1/3
Ara

Mahir Ünsal Eriş’in ‘resimli roman’ları

Mahir Ünsal Eriş, 2017’de yayımlanan ‘Öbürküler’de başladığı tekinsiz hikâyesini ‘Diğerleri’nde sürdürüyor. M.K. Perker’in illüstrasyonlarıyla renklenen bu iki kısa roman edebiyatımızın en cılız damarı olan korku-gerilim türüne çağdaş bir açılım getiriyor. ‘Hüzünlü mağluplar’ın, pırıltısız hayatların peşine düşen Eriş, anlattıklarına çok yakışan yalın bir üslupla, ekonomik bir dille yazıyor. Süssüz; ama gözünü diktiği hayatların da süsü yok zaten.


A. Ömer Türkeş

Hürriyet Gazetesi


Mahir Ünsal Eriş, 1980 Çanakkale doğumlu. Trakya Üniversitesi Grafik bölümü ve Ankara Üniversitesi Arkeoloji bölümünde lisans eğitimini tamamladı. Öykülerini topladığı ‘Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde...’ adlı ilk kitabı 2012’de yayımlandı. 2013’te çıkan ‘Olduğu Kadar Güzeldik’ adlı öykü kitabı 60. Sait Faik Hikâye Armağanı’na layık görüldü. Hikâyeciliğini ‘Benim Adım Feridun’ (İletişim, 2015), ‘Sarıyaz’ (Can, 2019) ve ‘Kara Yarısı’ (Can, 2019) ile sürdüren Eriş, ilk romanı ‘Dünya Bu Kadar’ı 2015’te yayımlamıştı. Yazarlığının yanı sıra çevirmenlik de yapan Eriş, çok sayıda kitap, makale ve öyküyü dilimize kazandırdı. SACİDE’NİN ÇİLESİ


‘Öbürküler’de 60’lı yıllarda Niğde’den kalkıp İstanbul’a taşınan bir ailenin başından geçen ‘uğursuz’ olaylara tanık olmuştuk. Beşiktaş’taki Sümerbank mağazasına müdür yardımcısı olarak atanan Fahrettin Bey ve ailesi, zorlu bir otobüs yolculuğuyla Arnavutköy’deki yeni evlerine ulaşmışlar ama huzura kavuşamamışlardı. Zira komşuların söylediğine göre ‘öbürküler’, yani tekinsiz varlıklar dadanmıştı eve. Bir süre sonra aile fertlerinin yakın temas sağladığı bu varlıklar aileyi apar topar Niğde’ye kaçıracaktı. İşte o ailenin ortanca çocuğuydu Sacide, ‘Diğerleri’nde üniversite çağındaki bir genç kız kimliği ile çıkıyor karşımıza. 70’li yıllardayız. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okuyan Sacide, tıpta okuyan arkadaşı Cahide ile birlikte “Yurtlarda faşistlere yem olmamak için” bir ev kiralamak peşinde. Araya bir başka arkadaşlarının da girmesiyle uygun bir pansiyon buluyorlar: “Mermer merdivenlerinde dikildikleri bina, eskinin zengin, mutlu ve şatafatlı günlerini gıcırdayan iskeletinde gençlik anıları diye saklayan bir ahşap kâşaneydi. Şimdiki haliyle soba başında dizlerini ovalayarak inleyen bir haminneyi hatırlatsa da gençliğinde çok canlar yaktığı, güzelliği ve asaletiyle çok parmaklar ısırttığı belliydi. (...) Bitişiğindeki binalar çekiliverse yıkılacakmış gibi yorgun görünen harabezar, kararmış tahtaları, hafif eğilmiş karkası ve yan komşularıyla iki yandan koluna girilmiş bir acuzeye benziyordu.” Ev sahibesi Madam Hayganuş’un yatalak annesi ve emekli mütercim babası Artin Boğosyan Bey ile yaşadığı bu evde Sacide, daha ilk gecede duyduğu tuhaf seslerin etkisiyle çocukluğunda İstanbul’a geldikleri zaman kaldıkları o korku ve dehşetle dolu konağı, orada canlı canlı gördüğü karakoncolosu hatırlayacaktır. Önceleri önemsemez. Ancak Sacide’ye her gün sokakta eşlik eden ama aşkını dile getiremeyen Kamuran’ın sokak ortasında vurulmasıyla psikolojisi altüst olur. Evden dışarıya çıkmayan Sacide, aklı fikri başka gezegenlerde yaşayan ‘diğerlerine’ takılı Artin Bey’le arkadaşlığı ilerlettikçe daha da kötüleşir. ‘Diğerleri’nin ileri teknolojisinin Kamuran’ı dirilteceğine inanmaya başlar. Oysa gerçek hayatta büyük bir tehlike yaklaşmaktadır. Artin Bey’in ‘diğerleri’nden birini Sacide ile tanıştıracağı gece, kızların silah sakladığı ihbarını alan polisler eve baskın düzenlerler: “Aşağıda patırtılarla binaya doluşan polisler, buyurgan bağırtılarla oradan oraya seğirtiyor; Sacide’nin çığlığıyla korkup telaşa kapılan varlık küçücük odanın içinde tuhaf homurtular, inlemeler çıkartarak vahşi bir hayvan gibi kontrolsüzce koşuşturuyordu. (...) Odanın içindeki bu şey Sacide’nin ödünü kopardığı kadar vardı hakikaten de. (...) Göğsü dar, karnı şişkin ve çıkıktı. Yüzü o kadar ufacıktı ki o balon gibi başına sonradan yapıştırılmış bir maske gibi duruyordu. Perdahlanıp cila vurulmuş gibi ışıl ışıl parlayan saçsız kafatasından mavi mavi damarları seçilebiliyordu. Konuşamıyor, yalnızca ürkütücü bir inleme ve homurtuyla kendini oradan oraya atmayı biliyordu...” KORKUNUN KAYNAKLARI Korkuların kaynağının ‘korku mistisizmi’ne, kötülük ve şeytan kültüne bağlanması doğru bir tespittir. Ancak oradan hareketle korku edebiyatının Batı’ya özgü olduğu genellemesi yapılması yüzyıllara yayılan kültürel karşılaşmaları ve Doğu’nun kendine özgü korku imgelerini ihmal etmek anlamına gelir. Nitekim sinema, edebiyat ve çizgi romanların etkisiyle korku türünün bütün ‘kahramanları’ -vampirler, hayaletler, kurt adamlar- Türkiye’ye ithal edilmiş, benimsenmiş ve deyim yerindeyse yerlileştirilmiştir. Buna karşılık korku türünde yazılmış roman ve çekilmiş sinema filmi sayısı azdır. Korku türünün güdüklüğü üzerine edebiyat dışı pek çok neden sıralanabilir, ama konumuz roman olduğuna göre, “Bu tarz metinlerin gerçeklikten kopukluğu” tespiti, bana anlamlı geliyor. Öyle ya, romanın Osmanlı’ya ithali bile hurafelerden kurtulmak arzusu değil miydi? Oysa -popüler metinleri bir kenara bıraktığımızda- korku türünün gerçeklikten kopukluğu mesnetsiz bir iddiadır. Düş ve fantezilerimizin ya da korku ve gerilimlerimizin insana ve topluma dair gerçeklikler olduğunu, korku edebiyatının tarihinin -tıpkı polisiyelerin tarihi gibi- kapitalizmin gelişme evreleriyle birlikte ele alınabileceğini vurgulamak gerekir. Böyle bir bakış açısından yola çıkıldığında, korkunun bütün o mistik ve fantastik unsurları gerçek maddi görünüşlerini kazanırlar. Çağdaş gerilim ve korku edebiyatında öne çıkan tam da budur; korkulan bilinmeyendir, ‘öteki’lerdir. Bu metinler muhafazakâr toplumların değişime karşı hoşnutsuzluğu, toplumun kendisi gibi olmayan ‘ötekiler’e karşı korku ile karışık nefreti, ailenin ve dinin değer yitiminin yarattığı endişeler üzerinden yükselirler. Mahir Ünsal Eriş’in ‘Öbürküler’ ve ‘Diğerleri’ romanlarının isimleri bile tam da bunu işaret ediyor; bizim gibi olmayanları, yani ötekileri... Ana hikâye boyunca korku ve gerilimi yükselten bilinmeyen varlıklar ve bu varlıklar etrafında üretilmiş hurafeler... Hurafeyi sadece cinler, periler için değil uzaylılar için de kullanıyorum. Eriş, toplum içinde çok yaygın olan hurafeleri kullanırken Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın yolunu izlemiş. Her iki romanın sonunda da görünenin altındaki gerçeklik açığa çıkıyor ve gerilimin ardından kahkahada değil ama tebessümde karşılığını bulan bir rahatlama anı yaşanıyor. Eklemek gerekir ki Eriş’in asıl amacı bir tür romanı yazmak, okuyucuyu ürpertmek değil. Bunlar okumayı çekici kılan unsurlar. Eriş, bir dönemi, o dönemin insanlarını ve atmosferini açığa çıkarmak için yararlanmış hurafelerden. ‘Öbürküler’de ailenin İstanbul yolculuğuyla başlayıp mahalleye, eski eve, insan tiplerine kadar genişleyen güçlü tasvirler zaten yeterince gerilimli bir hava katıyor hikâyeye. ‘Diğerleri’ndeki siyasi atmosfer, uzaylıların varlığından belki de daha ürkütücü... Söz konusu atmosfere M.K. Perker’in illüstrasyonlarının katkısını da ihmal etmeyelim. Mahir Ünsal Eriş’in öykülerinde sokağa, garibanlara, ‘hüzünlü mağluplar’a, pırıltısız hayatlara baktığını, bir daha asla geri gelmeyecek bir çocukluğun peşine düşmüş insanları canlandırdığını söylemiştim. Romanlarındaki insanlar da öyle. Ve anlattıklarına çok yakışan yalın bir üslupla, ekonomik bir dille yazıyor. Süssüz; ama gözünü diktiği hayatların da süsü yok zaten. Eriş de ayrıntılarla, gözlemlerle, seslerle, gürültülerle süslüyor metinlerini...

Derin Bakış

mirkitap.com - Alışveriş, Kitap Kültür

Akyol mah. Atatürk Bul. No: 111/B Şahinbey - Gaziantep