Ara

Sanat mevzusundan daha büyüktür: Arif Nihat Asya

Arif Nihat, bu tür şiirleri ile yaşıyor hafızalarımızda. Bunlara belki üç beş şiiri daha ilâve edilebilir. Fakat Arif Nihat bunlardan mı ibarettir? Onun şiiri, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, kalabalıklara okunan, dinleyenleri çekip çeviren vurgulu, epik söyleyişlerden mi ibarettir? Kuşkusuz Arif Nihat bunlardan ibaret sayılamaz.



Necmettin Turinay

Yeni Şafak

Arif Nihat Asya daha çok Bayrak şiiri ve peygamber efendimiz için yazdığı Naat’ı ile bilinir. Milli bayramlarda ve kurtuluş günlerinde okunan Bayrak şiirini duymayan kalmamış gibidir. «Kız kardeşimin gelinliği / Şehidimin son örtüsü» gibi mısralarıyla o şiir, hâlâ daha hafızalarımızda yaşamaya devam etmektedir.



Nitekim peygamber efendimiz için kaleme aldığı Naat’i de aynı derecede meşhur bir şiirdir. O naat, modern edebiyatımızın belki de ilk naat denemesidir. Eğer o naat olmasa idi, ne Diyanet İşleri Başkanlığı bir naat yarışması düzenler, ne de günümüz şairlerinden herhangi biri, yeni bir naat yazmaya kalkışırdı. Dolayısıyla Arif Nihat ve Sezai Karakoç dışında, din duygusunun şiire dönüştürülmesi hususunda isteksiz davranan günümüz edebiyatı için, ilgili naat apayrı bir değer ifade etmektedir. Mevlid geceleri düzenlenen anmalarda ve çeşitli dini toplantılarda sık sık karşımıza çıkmaktadır. Çölde yetişmiş bir öksüz olan Hz. Muhammed’in peygamberlikle taçlandırılması, âlemlere rahmet olan nübüvvetinin hikmeti onun mısralarında ne güzel anlatılmaktadır. Burada yatan bir sır da, Arif Nihat’ın kendi öksüzlüğü ile peygamber efendimizin öksüzlüğü arasında görünmez ilişkiler kurması, fakat bunu gözümüzün içerisine sokacak kadar da ileri gitmemesidir.

RUHLARI YERİNDEN OYNATAN GÜÇ

Arif Nihat’ın çok okunan, çok bilinen diğer bir şiiri de Fetih Marşı’dır. Fetih Marşı’nda kullandığı vurgular, ilgili şiiri okuyan ve dinleyenler üzerinde gerçekten büyük bir tesir meydana getirir. “Elde sensin dilde sen, gönüldesin baştasın/ Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın” ya da “Kızım sen de Fatih’ler doğuracak yaştasın” gibi mısraları ile, Fetih Marşı’nın ruhları yerinden oynatan gücüne hemen herkes şahittir.



İşte Arif Nihat, bu tür şiirleri ile yaşıyor hafızalarımızda. Bunlara belki üç beş şiiri daha ilâve edilebilir. Fakat Arif Nihat bunlardan mı ibarettir? Onun şiiri, yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, kalabalıklara okunan, dinleyenleri çekip çeviren vurgulu, epik söyleyişlerden mi ibarettir?

Kuşkusuz Arif Nihat bunlardan ibaret sayılamaz. Sağlığında çıkardığı 23 şiir kitabından hangisinin hangi tarihte yayınlandığını, ya da hangisinin hangisine takaddüm ettiğini bilenler bile çok azdır. Bunlar bir yana, onun kat ettiği şiir tekamülü hakkında da fazla bir bilgiye sahip değiliz.

“Benim öksüzlüğüm Hazreti Adem’le başlar diyen şairin, öksüzlük acısı ile yüklü bir hayat yaşadığını kabul etmemiz gerekir. Fakat o bu yanını sürekli örtmüş, içteki acısını bastırmayı bilmiştir. O bastırılmış acının tesiri ile, ilk öğretmenlik yıllarında nesirle meşgul olmuş, Yastığımın Rüyası (1930) adıyla mensur şiirleri hatırlatan enteresan bir deneme yayınlamıştır. Bildiğimiz mensur şiirler gibi, duyguların seline kendini bırakmış bir nesir değil ondaki. Yarı klasik, yarı felsefi bir dil!.. Şartlarının üstünde yaşayan soyutlanmış bir ruhun yüksek dili ile konuşuyor orada.

Bu yüksek nesrin ardından onun bildiğimiz şiirleri başlıyor. İkinci Dünya Savaşı yıllarının doğurduğu milli destani söyleyişler onu da tesiri altına alıyor. İçinde Bayrak, Destan, Ağıt, Kalk Yiğidim gibi epik/ destani şiirler barındıran Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor (1946) adlı kitabı bu yıllarda yayınlanıyor. Fakat Arif Nihat’ın şiiri orada kalmaz. 1948 yılında tayin edildiği Edirne, şairi derinden sarsar, onun şiirine klasik şiirimizin bin bir inceliği ses ve muhteva olarak derinden derine sinmeye başlar. Tarihi kubbelerin çın çın öten boşlukları, öksüz minarelerin suskunluğu ince, derin bir lirizmle onun şiiri üzerinden konuşur. Bu noktada Tanpınar’ın yarım bıraktığı, devam ettirmediği Bursa’da Zaman’ı sürdürüyormuş gibi bir intiba bırakır. Kuşkusuz Tanpınar›ın ilgili şiiri gibi güzel, fakat o kadar da farklı, denemelerdir bunlar. Yazık ki çokları şimdi bunları hiç hatırlamıyor, duymuyor.


UNUTULMUŞ BİR YAN DAHA

Ne var ki Arif Nihat şiirinin unutulmuş bir yanı daha bulunuyor. O da 1950’lerden başlarından itibaren denemeye başladığı, doğrudan doğruya dini şiirleri. Bilhassa da Hazreti Mevlâna’dan yola çıkan vecidli söyleyişleri. 1956’da yayınladığı Kubbe-i Hadrâ’sı, baştan sona dini yakarışlar doludur. Nitekim bu yolda söylediği rubailerinden birinde bakın ne diyor:

Daldan oku bülbül, yine Kur’an’ı bana
Aç sevgili ay, sihirli dünyanı bana
Gelsin bu ilahi geceden beklediğim
Al şüphemi rüzgâr, getir imanı bana.

Şimdilerde Edirne›nin Muradiye’si veya Selimiye’si uzaklarda kalmış olsa bile, hiç olmazsa Yahya Kemal’in yaptığı gibi şairlerimiz Süleymaniye’ye veya Sultan Ahmed’e, ya da Ankara’da Hacı Bayram’a uğramazlar mı? Onlar buralarda ne duyar, düşünürler? Ne tür imgeler oluşur zihinlerine? Bunların Arif Nihat veya Tanpınar’ın duyarlığı ile birebir çakışmasını bekleyemeyiz. Çünkü her şiir veya şair kendi çağının dili ve duyarlılığı ile konuşur, yazar. Öyle de bu yeni duyarlığın nasıl bir dil ile kendini ifade ettiğini de merak etmiyor değiliz doğrusu.

Bu arada ocak ayı (5 Ocak 1975), onun vefat yıldönümüne denk düşüyor. Aynı şekilde şubat ayı da önemli Arif Nihat için. Çünkü 7 Şubat 1904’te dünyaya gelmiş. Dolayısıyla kış aylarında bahar, yaz gibi bir şey onun şiiri. O ne söylerse söylesin, şiirinin muhtevası neyi öne çıkarırsa çıkarsın, Arif Nihat daima yaptığı işin şuurunda bir sanatçı intibâsı uyandırıyor. Dolayısıyla onun çerçevelenerek, duvarlara asılması gereken bir sözü ile yazımızı tamamlayalım: ‘‘Sanat mevzusundan daha büyüktür.’’



Derin Bakış