (Niebla/ Sis, Abel Sanchez/Bir Tutkunun Öyküsü, Tres novelas ejemplares y un prólogo, La tía Tula, La novela de don Sandalio, Jugador de ajedrez, Un pobre hombre rico/Yaman Adam, San Manuel Bueno, Mártir/ Ermiş ve Kurban) vardır. Felsefeyle (Del sentimiento trágico de la vida, 1913 / Yaşamın Trajik Duygusu) de uğraşmıştır[3]. Özellikle varoluşçuluk üzerinde durmuştur.


Sis, 1914 yılında yayımlanmış bir romandır. [4]


Eser Victor Goti’nin önsözüyle başlar. Goti; Don Miguel Unamuno’nun Agusto Perez’in gizemli ölümünü anlattığı kitabına önsöz yazmasını istemesi üzerine, bu önsözü yazar. Perez’in özelliği Hamletvari bir şüpheyle varlığından şüphe etmesidir. Bu kısımda kitaplara önsözün neden yazıldığı, novela[5] veya nivola tanımı, Unamuno’nun gazetede çıkan yazılarına gelen yazılar, yazım kurallarında ve üslubunda yaptıklarını kabul etmeyenler, Unamuno’nun mizaha ve Cervantes’e bakışı, varlığa ait düşünceleri, pornografiye olumsuz bakışı, erotizm metafizik ilişkisi, dindarlık ve savaşçı olma arasındaki ilişki…den bahsedilmektedir.


Önsöz’ün ardından bir Son-Önsöz kısmı gelir ki burada da Unamuno, Victor Goti’ye cevaplar vermektedir. Burada giriş kısımda ilginç bir cümle dikkatinizi çeker. Unamuno şöyle der: “Önsöz yazarım Victor Goti’nin kimi düşünceleriyle ilgili bir tartışmaya girmek isterdim, ama varoluşunun -Goti’nin varoluşu- gizemini bildiğim için, bu önsözde söylediklerinin bütün sorumluluğunu kendisine bırakmayı yeğliyorum.” Ve ilk soru işareti atılır romanda, Goti kimdir, gerçekten var mıdır yoksa kurmaca bir karakter midir? Cevabını da sadece yukarda söylediği gibi Unamuno bilmektedir. Bu kısım da okuyucu için ancak eser bittiğinde anlamlı hale gelmektedir. (Bu kısmı eseri okumadıysanız paragrafın sonuna kadar okumayın.)


Eser tamamlandığında şu gerçekle karşılaşır okuyucu. Unamuno, romana kendisini kattığı gibi, roman kahramanını da -Victor- gerçek hayata aktarmıştır. Romanın gerçekliği Unamuno’nun romana girmesiyle soru işaretine neden olduğu gibi, gerçek hayatta da olmayan Victor’un yazdıkları bu hayatın gerçekliğine dair soru işaretine neden olmaktadır. Yani ilk defa sadece bir yazar kurguya müdahale etmekle kalmayıp kurmaca bir karakter de gerçek hayata müdahale etmiş, aramıza girmiştir. Romanın yazıldığı yılı düşünürse -1914- bu gerçekten de çok başarılı bir buluştur. Son-Önsöz’de yine eserin sonunda anlam kazanan cümleler şunlardır: “Dostum ve önsöz yazarım Goti’nin benim düşüncelerimi çok dikkatle ele alması gerekir, çünkü beni çok kızdırırsa, sonunda, dostu Perez’e (Perez’in de kurgu karakter olduğu ortaya çıkmaktadır.) yaptığımı ona da yaparım ve onu ölmeye terk ederim ya da doktorların yaptığı gibi öldürebilirim. Okurlarımın bildiği gibi doktorlar ikilem içindedirler: Ya hastayı öldürmekten korktukları için ölüme terk ederler ya da ölür kalır korkusuyla onları öldürürler. Ben de Goti’yi elimde ölüp kalırsa diye, ya öldürürüm ya da onu öldürmek zorunda kalmaktan korktuğum için ölmeye terk ederim.” Victor da Perez gibi roman kahramanı olduğu için yazar onu da öldürebilir, yani Victor’un varlığının sadece kurgu olduğu her iki biçimde de ortaya çıkacaktır. Yazar, kurmaca gerçekliği bozmuş, kurmacadaki bu bozumla kendi hayatındaki gerçeklik algısına gönderme yapmış ve onu sorgulamıştır. Çünkü,  ” İster yaşamdan kitaplara olsun, ister kitaplardan konuşmalara, gerçeği bir alandan başka bir alana aktardık mı bir şeyler oluyor ve gerçekliği bozuluyor.”[6]


Unamuno’nun da yaptığı tam olarak budur. Hatta bir adım daha öte gider Unamuno, bir başka roman karakterini kurmaca gerçekliğine sokar: Don Juan Tenorio. Tenorio, Tirso de Molina’nın “El Burlador de Sevilla” adlı yapıtının başkahramanıdır. Burada da kahramanını farklı bir gerçekliğin içine dahil etmiş olur. “… bir anlatıda, bir başka romandaki karakterin bir romana girişi ya da bir oyuna girişi, neredeyse bir gerçeklik işareti işlevi görmektedir. Rostand’ın Cyrana de Bergerac’ında ikinci perde sonundaki durumu buna örnek gösterilebilir. Kurmaca karakterler bir metinden ötekine göç edebildiklerinde, gerçek dünyada yurttaşlık hakkı elde etmiş ve onları yaratan anlatıdan bağımsız hale gelmiş olurlar.[7] Böylece Tenorio’ya gerçeklik vererek kendisini sorgulatmış olur.


Roman, Agusto yağmurlu bir günde yürüyüşe çıkışı ile başlar. Ancak kararsızdır, yaşamda yolculuk etmeyen, yaşamın çevresinde dolaşan bir kişidir o, bu yüzden bir köpeğin oradan geçmesini ve onun gittiği yöne gitmeyi kafasına koymuştur ama köpek yerine bir genç kız -anne ve babası olmayan, halası ve eniştesiyle yaşayan, piyano öğretmeni olan Donya Eugenia Domingo-  geçer önünden ve Agusto’nun yolculuğu başlar. Yalnızca gözlerini hatırlayabildiği genç kıza aşık olur. Agusto Perez, annesi altı ay önce öldüğü için varsıl ailesinden kalan evde bir uşak (Domingo) ve aşçıyla (Liduvina) beraber yaşamaktadır. Evine döner dönmez Eugenia’ya mektup yazar. Mektubu vermeye gittiğinde kapıcı kadından sevdiğinin taliplileri olduğunu öğrenir ve savaşma kararı alır. Ancak aşk, varlığıyla Eugenia’nın önündedir, aşkı düşünürken yanından geçen Eugenia’yı tanıyamayacak kadar kendi dünyasındadır ve aslında merkezinde kendisi vardır. Eugenia onun yaşamın sisinin sıkıntısına bulduğu yeni bir çözümdür. Amacı aşık olmaktır ve bu yüzden aşkı/Eugenia’yı değil onunla ilgili konuşmayı tercih eder. Eugenia’yla ilgili bilgi almaya her gittiğinde iç konuşmalarıyla hayata dair düşünceleri, anıları, yetişme tarzı… karşımıza çıkar. Yine bu yürüyüşlerde küçük bir köpek bulur ve adını Orfeo koyar. Bir gün şans eseri, Eugenia’nın oturduğu kattan kanarya kafesi düşer, Augusto kafesi yakalayarak Eugenia’nın evine adım atar ve neden evin çevresinde dolaştığını Eugenia’nın halasına (Ermelinda) ve eniştesine (Don Fermin) itiraf eder. Ancak Eugenia’nın Mauricio’su vardır ve aslında Eugenia, müzikten dahi nefret eden, onun kafasında hayal ettiği karakterin çok dışında bir insandır. Kendisi, Eugenia için ötekidir. Dertleşmek için gittiği Victor onun durumunu şöyle değerlendirir:

“Kuşkusuz sen ayrımında olmadan ne şuna ne buna, kadına, soyuta aşıktın; Eugenia’yı görünce, bu soyut somutlaştı ve kadın kadınlaştı ve sen ona aşık oldun ve şimdi onu bırakıp gitmeden, onda hemen hemen bütün kadınlara aşık oluyorsun ve karşı cinsin hepsine birden aşık oluyorsun. Şu halde soyuttan somuta, somuttan karşı cinse, kadından bir kadına ve bir kadından kadınlara geçtin.”


Augusto, Eugenia tarafından reddedilir ve bunu düşündükçe aslında onun bir simge olduğunu keşfeder: Aradığı şey, ruhtur. Ama aradığı ruhun istediği, o değildir. Onunla belirsizlikler içinde gitgeller yaşarken Rosario’ya/ütücü kıza bile aşık olduğunu düşünmeye başlar. Eugenia’ya evlilik teklifi yapar ve bu, Eugenia tarafından Augusto’nun parası için kabul edilir. Amaç para kopartmaktır ve daha da ileri giderek eski sevgilisine iş ayarlattırır. Düğüne üç gün kala Eugenia, Maurico ile kaçar. Victor’la konuşurlarken, Victor hayatı ile deney yapmasını tavsiye eder, yani intihar etmesini. Victor bu süreç zarfında hep nivola kahramanı olduğunun bilincindedir. Augusto da bunu kesinleştirmek için kendisini yazan yazarın evine gider ve (31. Bölümde) Unamuno’yla görüşür. Bu kısım çok ilginçtir, çünkü yazar ile kahramanı bir araya gelirler ve yazar tarafından Augusto’ya sadece bir kurgu karakter olduğu söylenir, yani varlığının gerçek olmadığı. Gerçeklik sorgulaması ile geçen diyaloglardan sonra roman kahramanının ölmesi ile Unamuno’nun ölümü arasında paralellik kurularak Unamuno’nun varlığı sorgulanırken; yazarın, kendisini romanın kurgusuna katmasıyla Augusto’nun varlığı sorgulanır. Augusto, varlığının hiçlik olduğu kuşkusuna kapıldıktan sonra birdenbire ölür (çok yemek yiyerek intihar etti olarak durum açıklanır) ve ölürken bunun bilincindedir. Augusto’nun ölümünden sonra Unamuno bir rüya görür ve rüyası beyaz bir sisle başlayıp, siyah bir sisle biter. Yazar, Augusto’yu yeniden canlandırma kararı almıştır ve sonra isterse yeniden intihar eder diyerek okuruna Augusto’yu canlandıracağını söyler ve hakikaten rüyada Augusto karşımıza çıkar, yeniden romana girmiş olur.


Sondeyiş’te bizli konuşma hakimdir ve bir nevi özet şeklinde olayların bitişi verilir. Orfeo bile bu bölümde düşüncesiyle romandadır ve efendisinin ölümüne dayanamayarak o da ölür.


Romanda işlenen kavramlar:


Romanda; yolculuk, nesnelerin anlamı, yaşam(ki sis anlamına gelir), mantık ve rastlantısallık, zaman, aşk, sıkıntı, aile, ölüm, yas, Esperanto ve dil, anarşizm, sonsuzluk ve gün, mülkiyet, düş, umut, düş kırıklığı, anı, evlilik, ruh, romanların toplum üzerindeki tesiri, yaşlılık, filozoflar, bilim adamları, kadın, delilik, sinizm pornografi karşılaştırması, kuşku ve düşünme arasındaki bağlantı, aldatılma, yazar ve kurgu kahramanı, gerçeklik ve varolma, sanat… konularına değinilmiştir. 225 sayfalık bir roman için bu kadar kavrama değinilmiş olması eserin başarılı yönlerinden biridir.


Romanda işlenen kavramlardan bazıları:


Eser, Unamuno’ya göre, roman değil nivola’dır.Victor karakterinin nivola yazacağını ve bunu nasıl yapacağını Augusto’ya anlatması ile kurgusal gerçeklikten nivola’nın ne olduğu okura aktarılır. Burada kendisini eleştiren edebiyat eleştirmenlerine de bir gönderme vardır: “…evet, evet, nivola! Böylece türünün kurallarını çiğnediğimi hiç kimse söyleyemeyecek… Türü ben bulmuş oluyorum, bir türü bulmak, ona yeni bir ad takmaktan başka şey değildir ve kuralları istediğim gibi koyuyorum.”(s.106)


Gerçeklik sorgulanır romanda. Augusto, Orfeo’yla(köpeğiyle) konuşurken şöyle der: “Birçok kez Orfeo, var olmadığımı ve öteki insanların beni görmeyeceklerini sanarak sokaklarda dolaştığım olmuştur. Kimi zaman da beni, benim kendimi gördüğüm gibi görmediklerini düşlerdim.” (37) “Tek başına, tek başına, tek başına aynı uykuyu uyumak! Yalnız insanın uykusu bir kuruntudur, görüntüdür; iki insanın uykusu ise hakikattir, gerçektir. Gerçek dünya, hepimizin düşlediği uyku, ortak uyku değildir de nedir?” (S:71) Yine başka bir yerde, bir kez daha romanın gerçekliği Augusto’ya sorgulatılır: “Peki benim yaşamım, novela mı, nivola mı, yoksa başka bir şey mi? Benim başımdan geçen ve benim çevremdeki insanların başından geçenler gerçek mi, kurgu mu? (ki bunu bir kurgu kahramanı soruyordur, SNB) bütün bunlar Tanrı’nın ya da uyanır uyanmaz buharlaşan bir başka varlığın düşü olmasın? Bunun için mi ona dua ediyoruz, onu uyutmak ve düş görmesini sağlamak için, ona şarkılar, ilahiler söylüyoruz? Bütün dinlerde yapılan ibadetler, Tanrı’nın düşünü sürdürmesi ve uyanmaması ve bizim de düş görmemizi sağlaması için değil mi?” (s.106-107)


Zaman hakkında kahraman Augusto şunları söyler: “Olan oldu. Peki yarın ne olacak. Yarın Tanrı’nın günü. Peki dün kimindi? Kimindi dün? Ah dün, güçlülerin hazinesi! Kutsal dün, her günkü sisimizin özü!” (s:14) yine Agusto köpeği Orfeo ile konuşurken bir Hamletvari bir sahne okuyucunun gözlerinin önüne serilir: “…Her yeni saatte, önceki saatlerin beni ittiği düşüncesine kapılıyorum, geleceği hiç bilemedim. Ve onu sezinlemeye başladığım şu an, geçmişe dönecekmişim gibi geliyor bana… Geçip giden bu günler… bu gün, geçen bu sonsuz gün, iç sıkıntısının sisinde kayıp gidiyor. Bugün dün gibi, yarın bugün gibi. Bak Orfeo, babamın şu küllükte bıraktığı küle bak… Bu sonsuzluğun, Orfeo, korkunç sonsuzluğun ortaya çıkması. İnsan tek başına kalınca ve gözlerini geleceğe kapayınca, sonsuzluğun o korkunç uçurumu ortaya çıkıyor. Sonsuzluk gelecek değil. Biz ölünce, ölüm bize çevremizde yarım daire çizdirtiyor, o zaman geriye, geçmişe, geçip bitmiş olana doğru yürümeye başlıyoruz. Ve böylece yazgımızın yumağını çöze çöze, bize hazırladığı bir sonsuzluk asla var olmadığı için, hiç ulaşamadan hiçliğe doğru yürüyerek gidiyor, gidiyoruz. Yaşantımızın bu akıntısı altında, onun içinde, ters yönden gelen başka bir akıntı var; burada, dünden yarına gidiyoruz, orada yarından düne gidiliyor. Bir anda hem örülüyor hem çözülüyor. Ve arada bir öteki dünyadan, bizim dünyamızın içinden esintiler, buharlar ve hatta gizemli gürültüler bize kadar geliyor. Tarihin derinlikleri bir karşı-tarihtir, izlediği tarihin ters yönünde bir süreç. Yer altı ırmağı denizden kaynağa gider.” (s:38)

Sıkıntı için şunları söyler: “Hemen hemen hepimiz bilinçsizce sıkılıyoruz. Sıkıntı yaşamın temeli; oyunları, eğlenceleri, romanları ve aşkı bulan sıkıntıdır. Yaşamın sisi, tatlı bir sıkıntı, ekşimtırak bir likör damlatıyor. Bütün bu günlük ve anlamsız olaylar; vakit geçirdiğimiz, yaşamı uzattığımız bütün bu tatlı söyleşiler dünya tatlısı sıkıntıdan başka nedir ki?” (s:21)


Romanda mülkiyete ait görüşler Eugenia’nın anarşist eniştesi Don Fermin tarafından şöyle dile getirilir: “Zamanı gelecek, bütün toplumsal uzlaşmacılıklar ortadan kalkacak. Özel mülkiyetlerdeki çitlerin ve duvarların hırsız dediklerimiz için yalnızca biraz özendirici olduklarından eminim, aslında hırsız olanlar ötekilerdir, mal sahipleridir. Çitsiz, duvarsız olan, herkesin erişebileceği mülkiyetten daha güvenli mülkiyet yoktur. İnsan iyi olarak doğar, doğal olarak iyidir; toplum onu bozar, yoldan çıkarır…” (S:62) Ayrıca burada insanın varlığına yönelik “insanın iyi olarak doğması” açıklama da vardır.


Erkeğin gözünden kadını tasnif eder Augusto, buna göre kadınlar, imgleme ve kafaya hitap eden kadınlar(Eugenia); yüreğe hitap eden kadınlar(Rosaria) ve mideye hitap eden kadınlar(Liduvina) olarak üç türdür. Birinci kısımdakiler zeka ve düşün’e; ikinciler duygu ve duyumsama’ya, üçüncüdekiler ise istenç ve sevme’ye hitap etmektedir. Ruhun üç yetisine zeka, duyumsama ve sevmeye tekabül ederler ve yapıt, kadın’dan kadın kavramına kayar bu kısımlarda.


Romanın teknik incelemesi:


Romandaki letif-motif “Eugenia, Eugenia, Eugenia, benim Eugenia’m, yaşamımın amacı, sisler arasında iki yıldızın tatlı ışıltısı, savaşacağız?”cümlesidir. Savaş, yeryüzündeki yaşantıdır ve Eugenia’da kazanılması gereken bir savaştır yani yaşamın amacıdır. Diğer leitmotiflerse, “Yazgının yolları gizemlidir.” cümlesidir, yani kesinliksizlik ve belirsizlik; ve nivola kelimesidir.

Romanda bakış açısı tanrısal bakış açısı gibi görünse de anlatıcı kişi kimi zaman romanın akışına kendi düşünce ve izlenimlerini de aktarmıştır. Eugenia’nın sevgilisi Maurico ile yaptığı diyalog esnasında anlatıcı kişi araya girerek şunları der: “Zavallı kız, açıkça ayrımına varmadan, müziğin sonsuz bir hazırlanma, hiçbir zaman erişilemeyecek bir amaca hazırlanma, hiç bitmeyen bir sonsuz başlangıç olduğunu belli belirsiz duyumsuyordu.” (51) Hatta burada sadece araya girmekle kalmaz anlatıcı kişi, kahramanın ne hissettiğini bilmediği bir duygunun tarifini vererek kahramanını silikleştirir. Victor ile Augusto’nun diyaloglarından birinde (s:167) yazar, okura seslenir ve romanın kahramanlarının şüphelendiği gerçeği ve okurun da fark ettiğini fark ettiğinden belki, romana birkez daha müdahale eder. Bu, romanda teknik bir kusurdur ama Unamuno’nun yazdığı roman değil, kurallarını kendisinin belirlediği bir nivola’dır. Ve şöyle der yazar: “Augusto ile Victor bir nivolesk söyleşiyi yaparlarken ey okur, senin elinde tuttuğun bu romanın yazarı olan ben, roman kişilerimin beni savunduklarını ve davranışlarımı haklı göstermeye çalıştıklarını görünce, gizemlice gülüyorum ve kendi kendime şöyle diyordum: Bu mutsuz insanlar, benim onlarla yapmakta olduğum şeyi haklı göstermekten başka bir şey yapmadıklarını düşünmekten ne denli uzaktalar. Böylece bir insan, haklı çıkmak için nedenler aradığı zaman aslında Tanrı’yı haklı çıkarmaktan başka bir şey yapmaz. Ben de bu zavallı iki nivolesk şeytanın tanrısıyım.” Romanın 31. Bölümünde kahraman/ben anlatıcıya geçilir ki, burada konuşan kişi artık tamamen yazardır. Bu bölümde Augusto ile Unamuno’nun diyalogları vardır. Tanrısıyla buluşan nivola kahramanı. Sondeyiş’te bizli anlatıma geçen yazar, bu bölümün sonunda tekrar ilahi bakış açısına döner. Bu kadar teknik kusuru bilerek seçtiyse yazar- ki bunu nivola olarak adlandırır- gerçekten tamamen pervasız yazmaktadır.


Romanda La Celestina ile Fernando de Rojas’ın, Tragicomedia de Calixto y Melibea yapıtına; Gran Galeoto ile Jose Echegaray’ın aynı adlı dramına; Othello ile Shakespeare’e; Gil Blas ile Alain-René Lesage‘e, İlahi Komedya ile Dante’ye; Eneida/Aeneis ile Virgillius’a; Renan’ın Jouarre’li Rahibe’sine… metinlerarası göndermeler vardır. Portekiz efsanesi, Sokrat’ın öleceği günden bir anekdot, Buridan’ın eşeği benzetmesiyle Jean Buridan’ın deneyine gönderme,  Pindaros’un cümlesi, Descartes’in düşünüyorum öyleyse varım’ı, özdeyişler ve şiir, telgraf, İbni Sina’nın fikirleri… de aktarılmaktadır.


Nivola ile karşılaşan okur, ilk defa yeni bir kelime ve bunun tanımı ile karşılaştığında anlatıcı kişinin 150. Sayfada bahsettiği Homeros örneğiyle, okuru apax(ilk kez rastlanan sözcük ya da herhangi bir dil olgusu) hakkında bilgilendirir ve okurun bu durumu tanımlamasına da imkan sağlar. Nivola, bir apax’tır çünkü.


Eserdeki en önemli buluşsa, roman kahramanı ile yazarın buluşturulmaları ve gerçekliğe ve varoluşa yönelik sorgulamalardır ki, sis kelimesinin tanımı ve yazarın amacını açıkladığı cümleler yazarın gerçekleştirmek istediği şeylerdir. Sis, hayat, yaşamın küçük olayları, sorun, sıkıntı, üzüntü, karışıklık… anlamlarına gelmektedir. Ve yazar romandaki amacını Victor’un bir diyalogunda şu cümlelerle açıklar : “Karıştırmak gerek. Özellikle karıştırmak, her şeyi karıştırmak. Uykuyu uyanıklıkla, düşü gerçekle, özgünü sahteyle karıştırmak; bütün her şeyi tek bir siste karıştırmak. Sis romanıyla yazar gerçeklikle kurmacayı, gerçek kişiyle kurmaca kişinin hayatlarını, uyku ile uyanıklığı… karıştırmış ve hepsini, dediği gibi bu romanda bir araya getirmiştir.


Unamuno’yu, 1998’de Cemil Meriç’i okurken, “Yalnızlık, kutsal yalnızlık.” cümlesiyle tanıdım ama ancak, yıllar sonra 2010’da okuma şansına kavuştum. Nasıl gülmenin ve ağlamanın, konuşmanın ve susmanın… bir vakti varsa, kitapların da bir vakti var. O vakit gelmeden de güzel yüzlerini ve içlerini göstermiyorlar/açmıyorlar. Bize düşen de o vaktin gelmesini beklemek oluyor; elbette vakti gelmiş olan kitaplarla, gelecek olanı bekleyerek.


[1] Miguel De Unamuno, La Niebla, Çev. Yıldız Ersoy Canpolat, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006.

[2] Miguel De Unamuno, La Niebla, Çev. Yıldız Ersoy Canpolat, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2006, s:9.

[3] http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1914

[4] “Büyük bir evde uşağı ve aşçısı ile yaşayan, zengin, kimsesiz, genç bir adamdır Augusto. Yegane dostu Victor ile satranç oynamaktan başka neredeyse hiçbir uğraşısı yoktur. Ta ki günlerden bir gün, her zamanki gibi amaçsızca evden çıktığında, sisler içinde önünden süzülüp giden güzel bir kadın siluetinin ardına takılana kadar. Bu karşılaşma bütün hayatını değiştirir; Augusto aşık olmuştur. O güne kadar kadınları doğru dürüst tanımazken, kendine tekrarlaya tekrarlaya büyüttüğü bu aşk sayesinde önüne çıkan tüm kadınlara karşı aşkla dolar. Nasıl tuzaklı bir “sis”in içinde dolaştığını, küçük köpeğinden başka çevresindeki herkesin rol aldığı bir oyunun “aldanan”I olduğunu çok geç fark edecektir.”

[5] Unamuno’nun eserlerinin eleştirmenler tarafından roman sayılmaması üzerine Unamuno’nun eserlerine verdiği isim.

[6] Forster E.M., Roman Sanatı, çev.Ünal Aytür, Adam Yayınları, İstanbul, 1985, s.150.

[7] Eco Umberto, Anlatı Ormanında Altı Gezinti, çev.Kemal Atalay, Can Yayınları, İstanbul, 1995,s.142-143.


Yazar: Suzan Başarslan

Kaynak: Dünya Bizim


Sis





#Felsefe #Roman






Site Yaptırmak mı İstiyorsunuz

Kurumsal ve e- ticaret siteleri için doğru yerdesiniz

Kurumsal Site: 890 TL

E- Ticaret Sitesi: 1490

Bilgisayar Ekranları

Mesai Saatlerimiz

Hafta İçi 09-17 Arası

Yerimiz

Akyol mahallesi, Atatürk Bulvarı No: 111/B Şahinbey - Gaziantep

bilgi@mirkitap.com

5539207655

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter