Sedat Peker, Frankenstein ve Türkiye'de Derin Devlet

Sedat Peker'in ifşaatları sadece "suç örgütü" parantezine kapatılmayacak kadar önemli. Yeni bir devlet ve devlet felsefesi oluşturmak için inanılmaz malzemeler sunuyor Peker. Artık insan, anlamalı ki her insan bir devlettir, insanı boğan, kanunen insanlara zorbalık yapan otoriteler meşru güç olamazlar. Sedat Peker, bu anaforda sadece bir kurbandır ve ne yazık ki kurban olduğunu kullanılmış olduğunu kendisini kullananların ailesine, kızına kadar uzanmasıyla fark edebilmiştir. Yine de Sedat Peker'in açıklamaları yeni ve hakikat değeri olan bir felsefenin oluşmasına vesile olabilir.



Büyük Fransız Devriminin alegorisini yapan Frankestein romanı ile Türkiye'deki "derin devlet" arasında inanılmaz benzerlikler var.



Romana göre Tıp öğrencisi Victor Franskestein, insanı yeniden yapmak ve ölümsüzlüğün sırrına ulaşmak için mezar ve mahzenlerden topladığı ceset parçalarını birleştirir ve ortaya çıkan parçaları simya ve elektriğin gücünü birleştirerek canlandırır. Lakin canlanan varlık çirkin mi çirkin bir ucubedir. Dev boyutunda olan çirkinliğinden dolayı herkesin kendisinden kaçtığı ucube, toplumdan tecrit edilir. Sonsuz acılara gark olan ucube kendisine hayat vererek büyük acılar çekmesine neden olan Victor'un peşine düşer. Ucube, Victor'un sevdiklerini hatta yeni evlendiği eşini de öldürür. Yaptığı şey sebebiyle sonsuz acıyı tadan Victor, Ucubeyi öldürmek için O'nun peşine düşer. Ancak Victor yolda ölür. Ucube ise yaşadığı korkunç acılara dayanamayarak kendini yok etme kararı alır ve ortadan kaybolur.




Bütün devletleri tehdit eden iki hayati risk söz konusu. Birincisi; Devlet kurumlarının koordinasyonsuzluktan her birinin kendi başına buyruk hareket etmesi. Çok başlılık, atalet, sorunların kısır döngüye dönmesi, dış devletlerin ajan faaliyetleri devleti bu duruma sürükleyebilir. Koordinasyonsuzluk devleti dağıtır ve önlem alınmazsa her kurum, devlet içinde devlet olmaya başlar. Türkiye’nin gizli anayasası olduğu söylenen “kırmızı kitap” devlet kurumlarının bir arada hareket etmesi için tasarlanmıştır. İkincisi; Rejim düşmanlarının iç ve dış ittifaklarla yazılı hukuk kurallarının çevresinden dolaşarak devletin temel nizamını yok etmek için faaliyette bulunması. İşte tüm bu tehdit algılamalarına karşın devletler derin devlete ihtiyaç duyar.


Ailelerin hatta kişilerin bile kimse ile paylaşmak istemedikleri mahremleri mevcuttur. Aileleri içinde barından devletin de mahrem hususları vardır. Bununla birlikte nasıl aileleri ayakta tutan temel saik, maddi unsurlardan çok manevi unsurlardır. Bu manevi gücü de görmediğimiz malumdur. Yine tehditlere karşı insan beyni ve kalbi kemik ve deriyle korunmuştur. İnsan faaliyetlerinin görünen eylemlerinin kaynağı da bu beyin ve kalptir. Devletlerin de hareket etmesini sağlayan dinamikte ilk başta görünmeyen bir derinliğe sahiptir.




Sözlüklerde “derin devlet”; otoritenin çıkarlarını gözetip kolladığı öne sürülen göz önünde olmayan örtülü güç olarak tarif edilir. Bu anlamda derin devlet doğal bir parçanın doğal bir sonucudur. Ama Türkiye’de devlet ile halk arasındaki sosyal sözleşme “silahların gölgesinde” yapılmıştır. Bu sosyal sözleşmeye (Anayasa) göre bütün vatandaşlar, tek tip (Kemalist, Türk ve Laik Müslüman (!)). Realite ve hakikate uygun olmayan bu durum sürekli “iç ve dış düşmanlar” üreterek ayakta kalabilmiştir. İnsanların kimi sevip sevmeyeceklerine bile karar veren devlet, nasıl giyineceğimize de karışmıştır. Kanunlarını kutsal bir forma sokan devletin, kendini bir tanrı gibi değerlendirdiğini söylemek mümkün. Bu sahte tanrı, sahte değerleri tedavüle soktuğundan kalpazanlığının yakalanacağından daima korkmuştur. Halkın değerleri üzerine inşa edilmediğinden dış destek kendisi için daima hayati olmuştur. Darbeci Generaller bile dış destek olmadan darbe yapamamışlardır. Sermayesi buz olan devlet, güneşin doğmasından daima ürkmüştür. İşte tam bu noktada devletin üst kademelerini “güneşin” varlığıyla korkutan bir takım çevreler, devleti çeşitli yöntemlerle ele geçirmeye çalışmışlardır. Devlet, güneşten korkarken çetelerde sürekli devletin korkacağı iç ve dış düşmanlar üretmeyi başarmışlardır.



Bu noktada Güneşi söndüremeyen derin devlet (ucube) ilk önce kendi kendine kurguladığı "varan millet edebiyatını" bir kenara bırakır ve önünde iki yol olduğunu görür. Ya kendisini aldatan devletten intikam alacaktır veya mafyalığa özenecek; çek-senet tahsilatçılığı, uyuşturucu kaçakcılığı, beyaz kadın ticareti gibi eylemlere imza atacaktır.


Türkiye’de derin devlet olgusu içte farklılıkları yok etmek üzere tasarlanmıştır. 2006 yılında çıkan Terörle Mücadele Kanunu, tıpkı geçmişteki gibi farklılıkları bastırmak için kullanılmıştır. Derin Devletle, derin devletin metotları kullanılarak mücadele edilmiştir. İşin garip yanı, geçmişte derin devletin bütün eylemlerinin üstünü hukuki olarak örten mekanizmalar bu sefer, eskiyi yargılamaya başlamışlardır. Nihayet yeni kadrolarla MİT Operasyonu üzerinden Hükümeti devirmeye çalışmışlardır. Hükümetler “ucube yaratmaktan” vazgeçmek zorundadırlar. 2010 KPSS Sınavı sonrası Bülent Arınç, aceleyle sınavda hiçbir sahtekârlık yok demesine rağmen çok kısa sürede sınavın bir kısmı sahtekârlıktan iptal edilmiştir. Devletin tepelerinden “ne istediler de vermedik” diye yakınmalar yükselmiştir. Bir başka milletvekili, emniyeti bile onlara bağladık itirafında bulunmuştur. Ucubeler, büyüdükçe daha büyük pay istemişler ve nihayet Türkiye’nin dış politikasına bile yön vermeye çalışmışlardır. Çünkü onlara göre Türkiye Gemisi ABD ve İsrail’e demir atmalıdır. Kısaca DEVLETİN KENDİSİNİ KORUSUN DİYE TUTTUĞU ÖRGÜT, DEVLETİ TEHDİT OLARAK GÖRMÜŞTÜR.



Bu manzarada yeni derin devletin İslami Makyajlarla arz-ı endam etmesi kaçınılmazdır. Kendisine müslümanım diyen geniş bir çevre çoktan ucube olmaya aday. Türkiye faaliyet gösteren ve müslüman olduğunu söyleyen 99 sivil toplum kuruluşu, AK Partiye açık çek vermiştir. Devlet her zamankinden daha çok kutsanmaya başlanmıştır. Bazı yazarlar, çoktan “Yeni Türkiye” denilen kavrama iman esası gibi sarılmıştır. Kanunların kaynağının sorgulanmadığı bir ortamda İslamcı denilen kitleler “derin devlete” aday olsalar da hiçbir zaman başarı kazanamazlar. Çünkü hiçbir derin devlet, kanunların hudutlarını aşamaz. Türkiye, Kemalizmi, moderniteyi ve aydınlanma ideolojisini tartışmadığı sürece yeni derin devlet arzusu İslamcılar içinde hüsrana neden olacaktır. İslamcılar sadece kirleneceklerdir. Faizi kanun maddesi haline getiren, genelevleri açık olan, İslami kanunları reddeden, çoğulcu, çok zaman milliyetçi olan bir devleti koruma ve kollama görevini devralanlar yargılı veya yargısız infazları, kaset şantajlarını, ihale fesatlarını, çeşitli sahtekârlıkları yapmak zorundadırlar. Geçmişteki derin devlet güçleri de yaptılar İslamcılar da yapmak zorundalar. Kimse keyfinden bu işleri yapmaz. Sistem bu…




Bu noktada Sedat Peker hadisesi ilginç bir profil oluşturur. Zira Sedat Peker en nihayetinde geldiği noktada kendisini kullanan çevrelerden intikam almaya karar vermiştir. Aslında "devletin kutsal" olarak görüldüğü devletin insanın hizmetkarı olarak görülmediği her halde bizzat devletin kendisi ucubeler icat etmek zorunda kalır."Mesele devletse gerisi teferruattır" sözü "mesele insan ise devlet bile tefarruattır" mottosuna dönüşmedikçe Sedat Peker'in yaşadığı dramları yaşayacak binlerce insan ortaya çıkacaktır. Aslında meselenin devlet bile olmadığı sadece iktidar sahiplerinin iktidarlarını korumak, iktidardan yeni güç ve zenginleşmeler devşirmek olduğunu Sedat Peker'in ifşaatlarıyla bir kez daha gördük.


Sedat Peker'in ifşaatları sadece "suç örgütü" parantezine kapatılmayacak kadar önemli. Yeni bir devlet ve devlet felsefesi oluşturmak için inanılmaz malzemeler sunuyor Peker. Artık insan, anlamalı ki her insan bir devlettir, insanı boğan, kanunen insanlara zorbalık yapan otoriteler meşru güç olamazlar. Sedat Peker, bu anaforda sadece bir kurbandır ve ne yazık ki kurban olduğunu kullanılmış olduğunu kendisini kullananların ailesine, kızına kadar uzanmasıyla fark edebilmiştir. Yine de Sedat Peker'in açıklamaları yeni ve hakikat değeri olan bir felsefenin oluşmasına vesile olabilir.