Sanatın İcadı - Larry Shiner

Sanatın İcadı, modernliğin yerleşik kurumlarından biri olan sanatın soykütüğünü çıkaran, sanat ve etrafında kurulu tüm kavramlar sistemini yapısöküme uğratan bir kitap.


‘’Zamâna’’; eşyayı  aşındırarak bıkmaksızın akmakta olan, an be an ‘’Küllü men aleyha Fân’’ diye bas bas bağıran, kıyametin sefiri olan ‘’Zamâna’’ yemin olsun ki, İnsan Hüsranda’’.

Varlıktan Yokluğa, Yokluktan ”Varlığa”



İnsana Varlık lutfetildi. Bu yüzden varolmaya mecbur. Yerinde duramamasının sebebi, her türlü hareketinin Muharriği, Müdebbiri burada yani Cenab-ı Hakkın, İnsana Ruhundan üflemesinde gizli…


İnsan, varolmaya mecburdur. Çünkü Varlık’ın bağrından kopmuştur. Varolan fena bulamayacağına göre, insanın varolma temayülünün de fena bulmaması şaşırtıcı değil.

Şaşırtıcı olan biz insanların ölümden korkuyor olması. Varız. Yok olamayacaksak ölümle ne oluyor? Ve biz niçin o şeyden ciddi bir şekilde korkuyoruz? Sathi bir şekilde bakıldığında ölüm, insanın aslında var olmadığını, bigâne kalınamayacak bir şekilde gözümüze sokuyor. Ama biraz dikkatli bakarsak, aslında O’nun, Varolduğumuzu anlattığını görebiliriz. Demek istiyorum ki yok olmaktan korkan, Aslında varolan, Varlık’tan (külliyetli bir)  pay alandır. Ruh her şeyi kabul edebilir ama yokluğu asla.


-Zihnimiz sislendi puslandı belki ama, bunların hepsi; o siste Envâr-ı Hakikati müşahede edebilmek için.-


Her insana Varlıktan pay düştüyse, -bazılarının değil-  hiçbirinin ölümle bir sıkıntısı olmaması gerekiyordu. İşte meselenin düğümlendiği nokta. Bu düğümü çözmek için İnsanın ’’Alaktan’’, yani varlığını ancak başka bir şeye bağlanarak -Kulluk yaparak- sürdürebilecek bir Özle yaratıldığını unutmamamız icab ediyor. İnsanın varlığı Aslî değil izafî.



Yani insan varolmaya mecburdur ve bağlanarak varolur. İnsan neye bağlanırsa, varlığını da ona bağlı kılmış, ona bel bağlamış olur. Eğer varlığını fena bulan bir şeye bağladıysa, bağlandığı şey fena bulduğunda yoklukla burun buruna gelmesi kaçınılmazdır.

Şu halde, dünya; uçsuz bucaksız bir yokluk yurdu olarak önümüze seriliyor. Her adımımızın beraberinde karşı konulmaz elem ve kederler getirdiği bir yokluk yurdu olarak. Dâr-ı Fena olarak.


Böyle bir tablo karşısında, Saadete ulaşmaya (Varolmaya) mecbur olan insanın birkaç seçeneği var. Ya Fena bulmayanı bulup, bu dünyayla bütün alakasını kesmesi. Ya da gözünü karartıp yokluk yurdunda tatmin olma gibi ucu uçurum olan bir yola girişmesi gibi.

Bir seçenek daha var: Fena bulmayana kul olup, bu dünyada O’nun Nûrunu  hazır bulmak.

O’nun Nûru ya da eşyanın şiiriyeti. Şiiriyet yani bu dünyanın kendisi(ni zahir kılmak) için yaratıldığı, ve kendisiyle yaşanılır kılındığı şey; Arzı sırtlamanın, ancak kendisine sırt verilerek mümkün kılınabileceği şey.



Velhasıl, Şiiriyet, ruhun eşyadaki yansımalarıdır. Dünya Şiiriyet(Nur) olmadan karanlıklar(Zulumât) içinde kalır. Yaşanacak bir yer olmaktan çıkar.

Modernlikle birlikte yokluk yurdunda ve/ya yokluk yurduyla tatmîn olma yolunu seçen ve bunu sistemleştiren batı, aslında kendini karanlığın(Zulmun) kucağına teslim ediyordu.

(Kısa tutarsak)  Her şey gibi Para ve emeğin karanlık olan yüzü görülüyor, bütün gerçeklikler(realiteler) Hakikatle bağını koparıyor, sekülerleştiriliyor ve dolayısıyla çırılçıplak ortada kalıyordu. Dolayısıyla aslında Hakikate süluk edilen yollar olan Meslekler, salikler ölüyor; Yerini, güç için sınırsız üretim imkanları olarak görülen ‘’zanaat(!)’’ler alıyordu. Ruhun yansımaları perdelendiği için, insan hiçbir yerde kendini bulamıyordu. Aileyle birlikte hayatın omurgasını teşkil eden Meslekler; kaynakları kuruduğu için yavaş yavaş soluyor, hayat zülumât içinde kayboluyor dolayısıyla insanlar amansız bir ‘’Maîşeten Danke’’ye dûçâr oluyorlardı.


Sanatın İcadı


Buraya kadar Larry Shiner’ın dikkatlerimize arz ettiği, ‘’Sanat’’diye bir şey olmadığı Hakikatini ve/ya sanatın icad edilmiş modern bir kategori olduğunu anlamlandırmamızı mümkün kılacak bağlamı ve bu bağlamı anlamamıza imkan sunacak meseleleri konuştuk. Şimdi asıl meselemize geçebiliriz.



Birgün Hocamla ‘’İSLAM sanatı’’(!) ile alakalı konuşurken : ‘’Aslında İSLAM Sanatı diye bir şey yok!” diye bir laf etti. Bu söz, üzerinden birkaç ay geçmesine rağmen, arada bir zihnimin kapılarını yokladı durdu. Ben onu ağırlayamamaktan korktuğum için hep evde yokmuşum gibi davrandım. Tâ ki, Larry Shiner’ın ‘’Sanatın İcadı’’ başlıklı kitabını görünceye kadar. Kitabı okumama, elime almama bile gerek kalmadan; ismini görür görmez, hem Hoca’nın kast ettiği inceliği hem de kitabın ele aldığı Hakikati kavrayıverdim. Ne idi O Hakikat bunu konuşalım.


”Öyle Bir Kelime Yoktu..”


”Lugat, aklın ve kalbin aynasıdır.” demiş büyükler. ”Dil varlığın evidir” sözü zaten malumunuz. Öz’ün en külliyetli bir şekilde yansıyıp deşifre edildiği, en berrak şekilde tebellür ettiği mecla olan ”Söz” üzerinde düşünmenin bize, Özümüzü ve Ona ne kadar uzak olduğumuzu kavramamız noktasında inanılmaz imkanlar sunması bu yüzden.



Sırtınızı yaslayın ve bugün kullandığımız ”Sanat”, ”Sanatçı” kelimelerinin; Arapçada (-Hakikatin (”Özün”), Kâmil bir surette şekillendirdiği ”Söz” olan- ”Kur’an arapçasında”) hangi kelimeye tekâbül ettiğini bulmaya çalışın. Çok fazla zahmet etmeden böyle bir kelimenin olmadığını söyleyeyim size. Çünkü böyle bir Varlık(Öz) yoktu hayatımızda. Sahibi olmayan bir evin ise, inşa edilmesinin ziyadesiyle abes olduğunu tartışmaya gerek yok herhalde. Hayatımızda -bir hayatımız olduğu zamanları kast ediyorum- bir karşılığı(Müsemmâsı) yok(tu) bu ismin.

İşin daha ilginç tarafı, Larry Shiner; bu kelimeye, (Batı uygarlığının Özünün kristalize olduğu iki ”Söz” olan) Yunanca ve Latince’de de tekâbül eden bir kelimenin de bulunmadığını haber veriyor bize: ”Hakikaten, çoğu şey için kesin ayrımlar kullanmış olan Yunanlıların dilinde, bizim ”güzel sanat” dediğimiz şeyin karşılığı olan hiçbir sözcük yoktu.{Ki evin olmaması, ev sahibinin olmadığına delalet eder.} Bizim genellikle ”sanat” olarak çevirdiğimiz ”techne” kelimesi, tıpkı Romalıların ”ars”ı gibi, bugün bizim ”zanaat” dediğimiz şeyleri de içine alıyordu. Techne/Ars, marangozluk ve şiir, ayakkabıcılık ve tıp, heykelcilik ve at terbiyeciliği gibi birbirlerinden çok farklı şeyleri kapsıyordu.” ”….Hatta ilk bakışta bizimkileri andıran bölük pörçük sözce ya da pratikler bile, asıl bağlamlarına oturtulduklarında genellikle farklı bir anlama bürünüyorlar.”(sh:47)


İcad edilmiş bir kategorinin, bütün zamanları ve mekanları anlamlandıracak kadim bir Hakikat gibi sunulması ve dayatılmasının nedeni; bu kategoriyi doğuran dünyanın, yani modernitenin başlı başına bir nevzuhurluk(köksüzlük) biçimi olmasının altında yatıyor sanıyorum. ”Asıl kadim olan bizleriz.” demenin başka bir şekli..



Eğri oturup doğru konuşalım ki; güç sahipleri, bu lokal kategoriyi kadim bir Hakikat olarak dayattılar ve biz de bu numarayı yuttuk. ”İşte, batı’nın sonunda kapısının önünde diz çöktüğü Hakikatin, yani ”Soyut Sanatın” asıl sahipleri bizleriz!” diye coşkulu nâralar atan bizler…. Hepimiz amansız birer suçluyuz..


‘Çağ Körleşmesi’nin, Dünyamızı veya başka Dünyaları, olduğu gibi anlamamızı nasıl imkansızlaştırdığını bu misal üzerinden varın siz düşünün. Shiner, bu Hakikate şöyle dikkat çekiyor: ”…Geçmişte ”Japon Sanatı” ya da ”Çin Sanatı” gibi başlıklarla sunulan kimi popüler incelemelerde bu kültürlerin sanat hakkındaki temel varsayımlarıyla Avrupa ve Amerika’nın ana akım varsayımları arasındaki derin farklılıklar tartışılmıştır. Ne var ki 19. yüzyıla dek Japonca’da bizdeki ”sanat” kavramını karşılayan ortak bir ad olarak herhangi bir sözcük yoktu; keza Craig Clunas’ın işaret ettiği gibi, ”Çin Sanatı” tabiri ”epey yeni bir icaddır…..19. yüzyıldan önce Çin’de hiç kimse” resim, heykel, seramik, ve hattatlığı ”aynı araştırma sahasının bileşenleri” olarak bir başlık altında toplamıyordu.”(sh:37)


Velhasıl; Büyükler, misalen, ”Sanat” diye bir ”söz” vaz’ etmediler ise; bu bizim ”Öz”ümüzün(Hakikat Tasavvurumuzun) bir ifadesidir. İcmâ-yı Ümmetin pek de basit bir mesele olmadığını belki şuan daha ciddi bir şekilde kavrıyoruzdur.


                      Modern Dünyanın Şurubu Olarak ”Sanat”



Modernitenin hayatı bütünüyle dönüştürebildiği zamanlar olan 18-19. yüzyıllarda; çoğu kurum gibi, 2 kavram da zihinlerde iyice temekkün ediyordu: ”Sanat” ve ”Zanaat”.


Mesleğin ”Zanaat” olarak konumlandırılması Hayatın, Şiiriyete veda ettiğinin bir göstergesiydi. Para, zât-ı itibariyle kıymetli olan, üretilmesi için kendisinden başka bir sebebe ihtiyacı olmayan bir şey olarak konumlandırılıyor, Makine uğultuları eşyanın zikrini duymayı imkansızlaştırıyordu.


Kendisinde yaşamanın, ”Cehennemde bir mevsim”e benzediği bir dünyanın yalancı baharlar, vahâlar üretip teselli araması kaçınılmaz bir sondur. Bu noktada insanların imdadına yetişen ”Sanat” oldu. Eskiden hayatın bir parçası olan şeyler, artık ”Kurtarıcı bir Vahiy” olarak konumlandırılarak, âyin gibi icrâ ediliyordu. Çölün susuzluğunda kavrulanlar, vahâlarda kendilerinden geçiyordu

Sanat Diye Bir Şey Yoktur


Sanat diye bir şey yoktur. Şiiriyet vardır. Şiiriyete muhatap olmaya da ”Zevk” denir. Şiiriyet her taşın altında saklı, esen her rüzgarda mündemiçtir. Hayatın ta kendisidir. İnşâ edilen değil, ifşâ edilen bir şeydir. ‘’(Güzel-Beaux)Sanat Eseri ideali’’, inşâ fikrine dayanır. Çünkü, içinde bulunduğu hayatta bir karşılığı yoktur. Dolayısyla bir kaçış yani şurup veya afyon mesabesindedir. Ki bu, ikiyüzlülüktür.


Hakikatin Nûruyla aydınlanan bir hayatta, yapılan her şey (sa-ne-a) şiirdir. Kendisine ulaşmak için hususi bir gayret sarf edilmez. Yani aslında modernlerin durduğu ”yer”den Hakikatin dünyasına bakıldığında, yapılan her şey sanat olarak görülecektir(Modernliğin şekillendirdiği bir ”yer”den bakıldığında böyle görüleceğini vurguluyorum).



Bir Not : Bu notu yazı yazılıp, ’La Dergisi’’nde yayınlanmasından hayli uzun bir zaman sonra ekliyoruz. Zira yazının gösterdiği istikamette çok yol gidildi. Yol üzerinde karşılaşılan yanlış anlaşılmaları engellemek ve gerekli ekleri ifade etmek için bu notu buraya bırakalım :

Evvelen; Yazıda kullanılan ‘Sanat’ kavramı, Aşık Paşa’nın 1300’lerde kullandığı ‘Sanat’ kavramına değil, -mesela- Rıza Tevfiğin 20. yy.’da -‘Zanaat’ın tersi olarak kullandığı- ‘(Güzel) Sanat’ kavramına tekabül ediyor. Zira bugün ‘Sanat’ denince biz bunu anlıyoruz. Dolayısıyla biraz mürekkep yalamışlarımız bile, mesela ‘’marangozluk da sanattır!’’ derken, aslında yine (post)modern bir cümle kurmuş oluyor. ( Demek istiyorum ki: ‘’Hayır efendim, Ebru da pekala bir sanat değildir!) Biraz düşünürsek bu ayrıntının ne kadar hayati olduğunun Hakk’ı verilecektir zannediyorum.


Saniyen; Bu noktada Nietzsche’nin ‘’Karşı devrim sanattır.’’ nidasını hatırlamak lazım. Tabii Nietzsche’nin asıl ‘’Sanat’’ın Kamil İnsan yetiştirmek olduğunu pek de bilmediğini unutmadan…


Kitaba Son Bir Bakış


Evvela kitabın mütercimi olan İsmail Türkmen’e yürekten teşekkürlerimi sunuyorum. Sağolsun, Vârolsun.


Kitap aynı zamanda sanat tarihine ve sanat felsefesine giriş mahiyeti de taşıyor ki, bu, kitabı ciddi bir surette kiymetlendiren, -belki de- ona ders kitabı olma niteliği veren bir şey.

Kitapta işlenen ”Sanatın Îcâd” edilmiş modern bir kategori olması meselesinin, avrupa tarihinin merkezinde yer alan meselelerden biri olması da bigâne kalınamayacak bir gerçek.  Yani, Avrupa tarihindeki birçok tartışmanın bağlamı olması açısından da, ”Sanatın İcadı”nı anlamak, birçok meseleyi Hakkıyla anlamamıza da imkan sunuyor. Kitap, bu hususiyetiyle, bir dünyayı tanıma yolunda, ”Kültür Tarihi”nin ehemmiyetini bize bir kez daha hatırlatıyor.

Kitabın eleştirilmeye en muhtaç tarafı: hiçbir mesele kendisinden ibaret değilken, bu kadar kendinden ibaret olmadığını bağıran bir meseleyi, sadece kendiyle sınırlarayak işlemesidir herhalde. Müellif böyle yaparak, hem meselenin asıl hayatî ve daha küllî olan boyutlarını görmemizi imkansızlaştırıyor ve dolayısıyla aslında bizi meselenin kendisine karşı da körleştirmiş oluyor. Aslında buradan da, başka dünyaları da Hakkıyla tanıyabilmeyi -öyle ki o dünyanın çocuklarının göremediklerini görerek taniyabilmeyi-, ancak biz Hakikatin dünyasının çocuklarının başarabileceğini çıkartabiliriz..



Son Söz


”Eski sanat sistemini yeniden diriltmemiz artık imkansız -o sistem, bir daha asla geri gelmeyecek mertebelere dayalı hiyerarşik bir topluma bağlıydı- ancak hâlâ ondan bir şeyler öğrenebiliriz.”(sh:45) diyerek acı bir tablo çiziyor Larry Shiner.


Lakin, daha atlarımızı Batı Roma’da sulamadığımıza göre, hâlâ içinde yaşadığımız karanlığın bir Güneş tutulmasının neticesi olduğuna; yani dünya ebediyyen karanlıklara gömülmeden önce, son bir ikindi daha yaşayacağımıza inanmak için yeterince sebebi olan biz Müslümanlar, Larry kadar kolay pes etmeye pek niyetli değiliz. Tutulma bitebilir, ama -kıyamete kadar- Güneş aslâ sönmez….


Vesselâm…


Yazar: Ahmet Taha Ercan

Kaynak: Derin Düşünce


Sanatın İcadı












Site Yaptırmak mı İstiyorsunuz

Kurumsal ve e- ticaret siteleri için doğru yerdesiniz

Kurumsal Site: 890 TL

E- Ticaret Sitesi: 1490

Bilgisayar Ekranları

Mesai Saatlerimiz

Hafta İçi 09-17 Arası

Yerimiz

Akyol mahallesi, Atatürk Bulvarı No: 111/B Şahinbey - Gaziantep

bilgi@mirkitap.com

5539207655

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter