Prens: Machiavelli’nin Muazzam Muamması

Machiavelli düşüncesiyle geç tanıştım sayılır. Lisans yıllarında pek çok öğrenci gibi ilk önce üstünkörü okuduğum Prens, zihnimi bir türlü terk etmeyip zaman içerisinde bir tür kutup yıldızına dönüştü. Kendisini yeniden yeniden okumaya davet etti. Ne var ki, sorun aslında daha kitabın kapağını kaldırmadan başlıyordu. Machiavelli genellikle felsefeci sayılmaz; kitaplarına çoğu zaman felsefi bir eser olarak burun kıvrılır. Hatta Stanford Üniversitesi Felsefe Sözlüğü’nün düşünüre ayırdığı madde, “Neden Machiavelli üzerine bir madde var?” sorusuyla açılır. Düşünce söz konusu olduğunda katı ayrımlar hususunda şüphe kanallarını açık tutmak gerekir. İbn-i Haldun, Freud ve Lacan ile aynı soydan geliyor Machiavelli; felsefenin “dışı”ndan gelip “içeri”yi dönüştürme gücüne sahip olan ve sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen “barbarlar” soyundan. Bu barbarların hepsi, getirdikleri yeni dille verili düşünme gramerini, üsluplarını ve teamüllerini tehdit eden, sarsan ve son kertede dönüştüren bir düşünce armağan eder. Bu nedenle, söz konusu “barbarlık” vahşiliğin değil, medeniyetin hanesine yazılır; çünkü medeniyet, tam da bu atılım sayesinde sınırlarını gözden geçirir ve kapsamını genişletir. Öyleyse Machiavelli’den en genel anlamıyla “filozof” diye bahsetmekte neden tereddüt edelim ki?



Prens’e “hayranlığım” zaman içerisinde gitgide büyüdü ve beni başka metinlerle konuşmaya zorladı. İyi bir metin, okurunu kendinden başka metinler okumaya sevk eder. Bu kitap da aslında tam olarak bunu yapmıştı; ama biraz dolaylı bir yolla. Böyle durumlarda genellikle ilk çare düşünürün diğer kitaplarının kapağını kaldırmaktır; gelgelelim, insanı şaşkına çeviren o tuhaf yapısı ve manyetik etkisi yüzünden Prens’ten bir türlü kopamıyordum. Onu “ele geçirememek”, “özümseyememek” beni rahatsız ediyordu. Evet, okuduğumu anlıyordum, “terminolojiye boğulmamıştı”, hatta bir felsefe kitabı için çok sade ve basit bir dili vardı. Yine de “bir yerde”, çekirdeğine nüfuz etmekte, kurduğu mantığı anlamakta tuhaf bir güçlük çekiyordum. Sanki bir şeyler eksikti; satır aralarında saklanmış o gizli bölgeyi keşfetsem kitap bana anahtarını sunacaktı. Adam Phillips’in dediği gibi “kavrayamamak habis bir acizliktir.” Bu lanetli kitap tarafından zehirlenmiştim ve irini içimden atmam gerekiyordu.

Prens’e “hayranlığım” zaman içerisinde gitgide büyüdü ve beni başka metinlerle konuşmaya zorladı. İyi bir metin, okurunu kendinden başka metinler okumaya sevk eder. Bu kitap da aslında tam olarak bunu yapmıştı; ama biraz dolaylı bir yolla. Böyle durumlarda genellikle ilk çare düşünürün diğer kitaplarının kapağını kaldırmaktır; gelgelelim, insanı şaşkına çeviren o tuhaf yapısı ve manyetik etkisi yüzünden Prens’ten bir türlü kopamıyordum. Onu “ele geçirememek”, “özümseyememek” beni rahatsız ediyordu. Evet, okuduğumu anlıyordum, “terminolojiye boğulmamıştı”, hatta bir felsefe kitabı için çok sade ve basit bir dili vardı. Yine de “bir yerde”, çekirdeğine nüfuz etmekte, kurduğu mantığı anlamakta tuhaf bir güçlük çekiyordum. Sanki bir şeyler eksikti; satır aralarında saklanmış o gizli bölgeyi keşfetsem kitap bana anahtarını sunacaktı. Adam Phillips’in dediği gibi “kavrayamamak habis bir acizliktir.” Bu lanetli kitap tarafından zehirlenmiştim ve irini içimden atmam gerekiyordu.


Lisans eğitimim bittikten sonra bir yazı için Machiavelli’ye geri dönmem gerekti; mistik değil, maddi bir biçimde çağırdı beni Machiavelli. Ondan yaptığım birkaç alıntı iktidarın doğasına ilişkin genel geçer bir fikir vermek içindi. Bu esnada Türkçedeki çeşitli Prens çevirilerini toplamak gibi bir alışkanlık edinmiştim. Hatta doğum günlerimde elimde olmayan çevirileri hediye etmek, arkadaşlarım için bir kolaylık haline geldi. Üç arkadaşımla birlikte bir dergiye Machiavelli özel sayısı hazırlamak, Prens’i yeniden çevirip kitap üzerine yazılmış önemli yazıların eklendiği özel bir edisyon yapmak gibi birtakım başarısız projelerle bir süre oyalandım. Bu arada verdiğim derslerde özel bir iştahla bu kitaptan “bahsetmeye” devam ettim. Bir anlamda bu keyifli acizliği cebimde taşımaktan hiç bıkmadım.


Çattığım kayanın sertliğini anlayıp yeniden ikincil literatüre dönmem uzun sürmedi. Ne var ki bu defa şansım yaver gitmişti. Bu süre içerisinde başka metinlerle hemhal olmam, Machiavelli kalesini kuşatmak için yeni düşünsel araçlar sundu. Üstelik bu sefer yanımda çok iyi bir yardımcı vardı: Leo Strauss. Onun Thoughts on Machiavelli’si kendi başıma aşamayacağım pek çok duvarı aşmamı, kale burçlarını ele geçirmemi sağladı. Bu esnada Berlin, Skinner ve Mansfield gibi isimlerin klasikleşmiş metinleri de imdadıma koştu; her biri yeni bir kapıyı araladı. Ne var ki, araya doktora çalışmalarım girdi ve ikinci seferimden geriye sadece önemli ipuçları kaldı. Machiavelli’ye bir kez daha, ama geçici olarak veda ettim


Üçüncü atılımı Biyopolitika: İktidar ve Direniş kitabımı yeni bitirmişken, akademik mecburiyetler tarafından makale yazmaya sürüklendiğim bir zamanda yaptım. “Heybemde ne var?” diye bakınırken elimde bir Machiavelli yazısı için epeyce malzeme olduğunu gördüm. Bunları biraz kurcalarsam bir makale “çıkarabileceğime” karar verdim. Isınma turları atmak için notlarımın çıktısını aldım. Defterime not ettiğim bazı kitapları kurcalamaya başladım. Derken kendimi makale değil, bu kitabı yazarken buldum. Kısacası, bu uzun tanışma faslı elinizdeki kitapla bir form buldu.


Tabii bu muammalı ve hatta tabiri caizse “şeytani” metne dair –başta yukarıda adını saydıklarım olmak üzere– oldukça yüklü ve yoğun bir ikincil literatür var. Üstelik bunların bazıları verdikleri tarihsel detaylar, izini sürdüğü patikalar, felsefi ve politik keşifleriyle gerçekten etkileyici metinler. Onların zenginliği karşısında yeni bir şey söylemek epey güç. Yine de bu kitapların veya makalelerin içgörülerini bir zeminde buluşturmak, bazen takip etmedikleri patikaların izini sürmek, bazense onlara itiraz etmek; yani Ockhamlı’nın öğüdünü tutmamak için beni kışkırtan yine Floransalı oldu. Manyetik etkisi bir kez daha devreye girdi.


Bu kitap, Machiavellici siyasetin savunusu değil, söz konusu siyasetin tarihsel kaynaklarının ve düşünsel imkânlarının yarattığı heyecanı paylaşma denemesidir. Başka bir deyişle, yalnızca bir kılavuz yazmaya çalıştım. Bu nedenle bazen tarihsel detaylara yakından bakmam, bazen bir kavramın salt felsefi izini sürmem, bazense günümüz siyasal sahnesini anlamak için anakronik spekülasyonlara başvurmam gerekti. Bu bakımdan Strauss’un Philosophy and Law’da dillendirdiği şu ilkeye sadık kalmaya çalıştım: “Felsefe tarihinde hiçbir araştırma yoktur ki, aynı zamanda felsefi bir soruşturma olmasın.”


Yukarıda adı anılan üstatlardan daha iyisini yazmak haddime olmadığına göre, hiç olmazsa Machiavelli’yle maceramdan söz etmek, –yıllarca verdiğim derslerde deneyimlediğim üzere– sosyal bilim metinleriyle ilk kez karşılaştığında afallayan –ve bu şaşkınlığın sonucunda çoğunlukla metinlere mesafe alan– öğrencilere kendimce ekmek kırıntıları bırakmanın bir yolu olabilirdi: Sadece Prens’i anlama değil; aynı zamanda sizi çarpan, zorlayan, ilk etapta kuşatamadığınız bir metin karşısında hevesini kaybetmeme kılavuzu olarak da


Kılavuzun yol haritasıysa şöyle: “Bir Kez Daha Sus, Machiavelli” başlıklı birinci bölümünde Prens’in çevresinde yüzyıllardır biriken yorum çeşitliliğini özetlemeye, muammanın nasıl dallanıp budaklandığını göstermeye ve böylelikle onu önce dışarıdan kuşatmaya çalışıyorum. Bu esnada da kitap boyunca izini süreceğim ve “sessizlik stratejisi” adını verdiğim düşüncenin temellerini göstermeyi amaçlıyorum. “Güneş Güneşe Karşı” başlıklı ikinci bölümdeyse düşünürün ikili öğretisini, bu vesileyle de en bilinen iki kavramını, yani virtù ile fortuna’yı ele alıp bunların mahiyetine dair bir not düşüyorum. “Kahkaha, Bellek ve Şiddet” başlıklı üçüncü bölümden itibaren özgün planını izleyerek kitabı satır satır çözümlemeye başlıyorum. Bu bağlamda Prens’in ilk on bir bölümünü ele aldığım bu kısımda “ironi”, “politik bellek”, “şiddet”, “din”, “sözleşme” ve “karşılaşma” gibi kavramların yerini tespit etmeye çalışıyorum. “Savaş Sanatı” başlıklı bölümde kitabın on iki, on üç ve on dördüncü bölümlerini ele alıyor; düşünürün ordu hakkındaki iddialarının bürokratik hayatındaki öz ordu hevesiyle nasıl örtüştüğünü göstermeye çalışıyorum. On beş ile yirmi üçüncü bölümler arasındaki kısmı incelediğim “Sıfat, Maske ve İmge” başlıklı bölümdeyse “yanıltma politikası”, “erdem”, “somut gerçeklik” ve “maske” gibi kavramlara bakmanın yanı sıra düşünürün en bilinen metaforlarından olan “tilki ile aslan”ın (ve dolayısıyla “kurt”un) izini sürüyorum. “Sağduyu Sanatı” başlıklı bölümdeyse “sağduyu”, “talih”, “astroloji” ve “kozmoloji” gibi temel kavramların mahiyetini belirlemeye çalışıyorum. “Hep Daha, Daha Ötelere” başlığını taşıyan son bölümdeyse sessizliğin felsefi kıymeti ve politik anlamını ortaya koymaya çalıştım.


Sonuç olarak, elinizdeki kitabın amacı, Prens gibi üzerine binlerce metin üretilmiş, cebinizde ünlem işaretleri olmadan okumanın olanaksız olduğu bir klasiği eksiksiz şekilde çözümlemek değil, yalnızca kavrayamamanın habisliğinin, aslında düşüncenin ebedi öğrencisi olmaya karar verenler için ne kadar iyi bir öğretmen olabileceğini göstermek. Belki de vazgeçmemek, en iyi okuma stratejisidir ve meyvesini bir gün verir.


Kitap Alıntısı