Niteliksiz Adam / Tüfek icad olunca mı bozuldu mertlik? Yoksa namertler mi icad etti tüfeği?

Kanun … objektif … anonim … Bu kavramların İnsan’a saygı duymakla ne alakası var? Her şeyi, hayatı, hukuku, insan ilişkilerini kanunlardan ibaret kabul edersek, sadece objektif kavramlarla düşünürsek biz insanlar da anonim varlıklar haline mi geliriz? Anonimleştikçe sorumluluğumuzu (=hürriyetimizi) ötekilere mi devredeceğiz?

“… Kanunlar dünyadaki en objektif şeyler oldukları için yakında şahsiyet namına hiç bir şey kalmayacak. Sadece anonim vasıfların hayalî bir buluşma noktası. O gün geldiğinde kendinize saygınızı muhafaza etmeniz çok zor olacak …” (Niteliksiz Adam, Cilt I, Bölüm 101)



1900’lerden bugüne dek yaşanan dünya savaşlarının ve soykırımların şifresi saklı bu satırlarda. Zira kâhin Nostradamus  değil konuşan. Bu sözler filozof, mühendis ve edebiyatçı olan Robert Musil’e ait.. İnsanlara “kendinize saygınızı muhafaza etmeniz çok zor olacak” derken neyi anlatmak istiyor?


Kanun … objektif … anonim … Bu kavramların İnsan’a saygı duymakla ne alakası var? Her şeyi, hayatı, hukuku, insan ilişkilerini kanunlardan ibaret kabul edersek, sadece objektif kavramlarla düşünürsek biz insanlar da anonim varlıklar haline mi geliriz? Anonimleştikçe sorumluluğumuzu (=hürriyetimizi) ötekilere mi devredeceğiz? Yani geleneklere, devlete, piyasaya? Bu eşyalaşma tehlikesi midir  kendimize duyduğumuz saygıyı köreltecek olan?



Bilgisinin esiri olan insan: Homo-scientificus


Eskiden cehalet daha kolaydı. Çünkü fizik ve metafizik birbirine karışmıştı. Meselâ çoğu Avrupalı için gerçek bilgi sadece İncil’den ve Vatikan’dan gelebilirdi. Bilim ve teknoloji ilerledi; fizikî alem hakkındaki bilgi arttı. Ama eşya hakkında bilgilendikçe geri kalan mevzularda çok cahil olduğumuzu da idrak ettik.Trenleri, telefonu, verem aşısını ve atom bombasını icad edenler hiç bir yerde Ben’e rastlamadılar. Tabi amaçları bu değildi. Yani fizikçiler, kimyacılar “Beyin mi yoksa kalp mi? Neredeyim Ben? Vücudumun neresindeyim?” diye çıkmadılar yola. Ama elektronun hızından kalbin içindeki damarların uzunluğuna, galaksilerin büyüklüğüne kadar her şeye kafa yorunca o bilgileri bilen Ben’in kim olduğunu bilmemek biraz tuhaf kaçtı. Bu yüzden olsa gerek Ludwig Wittgenstein, Martin Heidegger, Søren Kierkegaard ve David Hume gibi bir çok filozof Ben’lik kavramını sorgulamış.

Ancak bunların içinde en önemlisi fizikçi Ernst Mach’ın arayışları. Zira Mach isminden de tahmin edebileceğiniz gibi Mach sayısına adını veren o büyük fizikçi. Akustik, optik, aerodinamik, hidrodinamik ve tıbbî fizyoloji sahalarındaki çalışmaları, Newton’un zaman-mekân tasavvuruna yaptığı itirazların Einstein’in rölativite teorisini etkilemesi vs dikkate değer. Konumuzla ilgili olarak söyledikleri şunlar:



 “… Biz hiç bir zaman bir maddenin cevherini (alm. Substanz) algılamıyoruz. Hissettiğimiz sadece o cevherin vücudumuzla enerjetik etkileşimidir […] ‘Benlik bilimsel olarak yoktur’ derken onun insan algısında olduğunu, bütün tezahürlerde, hissettiğimiz her şeye nüfuz ettiğini söylemek istiyorum. Algıladığımız dünya cevher değil geçici bir hisler manzumesidir ki renklerden, çizgilerden ve seslerden ibaret. Gerçeklik sürekli değişim içinde. Sürekli renk değiştiren bir bukalemun gibi. Bizim Ben’liğimiz işte bu tecelliyat (alm. Phänomene)  zemininde kristalleşiyor. Doğumdan ölüme kadar sürekli değişiyor …” (Ernst Mach, Mektuplar)

Göz kendini göremez


Mach Ben’lik ve dış dünya algımız üzerine sadece mektuplaşmakla yetinmemiş. İnsan aklının gücü ve sınırları üzerine de ciddi biçimde çalışmış. Epistemoloji sahasındaki katkılarından dolayı sadece fizikçi değil filozof olarak da büyük itibar gören bir isim. Yandaki resim kısaca “Hislerin Analizi” diye tercüme edebileceğimiz ünlü kitabında yayınlanmış: Die Analyse der Empfindungen und das Verhältnis des Physischen zum Psychischen. Dikkat ederseniz dünyayı gören ama kendini göremeyen bir göz var. Daha doğrusu o resimde göz yok. Siz bir gözden baktığınızı tahmin ediyorsunuz. Üst ve alt kiripikler, hatta sağda burun gözüküyor bir parça. Mach bu resime “aynasız otoportre” adını vermiş.


Burnun üzerinden görünen bir sağ el var resmi çizmeye devam ediyor. Diğer yandan objektif bir anahtar deliği yerine sübjektif bir sol gözün tercih edilmesi de manidar. Zira sol gözden yapılan otoportre buna çok benzeyen ama tıpatıp aynısı olmayan bir sağ göz versiyonunu teklif ediyor. Bildiğiniz gibi insan 3 boyutu görmez, iki farklı iki boyut görüntünden 3 boyutu akleder. Bu yetenek ise iki göz arasındaki mesafe sayesinde hayat bulur. Yani “objektif” 3 boyut algısı zihinsel olarak inşa edilen bir kurgudur.  Sağ ve sol gözün, iki sübjektif algının akıl yoluyla birleştirilmesinden doğar. Peki Mach neden gözü nazarlarımıza vermiş? Gözden yola çıkarak Ben’liğimizi sorgulayabilir miyiz? Sanırım Ludwig Wittgenstein’ın şu sözleri faydalı olacaktır:



“… Fizikî dünyada neden metafizik bir özne yok? Hayatı yaşayan Ben’lik ile hayat arasındaki münasebet göz ile görüş alanı arasındaki ilişkiye benziyor. Gözü hiç bir zaman görmüyorsunuz ve görüş sahası içindeki hiç bır şey gören gözün neticesi değil. Yaşam tecrübesi de Ben’in varlığını ispat etmiyor. Ama kendini görmekten aciz bir göz olmadan görme tecrübesi olmayacağı gibi Ben’lik olmadan da yaşamı tecrübe etmek mümkün değil. Gözü göremiyoruz ama hiç kimse varlığından şüphe etmiyor. Gözü anlamak için görüş sahasına değil gözün nasıl baktığına bakmak gerekir …” (Tractatus Logico-Philosophicus, Önerme 5.633)


Yani Wittgenstein’a göre Ben’liğimizin boşlukta bir yeri ya da ağırlığı ve hacmi yok. Çünkü Ben’lik bilimsel bir varlık değil. Ben’lik dış dünyadaki tecrübelerin, eşyanın, cismanî dünyanın bir parçası değil. Nasıl ki göz dünya dışı bir özne gibi gördüklerimizin dışında kalıyorsa Ben’liğimiz de metafizik bir özne gibi fizikî dünyanın dışında. Mach ve Wittgenstein’ın yaklaşımlarıyla metafizik bir anda gökten yere iniyor. Rahiplere, imamlara ya da eski Yunan filozoflarına ayrılmış bir sahadan bahsetmiyoruz. Bizzat tecrübe ettiğimiz, son derecede ampirik bir metafizikten bahsediyoruz!


Görme tecrübesi için göze ihtiyaç olduğu gibi yaşama tecrübesi için de bir Ben’lik lâzım, bu kaçınılmaz. Ama Ben yaşaNan bir şey değil, yaşaYan bir şey. Benzeri şekilde görüNen değil bizzat gören özneyi yani gözü görmeyiz ama varlığından şüphe etmek saçma olur. Demek ki varoluştan bahsederken cisimlerin fizikî varlığı ile Ben’liklerin metafizik varlıkları arasına fikrî bir sınır çizmek gerekir. Aksi takdirde “görmüyorum, öyleyse yoktur” diyerek sevgiyi, korkuyu, öfkeyi… yaptıklarımıza mânâ veren her şeyi reddetmiş oluruz ki bu da bizi kör değil gözsüz bir pozitivist yapar.



Yazar: Mehmet Yılmaz

Kaynak: Derin Düşünce


Niteliksiz Adam 1

Niteliksiz Adam 2







#Kanun #Benlik #Modernleşme #Pozitivzm