top of page

Mekke'deki "Veganlar" ve İnsan

Aslında tüm tabiat hadiseleri, akli zorunluluk değil tecrübi zorunluluk kapsamında değerlendirilmelidir. Eğer öyle olmasaydı asla bir şehir veya medeniyet kuramazdık. Mesela biz ateşi görüp dokunduğumuz zaman ateşin yakıcılığını hissederiz. Bunu hayvanlarda hisseder ve ateşten kaçar. Ama biz insanlar, ateşin neden oluştuğunu tespit edebilir, ondan korunma yolunu keşfedebilir, ateşi yakıcı olmayan bir forma döndürebilir hatta ateşin atom frekanslarıyla oynayarak ateşi serinlik verici bir hale de getirebiliriz. İşte bu gücümüz sayesinde bizim için dünyanın her yeri, mekân haline gelebilir.



Akıl En Büyük Peygamberdir
Mekke'deki "Veganlar" ve İnsan

Şehir kavramı, insanın sahiplik duygusunun ve yöneticilik yeteneğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu meselenin merkezinde şu soru temel yer tutar: İnsan yeryüzünün veya tabiatın bir parçası mıdır veya onun efendisi midir? Bu soruya cevap vermeden medeniyet teşekkülü oluşturmak ve şehir kurmak mümkün olamaz.


Hz. Muhammed (sav) İslam’ı tebliğ ettiği süreçte Mekke’de insanlar tabiatın bir parçası olarak kabul ediliyordu. Bu kapsamda Mekke Şehir Devleti’nin Meclisi Dar’un Nedve’de alınan kararlarla bazı hayvanların yenilmesi yasaklanmıştı. Bu duruma Kur’an-ı Kerim’de işaret eder. Bir ayette şöyle ifade edilir:


“Onlar, (boş) zanlarına göre: “(İlâhlarımıza ait olan) bu hayvanlar ve ekinler haramdır. Onları bizim dilediklerimizden başkası yiyemez, birtakım hayvanların sırtları(na binmek veya yük vurmak) da haramdır.” dediler. Birtakım hayvanlar da vardır ki (Allah emrediyor diye) O’na iftira ederek, üzerine Allah’ın ismini anmazlar (besmelesiz keser veya öldürürler). O da, onları iftira ettikleri şeyler yüzünden cezalandıracaktır. Yine dediler ki: “Bu hayvanların karnındakiler (canlı doğarsa) erkeklerimize helal, kadınlarımıza haramdır. Eğer o ölü (doğar) ise hepsi on(u yeme)de ortaktırlar.” Allah onlara, böyle nitelendirip ayırt etmelerinin cezasını verecektir. Şüphesiz ki O, mutlak ilim ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir. Bilgisizlik yüzünden beyinsizce (kız) çocuklarını öldürenler ve Allah’ın kendilerine (helal olarak) rızık verdiği şeyleri Allah’a iftira ederek haram yapanlar, muhakkak ki (dünya ve âhirette) ziyana uğradılar. Onlar gerçekten saptılar ve doğru yolu da bulacak değillerdir.” (Kur’an: Enam; 138-140)


İnsanı tabiatın bir parçası görmekle ve yine insanı tabiatın egemeni görmek arasında medeniyet ve şehir kültürü açısından radikal bir fark vardır. Şöyle ki, insanı tabiatın bir parçası olarak gördüğünüzde yapısal olarak tabiatta dönüşümlere ve yıkımlara yol açabilecek bir varlık olan insanı tabiatın düşmanı olarak görmeniz her zaman mümkün. Bu mümkünün tabi sonucu olarak Mekke’de Dar’un Nedve, bazı koyun ve inek cinslerinin yenilmesine yasak getirmiştir. Adeta veganlık (et yememek) dayatılmıştır. Tabiatı insandan kurtarma refleksi, insanın yok edilmesine bile vesile olabilecek kararlara yol açabilir. Bu ise başlı başına şehrin varoluş sebebini ortadan kaldırır. Çünkü şehir kurmak insana has bir davranıştır ve insanların şehir inşa etmeleri yerden mekâna geçiş sürecidir ki bu durumda insanı tabiatın efendisi olarak kabul etmekten başka bir çıkış yolu yoktur.


İnsan, aklı ile dünyada gördüğü ve görmediği her varlığın mümkün varlık olduğunu aslen kavrar. Mümkün varlık, bir başka şekle girmeye müsait varlıklardır. Zaten gördüğümüz tüm varlıklar başka varlıkların birleşiminden oluşmuştur ve zaman içerisinde değişmeye müsait bir yapıya sahiptir. Aslında tüm tabiat hadiseleri, akli zorunluluk değil tecrübi zorunluluk kapsamında değerlendirilmelidir. Eğer öyle olmasaydı asla bir şehir veya medeniyet kuramazdık. Mesela biz ateşi görüp dokunduğumuz zaman ateşin yakıcılığını hissederiz. Bunu hayvanlarda hisseder ve ateşten kaçar. Ama biz insanlar, ateşin neden oluştuğunu tespit edebilir, ondan korunma yolunu keşfedebilir, ateşi yakıcı olmayan bir forma döndürebilir hatta ateşin atom frekanslarıyla oynayarak ateşi serinlik verici bir hale de getirebiliriz. İşte bu gücümüz sayesinde bizim için dünyanın her yeri, mekân haline gelebilir. Denizde de yaşayabiliriz, dağların tepesinde de. Lakin Mekke’de insanlar, efendi olarak görülmediğinde dünyadaki mümkün varlıklara insanların boyun eğmesi isteniyordu. Putların varlığı bile bu amaca odaklanmıştı.

Günümüzde faaliyet gösteren bazı çevre örgütlerinde de insanın tabiata boyun eğmesi konusunda paradigma üretilmektedir. İnsan, çevrenin hizmetkârı olarak görülmektedir. Hatta çevrenin muhafazası için insanın yok edilmesini savunanlar bile mevcuttur. Papaz Malthus, dünyadaki yiyeceklerin tükenmemesi için doğum kontrolünü savunmuştur. Nükleer enerji karşıtlarını harekete geçiren de aynı duygudur. Denizde acı çeken balinalara ağlayan ama üstlerine bomba atılan insanları canlı yayında zevkle seyreden insanların nazarında da insan efendi değildir. Sokak köpeklerinin parçaladığı bebekleri görmeyen ama köpeklerin mutlak özgürlüğü sloganını silah olarak kullanan insanlarda insanların dokunulmazlığını tahrip etmektedir. Hâlbuki insanın nesneleştiği yerlerde çevre çok daha fazla kirlenir. Çünkü tabiatın efendisi olan insan, onu kendi “faydası” için kullanmaktadır. “Fayda” kelimesinin ihmal edildiği bir vasatta, çevre çok daha fazla kirlenecek ve çevrede bulunan birçok güç atıl kalarak tabiatın dengesi bile bozulacaktır.




Commentaires


bottom of page