Ara

Medeniyetsiz edebiyat, edebiyatsız medeniyet olmaz, yaşayamaz!

Kışkırtıcı ve de tedirgin edici bir cümleyle giriş yapayım yazıya: Bu toplumun edebiyatı yok. Yok; çünkü toplum yok. Ruhu olan; sözü olan; dünyaya, insanlığa ruh üfleyebilecek kalibrede bir toplum yok bu ülkede.


Yusuf Kaplan

Toplum, “ceset” olarak var; ama ruhu yok. Yok; çünkü bir medeniyeti yok.

Medeniyet, bir toplumun gökkubbesidir; ruhunun da, sözünün de, insanlığa sunabileceği çağ’ın da, çağrı’sının da toplumun derinlerinde köksaldığı, yeşerdiği, göklere açılabilmesini sağlayabilecek gürül gürül akan, hakikate susayan insanlığı sulayan, yaşayan ve yaşatan kaynaktır. Yerle gök arasındaki perdeleri aralayacak, gök-ekini köklerden göklere uzanacak ruhköklerininin kaynağıdır medeniyet bir toplumun.

EDEBİYAT VE MEDENİYET

Edebiyat, kök’lerden süt emer, göklere seslenir, ufukları gösterir...

Medeniyet, geçmiş’ten gelir, şimdi’ye anlam verir, geleceği gösterir: Yaşayan ve yaşatan bir medeniyet için geçmiş de, şimdi de, gelecek de izâfîdir, izâfîleşir; yaşayan ve yaşatan bir medeniyetin ulaştığı hakikat, insana değer, hayata değer; insana da, hayata da değer katar; insanı kanatlandırır, zamanı ve mekânı aşar...

Bu toplum, Yunus’u çıkardı, Sinan’ı çıkardı, Itrî’yi, Bâkî’yi, Şeyh Galib’i çıkardı ama Yunus’la da, Sinan’la da, Itrî, Bâkî ve Şeyh Galip’le de bağlarını kopardı. Oysa o muhkem bağlardı bizi bugün diri tutacak ve geleceğe emin adımlarla yürümemizi sağlayacak.

Ruhkökleriyle bağları kopan, medeniyet gökkubbesi yerle bir olan böylesi bir toplumun çağ kurmasını, insanlığa insanlığın önünü açacak bir dünya sunmasını beklemek muhaldir, olmayacak bir şeydir.

Bir toplumun yaşaması, başkalarını da yaşatabilecek bir hayat-dünya sunmasına; bu da, köklü, kuşatıcı, kanatlandıracı bir ruha sahip olmasına bağlı.

İnsanlığa katkıda bulunamayan bir toplum, yaşamıyor demektir; başkalarının dünyasında yaşıyor demektir; tabiî buna yaşamak denirse! Oraya buraya sürüklenmek, akan rüzgârların önünde savrulmak kaçınılmaz kaderidir...

Bu ontolojik şiddet yüklü cümleleri kurarken, bu ülkede hiç bir şey olmadığını söylemiş olmuyorum; işe yarar, insanlığa sunabileceğimiz bir şey olmadığını söylüyorum.

Bunun nedeni ne peki?

Özetle, bunun nedeni, medeniyet gökkubbemizin çökmesi, ruhköklerimizi yitirmemiz hatta inkâr ve imha etme aymazlıkları sergilemiş olmamızdır.

Türkiye’de, iki yüzyıllık modernleşme serencamımız boyunca ortaya koyduğumuz bir şeyler var elbette.

İkinci Yeni var meselâ.

Turgut Uyar, Edip Cansever, Cemal Süreyya, İlhan Berk’ler var. Yetenekli insanlar bunlar.

İkinci Yeni güçlü bir “kalkışma”dır, deyim yerindeyse. Güçlü bir savrulma, yani.

O yüzden İkinci Yeni öldü.

Öldü; çünkü köksüzdü; bu toprakların köklü, zamanları ve çağları aşacak çapa, ufka ve derinliğe sahip şiir dünyasıyla, sanat dünyasıyla, medeniyet iddiası ve ruhuyla bütün irtibatları koparmıştı; temelsiz, ruhsuz ve geleceksizdi o yüzden.

Güçlü bir şiirdi İkinci Yeni. Ama ne kadar bizimdi, ne kadar bu toprakların ruh köklerinden süt emmişti, ne kadar bizim dünyaya ruh üfleyen medeniyet dünyamızın renklerini, kokularını, ruhunu teneffüs etmiş ve ettirmişti bize, peki?

İkinci Yeni, modern şiirdi; yabancı bir sentaksın, yabancı bir semantiğin bu topraklarda yeşertilme çabasıydı. Ama boşuna bir çabaydı bu. Yabancılaşmış, metamorfoz yemiş, şiirimizin sentaksını da (“dil yapısı”nı da), semantiğini de (anlam dünyasını da), ruh köklerini de önce yok sayan, sonra da kurutan bir şiirdi İkinci Yeni.

İkinci Yeni öldü; ama Yunus yaşıyor, Mevlânâ yaşıyor, Fuzûlî dirilecek... Fuzûlî’nin sadece Su Kasîdesi’nin dünyasına girebilir ve o dünyayı teneffüs edebilirsek, şiirimiz de, edebiyatımız da, medeniyetimiz de nefes alıp vermeye, ruhunu yitiren insanlığa ruh üflemeye başlayacaktır. Sadece Su Kasîdesi ya da sadece Hz. Mevlânâ’nın Mesenevî’sinin ilk 18 beyti, hakkıyla anlaşıldığı ve bu ülkenin çocuklarına, genç kuşaklarına, bütün insanlarına bütün boyutlarıyla, bütün anlamlarıyla, anlam katmanlarıyla anlatıldığı zaman bu ülkenin kendine gelmesine, dirilmesine ve insanlığa söyleyecek sözü dile getirebilecek bir kıvama ermesine yetebilir.

Bir toplumun edebiyatı, yaşıyor ve yaşatabiliyorsa vardır, demektir; toplumun varlığını sürdürmesine, dünyaya söyleyecek sözü biriktirmesine imkân tanıyabilir, demektir; gökkubbede hoş sadâlar yankılanıyor, insanlığın önünü açacak ruh üflenebilir, demektir.

Türkiye’de İkinci Yeni, aşı yaptı ama bu aşı tutmadı; bu topraklarla, bu toprakların ruhkökleriyle bağları yoktu; aksine bu toprakların ruhkökleriyle bağları koparma girişimiydi; moderndi; modern yani nevzuhûr!

Sözün özü: Edebiyat da, sanat da, bilim de, ahlâk da bir medeniyet meselesidir. Medeniyet, bütünlük fikrine sahip olmak demektir.

Özgün, imajinatif bir Yaratıcı, Kâinât, İnsan tasavvuruna sahip değilseniz, hayat sunamazsınız, başkalarının hayatını yaşarsınız ve savrulur durursunuz sadece.

10. EDEBİYAT FESTİVALİ

Edebiyat ve medeniyet ilişkisine dâir kurduğum bu cümleleri, Türkiye Yazarlar Birliği’nin (TYB), İstanbul’da bir hafta boyunca düzenlenen etkinliklerle Edebiyat Festivali’nin onuncusunu gerçekleştirdiği Perşembe günü söyledim.

Bu yıl, festivali, geçen yıllara göre daha olgun, olgunlaşmış gördüm; gerek konu çeşitliliği, gerekse konuların ele alınış biçimleri bakımından.

Bu yıl, Sevinç Çokum, festivalin onur konuğu ve konusuydu. Sevinç Çokum, değeri bilinmeyen bir yazar, romancı ve hikâyecimiz. Bu toprakların insanını, hikâyesini ve ruhunu yazdı. Bu yüzden metamorfoz yemiş “edebî iktidar” tarafından anlaşamadı hatta dışlandı -tıpkı Tarık Buğra gibi.

Bu kadar güzel bir festivale medyanın, gazetelerin ve televizyonların kör ve sağır kalmaları, ülkemizin geleceği adına düşündürücü hatta ürkütücü!

Festivali düzenleyen, festivale katkı veren, emeği geçen herkese, TYB İstanbul Başkanı Mahmut Bıyıklı kardeşimin şahsında teşekkür ediyorum.

Kaynak: Yeni Şafak

Derin Bakış