Ara

Mesken Masûniyeti Üzerine Notlar

İNSAN hakları günümüzde en çok tartışılan konulardan birisidir. Son yıllarda liberal aydınlar; insan hakları yerine, ‘Temel Haklar ve Hürriyetler’ kavramını kullanmaktadırlar. Bazı hukuk kitaplarında ‘Temel Klasik Haklar’ ve ‘İktisadi ve Sosyal Haklar’ şeklindeki ikili tasnife de yer verilmektedir. Temel klasik hakları; yaşama, hürriyet ve mülkiyet hakları ile sınırlandıran hukukçular da vardır. Günümüzde mülkiyet hakkı ile birlikte mütalâa edilen ‘mesken masûniyeti/dokunulmazlığı’ meselesi, değişik vesilelerle tartışma konusu haline getirilen bir meseledir.



İslâm Fıkhı’nda kişiye tanınan temel hak ve hürriyetlerden birisi, mesken masûniyetidir. Çünkü bir insanın hayatı, malı, namusu, şeref ve haysiyeti mesken ile muhafaza edilir. Meskene tecavüz aynı zamanda hayata, namusa, kul hukukuna ve mala tecavüzdür. Bunun içindir ki; bir kimsenin meskenine tecavüz etmek veya iznini almadan bulunduğu eve girmek, hatta mesken içinde bulunan şeyleri öğrenmeye çalışmak haramdır. Zarûri maslahat hükmünde olan nesil emniyetinin muhafazası, hayati bir öneme hâizdir. Aile hayatı, insan fıtratına uygun olan ve ihtiyaç duyulan bir hayattır. Sadece insanoğlu değil, tabiattaki her canlının kendisini barındıracak bir yuvaya ihtiyacı vardır. İnsanın hayatını sürdürebilmesi için yaptığı yuvaya da Arapça’da “mesken”, Türkçe’de “ev” denilir. Mesken, ailenin fizikî zeminidir. Kur’ân-ı Kerim’de gerek geçmiş ümmetlerin barındıkları yerlerden ve gerekse Âhirette müminlerin kalacakları yerden söz edilirken hep mesken ifadesi kullanılmıştır. Hz. Süleyman’ın (a.s) kıssasında sözü edilen karıncaların yuvası için de mesken tabiri kullanılmıştır (En Neml Sûresi:18). İslâm’da kişilerin mesken sahibi olmasına büyük önem verilmiştir. Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.v); “Üç şey insanın saadetinden, üç şey de mutsuzluğundandır. İnsana mutluluk veren üç şey: saliha eş, geniş ev ve iyi bir binektir. İnsanın mutsuzluğuna sebep olan üç şey ise kötü eş, kötü ev ve kötü binektir”(1) buyurduğu malûmdur. Meskenin kötülüğünden maksad darlığı ve istifade edilen bölümlerinin az olmasıdır. Meskenin saadet vesilesi olmayışının sebepleri arasında; komşuların kötülüğü, ezan duyulamayacak veya cemaatle namaza iştirak edilemeyecek kadar mescide uzak oluşu ve havasının kötü olması, güneş alamaması gibi hususlar da saymak mümkündür. İslâm’da ev yapımı teşvik edilmiş ve Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Her kim bizim işimize memur olursa evlensin, hizmetçisi yoksa hizmetçi tutsun ve meskeni yoksa bir mesken edinsin.”(2) Bu noktada bir inceliğe işaret etmekte fayda vardır. İhtiyaç hâli müstesna, mesken ve arsa satışı hoş karşılanmamıştır. Hz. Huzeyfe İbnû’l Yemân (ra) Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Her kim bir ev satar da kıymeti ile bir benzerini satın almazsa o parada bereket yoktur.”(3) İslâm dininde meskenlere giriş çıkışların belli esaslar dâhilinde yapılmasını beyan eden Âyet-i Kerime meâlen şöyledir “Ey iman edenler! Kendinizi tanıtıp izin almadan ve (mesken) sahiplerine selâm vermeden kendi evlerinizden başka evlere girmeyin. Sizin için daha iyi olanı budur. Umulur ki düşünürsünüz.” Özellikle şu üç vakitte (ev halkından olanların bile) kendi odalarından başka odalara izin isteyerek girmeleri gerektiği, meâlen şöyle ifade edilmiştir: “Ey inananlar! Ellerinizin altında olan köle ve cariyeler ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar (çocuklar), üç vakitte odalarınıza girebilmek için izin istesinler: Sabah namazından önce, öğleden sonra elbiselerinizi çıkarıp yatacağınız vakit ve yatsı namazından sonra. Bunlar sizin üstünüzün açılabileceği üç vakittir. Bunların dışında hizmetçilerin ve çocukların, izin almadan içeri girmelerinden dolayı size ve onlara bir günah yoktur.” Zira bu üç vakitte, özel durumlarından dolayı, anne-babanın odasına, kendi öz çocuklarının bile izinsiz girmesi yasaklanmıştır. Bulûğ çağına ermiş çocuklar ise, her zaman izin isteyeceklerdir. Peygamberimiz Efendimiz, yıllarca kendisine hizmet eden Hz. Enes b. Malik’e şu tavsiyede bulunmuştur: “Yavrucuğum, ailenin yanına girdiğin zaman selâm ver. Bu, kendin ve ev halkı için berekettir.”(4) Evlere izinsiz girilmesinin yasaklanmasının; bir değil, birden fazla hikmeti vardır. Şurası muhakkak ki evlere izinsiz ve habersiz girilmesi hâlinde, kişinin özel hayatına müdahale edilmiş olur. Uyulması istenen kurallardan birisi de, evlere kapılarından girilmesidir. Bu âdab-ı muaşeret kaidesini beyan eden Âyet-i Kerime meâlen şöyledir: “…Fazilet ehli olmak asla evlere arkalarından gelip girmeniz değildir, fakat fazilet ehli olmak kişinin Allah’a saygılı olmasıdır. Evlere kapılarından girin, Allah’a saygılı olun ki felâha eresiniz’ (El Bakara Sûresi: 189) Cahiliye dönemindeki bir geleneğe göre Araplar ihramlı iken veya daha başka gerekçelerle evlerine kapıdan girmezler, mutlaka girmeleri gerektiğinde de (kapıyı kullanmanın doğru olmadığına inandıkları için) evlerine arkasındaki bir pencereden veya duvara açtıkları bir gedikten girerler, iyi ve faziletli davranışın bu olduğuna inanırlardı. Halbuki bu anlamsız bir meşakkatten ve şekilcilikten başka bir şey değildir. Ayrıca evdekileri rahatsız edeceği için edebe de aykırıdır. Asıl iyi ve fazilete uygun olan davranış; anlamsız geleneklerin tekrarı değil, insanın her işini takvaya göre yapması, yani tutum ve davranışlarda Allah’a (cc) saygılı, O’nun emirlerinİ yerine getirip, nehyettiğinden sakınma şuuru içinde yerine getirmesidir.(5) 

Başkasına ait olan meskene girmek için, mutlaka o meskenin sahibi olan kimsenin iznini almak gerekir. Aksi bir davranış, meskenin masûniyetine (dokunulmazlığına) tecavüz hükmündedir. Meskenin sahibinin o tecavüzü önlemek için her türlü vasıtayı kullanma hakkı vardır. Bu yüzden kişinin samimi olduğu kişilerin evlerine girmeden önce izin istemesi, kapının önünde beklemesi ve kapının zilini çalması; hem âdab-ı muâşerete uygundur, hem zaruri olan bir uygulamadır. İzin isteme işi de üç defa yapılmalı, üçüncüde de izin verilmezse geri dönülmelidir.(6) İzin isterken de önce selâm vermesi, sonra müsait olup-olmadığını sorması gerekir. Peygamberimiz Efendimiz (sav) evinde kendisini ziyarete gelen birisine böyle yapmasını tavsiye etmiştir.(7) Aynı şekilde evin sahibi; kapıyı çalan kimseye “kim o” dediği zaman, kimliğini açık ve anlaşılır bir şekilde ifade etmesi gerekir. Bir defasında Hz. Câbir (r.a.) Rasûlullah’ın (sav) kapısını çalmış, “kim o” diye sorduğunda Câbir (r.a.) “ben, ben” diye cevap vermiştir. Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v) onun bu şekilde cevap vermesinden hoşlanmamış ve kimliğini açık bir şekilde belirtmesi gerektiğini tebliğ etmiştir.(8) İzin isterken uyulması gereken ahlâkî esaslardan birisi de, evin içine bakılmamasıdır. Hz. Ebû Zerri’l Gıfari (r.a), Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.v) konu ile ilgili olarak şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: ‘Kim kendisine izin verilmeden bir perdeyi (kapıyı) aralar, evin içine bakar ve ev halkının mahrem yerlerini görürse, yapılması kendisine helâl olmayan bir şeyi yapmış olur. Şayet o, evin içerisine bakarken, evin erkeği karşılasa da onun gözlerini çıkarmış olsaydı ona herhangi bir ceza vermezdim. Şayet bir kimsenin gözü, perdesi örtülmemiş (kapısı kapatılmamış) bir eve takılır da evin içine bakarsa burada bakanın hatası yoktur, hata, kapısını kapatmadığı için ev sahibinindir.’(9) Bu Hadis-i Şerif, Peygamberimiz Efendimiz’in (s.a.v) evin mahremiyetine ne kadar önem verdiğini göstermektedir. Mahremiyeti ihlâl eden kimselere karşı, Peygamberimiz Efendimiz’in (sav) çok kızdığı ve hiddetlendiği de bilinmektedir.(10)

Mesken insanın (doğumundan ölümüne kadar) ömrünün önemli bir kısmının geçirildiği fizikî mekândır. Bunun içindir ki, meskenlerin İslâmî ölçülere uygun olarak yapılması tavsiye edilmiştir. Bundan maksad; tuvaletlerin kıbleye doğru olmaması, banyo ve mutfakların muhafazalı yerlere yapılması, evin komşunun evini gölgeleyecek, (ışık almasını engelleyecek) şekilde yüksek yapılmaması, komşunun mahremini görecek şekilde pencereler konulmaması ve gösterişten uzak durup sadeliğe riayet edilmesi ve benzeri şeylerdir.(11)

Mükellef olan her insanda bulunan mahremiyet anlayışı, fıtrî olan bir duygudur. İslâm dini, bu duygunun korunabilmesi için gerekli tedbirlerin alınmasını farz kılmıştır, Fukaha ‘avret, halvet, ihtilât ve tesettür’ gibi meseleleri izah ederken, mahremiyetin önemi üzerinde durmuştur. Sünnet açısından ev, sadece soğuk ve sıcağa karşı sığınılacak bir yer değildir. Aynı zamanda mahremiyeti sağlama yeridir. Mahremiyetin ihlâli sadece izinsiz meskene girmek, saldırmak ve kundaklamak gibi fiillerle gerçekleşmez, aynı zamanda izinsiz bakmak, dinleme cihazı yerleştirmek ve telefonlarını gizlice dinlemek suretiyle de gerçekleşebilir. Peygamberimiz Efendimiz’in (sav); “Hiç kimse izin almadan başkasının evinin içme bakmasın, kim izinsiz bakarsa aynen girmiş gibidir” buyurduğu malûmdur. Yine gece yatarken ocakta veya sobada ateş bırakılmaması, ışıkların söndürülmesi, evin kapılarının kapatılması, içinde yiyecek ve içecek gibi şeyler bulunan kapların üstünün örtülmesi gibi tedbir niteliğindeki tavsiyelerine de titizlikle uyulması gerekir.(12) Dünya ve âhirette nasıl felâha erileceğini soran soran Hz.Ukbe b. Amir’e, Peygamberimiz Efendimiz (sav); “Diline hâkim ol, evini genişlet ve günahların için de tevbe et’ cevabını vermiştir.(l3)

Mesken masûniyeti ve aile hayatının mahremiyeti gündeme geldiği zaman; “Biz yabancı mıyız?, aramızda teklif mi var?” diyerek ve samimiyet gerekçesinin arkasına sığınmak caiz değildir. Aile mahremiyetini muhafaza için, bazı âdab-ı muaşeret kaidelerinin bulunması son derece normaldir. Asıl böyle bir sınır yoksa anormal bir durum söz konusudur. Cahiliye döneminde; aile mahremiyeti koruyan herhangi bir sabit kuralın/hükmün olmaması, selim akıl sahiplerini rahatsız etmesi gereken bir durumdur. Mekke müşrikleri, her fırsatta istedikleri eve izinsiz girebilir ve tesettürsüz şekilde yüz yüze, göz göze gelmekte mahzur görmezlerdi. Nitekim bu kuralsızlıklardan İslam’a girdikten sonra rahatsızlık duyan Medineli bir hanımefendi, bir gün Peygamberimiz Efendimiz’e (sav); ‘Ya Rasûlallah! dedi, günün herhangi bir saatinde biri kapımdan odama dalabiliyor, görünmek istemediğim bir halde beni görebiliyor. Artık bir ikaz yapsanız da, kimse kimsenin evine izinsiz girmese, istemediğimiz bir görüntü içinde iken bizi görmese’ temennisinde bulunmuştur. Aynı günlerde benzeri bir teklifin de Hazreti Ömer’den (r.a) geldiği ve; “Keşke Rabbimiz bir ayet gönderse de evimize, odamıza kimse izinsiz giremese, kimse kimseyi tesettürsüz, açık halde iken görmese!” dediği, bazı muteber kaynaklarda zikredilmiştir. Nüzûl sebebi farklı hadiselere dayanan, son tahlilde mesken masûniyetini (dokunulmazlığını) ve aile mahremiyetini koruyan ilâhi teklifler gelmiştir. Bu ilâhi teklifler; cahiliye dönemindeki başı-boşluğu ortadan kaldırmış, mesken masuniyetini ve aile mahremiyetini koruma altına almıştır. İnsaf sahibi müsteşriklerin, ‘Müslümanlarda aile kuralları çok kuvvetlidir, Müslüman aile kolay kolay zaafa uğramaz’ itirafında bulunmalarının sebebi budur. İslâm toplumunda aile hayatının bir mahremiyeti vardır, bu mahremiyetin korunması kalben tasdik, dilimizle ikrâr ettiğimiz iman esaslarının zaruri bir neticesidir. Bazı muteber kaynaklarda “Bir başkasının evinin içine bakarken, (ev sahibi tarafından) gözü çıkarılan kişi diyet istemeye kalkışmasın, bilsin ki, hiçbir hak talep etme durumunda değildir.” hükmüne yer verilmiştir. Peygamber Efendimiz (sav), pencereden kendi evine izinsiz bakmış olan bir adama, elindeki tarağı göstererek, “İçeriye baktığını bilseydim şu tarağı gözüne sokardım“ buyurmuştur. Hz. Abdullah İbn-i Abbas’ın (ra) bildirdiğine göre, Hakem b. Ebu’l-As’ın izinsiz hâne-i saadete baktığını öğrenen Peygamber Efendimiz (sav), “Ben sağ olduğum müddetçe Medine’de oturmayacaksın!”buyurmuş ve onu Taif’e sürmüştür. Aile mahremiyeti içe ve dışa karşı olmak üzere bir bütündür. Mahremiyet sadece dışarıya karşı değildir. Ev içinde de aile fertleri birbirlerine karşı dikkatli olmalı, mümkünse her aile ferdine ayrı bir oda ayrılmalı ve birbirlerinin odalarına izinsiz girmemeleri sağlanmalıdır. Anne-baba çocuklarına bu terbiyeyi vermeli ve onları gayr-i meşrû davranışlara sürükleyecek söz, davranış ve kıyafetlerden uzakdurdurmalıdırlar. Mesken masûniyeti sağlanır ve Ailenin mahremiyeti korunursa; cemiyet korunmuş olur, eğer cemiyet korunursa ümmet korunmuş olur. Meselenin özü budur. Birbirimize dua edelim. 

_________________________

(1) İmam Ahmed b. Hanbel- El Müsned- İst:1401 C:1 Sh: 168; C:3 Sh:407 

(2) Sünen-i Ebu Dâvud-İst:1401 K. İmâre, 10; Ayrıca Sünen-i İbn Mâce-İst:1401 K. Rûhûn 24, ; İmam Ahmed b. Hanbel-A.g.e. C:3 Sh:467. 

(3) Sünen-i İbn Mâce-İst:1401 K. Rûhûn 24, ; 

(4) Sünen-i Tirmizî-İst:1401 K. İsti’zân, 10

(5) Geniş bilgi için-bakınız/İmam Fahrûddin er-Râzi-Tefsir-i Kebir (Mefâtihu’l-Gayb) Ankara:1989 Akçağ Yay. C:4 S:422-423 

(6) Sahih-i Buhâri-İst:1401 K. İsti’zân: 13.

(7) Sünen-i Tirmizi-İst:1401 K. İsti’zân: 18.

(8) Sahih-i Buhâri-İst:1401 K. İsti’zân: 17, Ayrıca Sünen-i Tirmizi-İst:1401 K. İsti’zân: 18.

(9) Sünen-i Tirmizi-İst:1401-K.Zühd: 16

(10) Sünen-i Tîrmizi-İst:1401 K. İsti’zân: 17

(11) İmam-ı Buhari- El Edebü’l Müfred- Kahire: 1379, Sh: 162 Ayrıca Sünen-i Ebû Dâvud-İst:1401 K.Taharet: 4. 

(12) Tavsiyeler için bakınız/Sahih-i Buhârî-İst:1401 K. İsti’zân: 49-50

(13) Sünen-i Tîrmizi-İst:1401 K. Zühd: 60


Kitap Alıntısı


Derin Bakış