top of page

Sen Kalem Ol, Ben de Kağıt... Yaz Beni... Aşk; Erkekten Fedakarlık, Kadından Teslimiyet

Aşkın ve evliliğin küçümsendiği bir toplumda öncelikle insan küçümsenmiştir. Zira insan aklı ile diğer varlıklardan ayrıldığı gibi sevgisiyle de diğer varlıklardan ayrılır. Kaldı ki evlilik insan ömrünü bile aşan en insani eylemlerdendir. Nikâh; bir ömrü aşan proje... Çocuklarınız olacak, sonra onların çocukları ve sonra onların çocukları... Muazzam bir gelecek tasviri. Kuyuda değilsiniz... Uçsuz bucaksız, rengârenk bir dünya... Sonra siz önden ahirete gidersiniz ve beklersiniz çocuklarınızı ve Leyla'nızı veya ne bileyim Mecnun'u Araf'ta... Sonra... Sonrası yok sonrası ebedi mutluluk... Durun...


Akıl En Büyük Peygamberdir
Sen Kalem Ol, Ben de Kağıt... Yaz Beni... Aşk; Erkekten Fedakarlık, Kadından Teslimiyet

Aşık insanın, aşkından ayrıldığı zaman başı kesik tavuk gibi gezmesinin sebebi insanın tek nefis olarak yaratılmasıyla alakalı. Aşkını (eşini) kaybeden adeta kendini kaybetmiştir. Bu sebeple “aşk adamı öldürür” denilmiştir. Güvercin Gerdanlığından bir anekdot: "Aşkından ölen adam için diyet ve kısas gerekmez." Çünkü... Çünkü o yaşamıyordu ki... Öleni kaç kere öldürebilirsiniz. Var olmak için aşkına ulaşması şart.”

"Toplumun dayattığı rollerdir bizi mutsuz eden. Bir kalıba sokuyor bizi ve kabımıza sığamadığımız için mutsuz oluyoruz." Söze böyle başlayan birisinin “toplum, devlet, toplumsal sözleşme, meşru devlet” gibi kavramları düşünmediğini, hukukun kaynağı nedir, hâkimiyet kime aittir sorularına ise aldırmadığına şahit oluruz. Kelime hipnotizmasına kapılan insan, laik toplumlarda, “kanun koyma hakkı dışında özgürsün” hükmünün aslında “özgür değilsin” demek olduğunu bile anlamaz. Ve “toplumun dayattığı roller” kavramının dahi “çarpık” toplumun bir dayatması, aklını yitirmiş bir yazarın delice söylenmiş bir sözü olduğunu bile düşünmez, düşünemez.

Zira "toplumsal roller dayatması" cümlesini kullananlar genellikle "doğuştan" gelen hususları yani kendilerini dert olarak görüyorlar. Haklılar da. Haklılar çünkü hem kendileri için hem de toplum için dert, sorun, problem insanlardır. Talihsizlik delinin attığı taşı çıkartması beklenen insanların taşla birlikte kuyuya atlamaları. Çünkü şöyle derler: "Kadın olarak doğdum ama kadın olarak yaşamak zorunda değilim. Aile kurmak, çocuklarımın başında beklemek gibi beni kayıt altına alacak işlerden aman aman." Diğeri ondan da aptal: "Annemin erkek evladıyım lakin erkek gibi davranacak halim yok. Hayatımı bir kadına feda edemem. Zaten kadın demek cinsellik demek, cinselliğimi birçoklarında tatmin ettikten sonra evlilik yükü de neymiş. Geçiniz efendim." Geçtik zaten. Onlar kuyularında "mutlu." Ölecekleri günü bekliyor. Hayalleri yok. Bu dünyadan başka gidecek yerleri de. Lakin...


Bazen ihtişamlı görünen medeniyetler aslında içten içe çürümektedir ve bu çürümenin ortaya çıkması ancak savaş gibi toplumsal çalkantılarla ortaya çıkar. 2. Dünya Savaşında Çin’in çok kısa sürede kendisinden nüfus olarak çok çok küçük olan Japonya karşısında muhteşem yenilgiler alması, topraklarının çoğunu kaybetmesinin altında Çin Devlet ve toplum yapısının çürüklüğünü göstermesi açısından son derece ibret vericidir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de ilginç bir ayet mevcuttur. Ayet şudur:


“Binlerce kişi oldukları halde, ölüm korkusundan dolayı yurtlarından çıkıp gidenleri görmedin mi? Allah onlara “Ölün” dedi (öldüler). Sonra onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı lütufkârdır. Lakin insanların çoğu şükretmez.” (Kur’an; Bakara: 243)


Ayet, evlilik hayatı, çocukların süt emmesi, mehir, nafaka mevzuları gibi aile hayatını ilgilendiren ayetlerin ardından gelmiştir. İşin ibret verici yönü şudur. Aile yapısı bozulan, sosyal yapısı darmadağın olan, toplumsal kronik sorunlarla debelenen toplumlar içten içe çürürler ve doğacak ilk sarsıntıda sayıları ne kadar çok olursa olsun insanlar yurtlarını terk etmek zorunda kalabilirler. Sosyal hayattaki değişimler çok defa gözle görülemeyecek kadar yavaş hareket eder ama menfi sonuçlar bir anda çıkacak sarsıntıyla ölümcül sonuçlar doğurabilirler. Aslında sosyal hayatın yasaları da bazı sosyologların iddiasının aksine izafi olmaz kesin sonuçlar doğururlar. Sosyal dokusu bozuk toplumlar, dış saldırılara mukavemet edemezler ve yıkılır giderler. Somut bir örnek verelim.


Bildiğiniz gibi askerlik mesleğinde en önemli ve kutsal görev nöbet tutmaktır. Zira nöbetçinin hatası, tüm askerler için tehdit oluşturur. Nöbet dışındaki tüm hatalar, bireysel kabul edilebilir ama nöbetçinin hatası toplumsal olarak kabul edilir. Askerlik mesleğinde affedilmeyecek suç, nöbeti savsaklamak olarak nitelemek mümkündür. Aile hayatında kadim zamanlardan bu yana yuvanın nöbetçisi anne kabul edilmiştir. Nöbetinin başında olmayan anneler, toplumda bir türlü dikiş tutturamayan kişilerin oluşmasına vesile olurlar. Bu dediğimiz afaki bir durum olarak kabul edilebilir. Ama 2019 yılında ortaya çıkan Korana hastalığı vesilesiyle okullar kapatıldığı zaman çocukların başında bulunmayan (çalışan) anneler vesilesiyle çocukların nerede tutulacağı bile belirsiz hale gelmiştir. Zira evde nöbetçi yoktur ve çocukları evden dışarı atacak bir okulda mevcut değildir.


Bir medeniyetin en önemli vasfı her şeyden ve herkesten öte insana verdiği kalite ile ifade edilir. Yaşayan veya ölen insana verilen kalitesi düşük oluşumlar tabiat güçleri tarafından yok edilir, zamanın dalgalarında yok olur giderler.


Aşkın ve evliliğin küçümsendiği bir toplumda öncelikle insan küçümsenmiştir. Zira insan aklı ile diğer varlıklardan ayrıldığı gibi sevgisiyle de diğer varlıklardan ayrılır. Kaldı ki evlilik insan ömrünü bile aşan en insani eylemlerdendir. Nikâh; bir ömrü aşan proje... Çocuklarınız olacak, sonra onların çocukları ve sonra onların çocukları... Muazzam bir gelecek tasviri. Kuyuda değilsiniz... Uçsuz bucaksız, rengârenk bir dünya... Sonra siz önden ahirete gidersiniz ve beklersiniz çocuklarınızı ve Leyla'nızı veya ne bileyim Mecnun'u Araf'ta... Sonra... Sonrası yok sonrası ebedi mutluluk... Durun...


Yanlış... Kadın olmak toplumsal rol değil... Feminist şeytanlar, sizi kandırıyor. Kadınsınız siz. Toplumsal cinsiyet yok... Yaratılış var.Durun...


Ve aşk... Kurgu hiç değil... Söyletir size;


"Sevdan ile düştüm yaban ellere Dalıp çıktım ateşlere küllere Giyin demir çarık gel ardım sıra Dağlara, yollara, çöllere


Diyardan diyara bir yol Sor beni yârim yârim Bul beni yârim yârim Gör beni yârim yârim Ah beni, beni


Sen kalem ol ben de kâğıt Yaz beni yârim yârim Çiz beni yârim yârim Çöz beni yârim yârim Ah beni, beni


Sen kalem ol ben de kâğıt Yaz beni yârim yârim Çiz beni yârim yârim Çöz beni yârim yârim Ah beni, beni"


Sen kalem ol, ben de kağıt... Yaz beni...."


Erkeğin fedakârlığıdır aşk... Kadının erkeğine teslimiyetidir aşk... Erkek, gerçek bir erkek... Sevdasını sahiplenir... Bir an önce kavuşmak ister. Aile kurmak diler... Parası mı yok.. Didinir... Canını dişine takar. Olmadı dağ gibi onuruna rağmen dilenir...


Kadın... Kocasına teslimdir. Asla kıskandırmaz onu. Evinin nöbetçisidir. Kocasının istemediğini evine almayacak kadar cengaverdir. Ama kocasının ağzına bakar incitmeyeyim diye... "Toplumun dayattığı rollerdir bizi mutsuz eden. Bir kalıba sokuyor bizi ve kabımıza sığamadığımız için mutsuz oluyoruz." Bu zırvayı dillendirenler, "BENCİLİZ" demiyorlar da konuşuyorlar işte.

Comments


bottom of page