top of page

Kitapların Esareti

Dünyada kişi kendi hapishanesinin felsefesini ancak kitaplarla inşa eder ve mağaradaki gölgeleri hakikat zannetmeye başlar. Çünkü duyu organlarıyla elde ettiğimiz bilgilerle kendimize hapishane inşa etmemiz mümkün olamaz. Duyu organlarıyla elde ettiğimiz bilgiler anlık bilgilerdir ve bu anlık bilgiler “akli gerekçeler” uydurulmadıkça insanın özgürlüğüne set vuramaz. Mesela paraya tapan bir kimse, paranın kendisini ebedi kılacağı yanılsamasıyla ancak paraya tapmaya başlar.


Akıl En Büyük Peygamberdir
Kitap Esareti

Dünyaya ait olan ne varsa biteviye değişim ve dönüşüm içerisinde olduğundan zemin ayaklarımızın altından kayar. Gerçi âlemin raksı, ilk etapta “özgürlük” hissi uyandırsa da hemen ardından şaşkınlık, korku ve dağınıklık bu dansa eşlik eder. Bu serüvenin sonunun “ölümle” nihayete erecek olduğunu bilmemiz de “hayalen” dahi olsa tutunacak bir kulp arayışına vesile olur. Esasen insana verilen akıl, istikrar arayışından kaçışı da imkânsız kılar. Sözcüklerde “bağlamak” manasına gelen akıl, bir şeylere ebediyyen bağlanmak ister; kopmaz bağlar arar. Çılgın dalgalar arasında denize düşen elbette yılana da sarılabilir ama kendisini fırtınalardan kurtaracak hakiki bir ipe de tutunabilir. Herhangi bir kulpa sarılmayan, oradan oraya savrulan, sorumluluk kavramından bihaber kimselere tüm insanlar “serseri” sıfatını verir. “Bir baltaya sap olmak” arzusu tüm insanların kaçamayacağı bir arayıştır. İşte tam da bu noktada insan, şamata içerisinde nefes almak, zamanı durdurmak, hayatına istikrar ve istikamet katmak için kitaplara sarılır. Eğitim ve kitap kavramlarının insan hayatındaki önemi de bu arayışın kaçınılmazlığından kaynaklanır.



Köklü değişimlerin, siyasal devrimlerin, sosyal alt üst oluşların, iktisadi sıçrayışların kökeninde kitapların gücünü görmemek na mümkün. Ve yine ülkeyi kan gölüne döndüren devrimlerin, iktidarları deviren değişimlerin hüsranla sonuçlanmasının nedeninin de kitaplar olduğunu görmemek mümkün değil. Her şeyin art arda geldiği, gecenin gündüzü, gündüzün geceyi takip ettiği “mümkünler” âleminde kitaplar, zorunluklar duvarları inşa ettiğini, bu hapishaneden aleme nizam vermeye çalışanların hüsranları yazmıştır tarihi. Yalandan imal edilen kerpiçlerle inşa edilen bu hapishaneden çıkmak da zannedildiğinin aksine oldukça zordur.



“Bir mağara düşün dostum. Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yeraltı mağarası. İnsanlar düşün bu mağarada. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil. Yalnız karşılarını görüyorlar, ışık arkalarından geliyor. Uzaktan, tepede yakılan bir ateşten. Ateşle aralarında bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar. Göz bağıcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklalarını sergilerler, öyle bir duvar işte... Ve insanlar düşün, ellerinde eşyalar: Tahtadan, taştan insan veya hayvan heykelcikleri, boy boy, biçim biçim. İnsanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konuşarak, kimi susarak. Garib bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garib, doğru. Ömür boyu başlarını çeviremeyecek; kendilerini de, arkadaşlarını da, arkalarından geçen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. Şimdi de mağaranın yankılandığını düşün. Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? Kısaca, onlar için tek gerçek var: Gölgeler. Tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık. Ne olurdu dersin, anlatayım. Ayağa kalkmağa, başını çevirmeğe, yürümeğe ve ışığa bakmağa zorlanan esir, bunları yaparken acı duyardı. Gözleri kamaşır, gölgelerini görmeğe alıştığı cisimleri tanıyamazdı. Biri, ona: “Ömür boyu gördüklerin hayâldi. Şimdi gerçekle karşı karşıyasın” diyecek olsa, sonra da eşyaları bir bir gösterse, “bunlar nedir” diye sorsa, şaşırıp kalır; mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden çok daha gerçek sanırdı. Bir de düşün ki tutsağı mağaradan çıkarıp dik bir patikadan güneşin aydınlattığı bölgelere sürükledik. Bağırdı, yanıp yakıldı, öfkelendi... Kulak asmadık. Gün ışığına yaklaştıkça gözleri daha çok kamaştı. Hiç birini seçemez oldu gerçek nesnelerin. Sonra, yavaş yavaş alıştı aydınlığa. Önce gölgeleri fark etti, arkasından insanların ve cisimlerin suya vuran akislerini. Akşam olunca göğe çevirdi bakışlarını, ayı gördü, yıldızları gördü. Zamanla güneşin sulardaki aksine bakabildi. Nihâyet gökteki güneşe çevirdi gözlerini. Ve düşünmeğe başladı. Ona öyle geldi ki mevsimleri de, yılları da güneş yaratıyor, görünen dünyanın yöneticisi o. Esirlerin mağarada gördükleri ne varsa onun eseri. Ve eski günlerini hatırladı. Ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği. Mutluydu şimdi, mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. Eski hayâtına, eski vehimlerine dönmeme Adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. Karanlığa kolay kolay alışabilir mi? Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler: “Sert dışarıda gözlerini kaybetmişsin, arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkmağa zorlayacakların vay hâline.” İşte böyle aziz dostum. Sana anlattığım hikâye kendi hâlimizin tasviridir. Yer altındaki mağara: Görünürler dünyası. Yücelere çıkan tutsak, meseller (idea'lar) âlemine yükselen ruh.” ( Eflâtun; Devlet)


Dünyada kişi kendi hapishanesinin felsefesini ancak kitaplarla inşa eder ve mağaradaki gölgeleri hakikat zannetmeye başlar. Çünkü duyu organlarıyla elde ettiğimiz bilgilerle kendimize hapishane inşa etmemiz mümkün olamaz. Duyu organlarıyla elde ettiğimiz bilgiler anlık bilgilerdir ve bu anlık bilgiler “akli gerekçeler” uydurulmadıkça insanın özgürlüğüne set vuramaz. Mesela paraya tapan bir kimse, paranın kendisini ebedi kılacağı yanılsamasıyla ancak paraya tapmaya başlar.


xxx


Şimdi…


Şimdi rahat oturun ve gözlerinizi kapatın. Yolculuğa çıkıyoruz.


Kapatın gözlerinizi ve hayallerinizle bir dünya inşa edin; gerçek dünyaya benzer.


Deniz’i, Güneş’i, Ay’ı, ağaçları, bulutları, yıldızları, dağları, evleri, hayvanları, bitkileri olan dahası tıpkı burada olduğu gibi gece ve gündüzün yaşandığı “Hayal-i Dünyayı” inşa edin. Hayal gücünüzle hayal dünyasını inşa edin.


Hayal gücü; zihinsel görüntüler oluşturabilme veya birinin zihninin içinde kendiliğinden görüntüler oluşturabilme gücüne verilen isim. “Hayal gücü, ne ilahi bir armağandır” dediğinde Goethe haklıydı biliyor musunuz? Çünkü hayal; gerek deneyimlere anlam vermeye gerekse de bilgiyi anlamaya katkıda bulunur; insanların dünyaya “anlam” vermelerine imkân sağlar. Sözlüklerde şöyle tarif edilir, hayal:


“Zihnin düş gücü, muhayyile. Geçmiş yaşantılara özgü öğelerle şimdiki yaşantı arasında bağ kurma gücü. Bir nesneyi, o nesne karşımızda olmaksızın tasarımlama yeteneği.” Kısaca fikirler ve zihinsel görüntüler oluşturabilme eylemi, hayal. Bir nevi zihnin gözüdür, hayal.


Bu ön bilgilerden sonra tekrar yolculuğumuza çıkalım. “Yolcu, yolunda gerek.” Ne demiştik:

Kapatın gözlerinizi ve hayallerinizle bir dünya inşa edin; gerçek dünyaya benzer.


Deniz’i, Güneş’i, Ay’ı, ağaçları, bulutları, yıldızları, dağları, evleri, hayvanları, bitkileri olan dahası tıpkı burada olduğu gibi gece ve gündüzün yaşandığı “Hayal-i Dünyayı” inşa edin. Hayal gücünüzle hayal dünyasını inşa edin.


Lakin dikkat. Hayalinizde kurduğunuz dünyada da işler burada olduğu gibi sebep sonuç ilişkilerine göre yürüsün.


Gerçi gerçek “gözle” görebilsek muhteşem bir âlemde yaşıyoruz zaten. Sihre ihtiyaç yok, sihir gibi hayatın içindeyiz. Ateş ile patlayıcı maddenin birleşiminden “su” oluyor ve bu su ile susuzluğumuzu gideriyor, yaşama imkânı elde ediyoruz.


“Hayal-i Dünya’da” da kendi halinde yaşayan, yaşamaya çalışan, seven, sevilen, umutları olan, korkulara duçar, ihtiyaçları, hırsları, aşkları, emelleri olan insanlar olsun; herkes gibi, hepimiz gibi. Ve şimdi projektörleri yaklaştıralım biraz, onlara.


“Hayal-i Dünya’nın” içindeyiz.

İşte şuradaki insancık… Kulak kabartalım ona. Zaten; “kendi başıma varım ve varlığımı kimseye muhtaç değilim” diye nara atıyor.


“Hayal-i Dünyayı” inşa eden sana karşı fütursuz; meydan okuyor, esiyor, gürlüyor. Gülüp geçmek istiyorsun, çünkü bu açık hezeyan. Sarhoş narası atan bu beyinsizi bir kerede yok edersin ama o, bunun farkında bile değil.


“Görmediğime inanmam” diyor ama neyi görüyor ki, gördükleri ne ki? Kendi hayalinin içinde “seni” reddeden insanın varlığı ne kadar komik? İçinde bulunduğu mekânı ve anı “mutlaklaştıran” insansının hali ne kadar acınası?


“Hayal-i Dünyanın” içinde kendine, kendi kendine “kurgu” icat etmiş, onunla böbürleniyor sersem. Hakikat diye bir derdi olsaydı, hakikati arasaydı, hakikat namına ciddi olsaydı “hakikati” içeride kendisi gibi olanlarda değil, dışarıda dolaysıyla görünende değil, görünmeyende arardı. Bu yüzden ciddi değil, hayal-i dünyada seni inkâr eden. Evet, ciddi olsaydı “neden” sorularını “es” geçmezdi. Benim hayalimde, senin hayalinde “beni”, “seni” inkâr etmek ilginç, matrak bir duygu ama aptalca.


İçinde yaşadığım dünyadaki “ateistler” aklıma geliyor hemen. Ateistler de ne kadar zavallı bir düşün. Benim “hayal-i dünyadaki” insanlardan bile ahmak. Onlardan bile sefil. Çünkü… Haydi, “hayal-i dünyanın” içindekiler “hayalin” içinde ya bunlar gerçeğin içinde hakikati inkâr ediyor. Ayakları altındaki yer, başları üstündeki gök sallandığı zaman yaratıcıya sığınıyorlar ama. Zira dünyaları kurgu, yapay, profan.


İşte şunlar… Bunlar daha garip ve belki daha “deli.”


Koyu inkârdan bile akılsızca bir yola sapmışlar. Onlar varlıklarını “Hayal-i Dünyanın”, Güneş’ine, Ay’ına, taşına toprağına borçlu olduklarını iddia ediyor. Güneş olmazsa ısınamazlar, Güneş’in ışıkları da olmazsa göremezler zannediyorlar ya ondan. Taşa toprağa da mukaddeslik zırhı geçirmişler… Heykellerinin önünde saygı duruşundalar… Güneş’in, Ay’ın ve taşın önünde çeşit çeşit komik hareketler yapıyorlar. Şaklabanlık bu. Oysa…


Oysa “Hayal-i Dünyanın” varlarının hepsi “hayal”. Bunların kendi başlarına, kendine mahsus gücü olsaydı müstakil bir varlıklarının olması icap ederdi. Şuurları bile yok. “Ben” nasıl tasarlamışsam öyleler. Ve… Ve Güneş’in varlığı ile beraber Güneş’ten çıkan ışığı hatta ısıyı bile ben tasarladım. “Hayal-i Dünya”nın sebeplerini de sonuçlarını da “ben” tasarlamama rağmen “benim” sebeplerimi mutlaklaştırmaları çok garip. Çok garip ve ahmakça.


Dünyada sebepleri putlaştıranlar bunlardan da ahmak. Zira benim hayalimdeki “sebepler” en nihayetinde izafi. Ama gerçek dünyadaki gerçek. Gerçek olduğu için sebebe muhtaç olmayan bir sebebe muhtaç hepsi. Yoksa sebepler zinciri geriye doğru sonsuza kadar gider ve hiçbir sebep ortaya çıkmazdı.


Geçiyorum onları…


İlerliyorum.


Geldim başkalarının yanına…


“Hayal-i Dünya”da kendi kendilerine “kurtarıcı” ideoloji inşa edenlerin yanına… Kendi “dünyalarını” kurmuşlar, “hayal-i dünyanın” içinde. İdeolojilerine tıpkı dünyada olduğu gibi “Demokrasi, Laiklik, Hümanizm, Komünizm, Kapitalizm, Milliyetçilik, Kemalizm” gibi isimler vermişler. Hepsinin ortak noktası “Hayal-i Dünyanın” içindeki bazı şeylerin “sırlarını” bilimle çözme iddiası. Bu iddiadan sonra “her şeyde söz hakkı” olduklarını savunuyorlar.


Hiçbir şeyi bilmemelerine rağmen “yüzeysel bir ilimle” her şeyin son hükmünü onlar koyacaklarmış. Oysa biraz sonra ya gözümü açıp “gerçek dünyaya döneceğim” ya da “uyuyacağım” işte o zaman, “Hayal-i Dünya” ve “Hayal-i Dünyanın” içindeki her şey yok olup gidecek. Demokratların, laiklerin ve diğerlerinin kendi kendilerine kurguladıkları “dünyaları” başlarına yıkılacak yani.


Biraz akıl olsaydı, “yok olmamanın” hesabını yapar ve bu hesabın arayışına girerlerdi. Ama onlar; “Hayal-i Dünyanın” sahibi olduklarına “ciddi ciddi” inanıyorlar ve “kurgu dünyalarını” inşaya devam ediyorlar. Hırsla “kanun” yapıyorlar mesela. Kendi kanunlarını meclislerinde yine “kendileri” yapıyor, elleriyle oylamalara katılıp “bu yasaktır, bu serbesttir” deyip, “Hayal-i Dünyada” diğer insanlara tahakküm kurmanın hesap kitabı ile meşguller. Hâlbuki…


Bu “Hayal-i Dünyanın” sahibi benim. Bana rağmen hayallerimin üzerinde “tahakküm kurmaları” ne acayip? Ne kadar büyük arsızlık?


xxx


Hayallerden inşa edilen duyguların gerçek gibi işlem görmesini sağlayan kalemin gücüdür. Kalem çok zaman yalanlarla inşa ettiği sultanlığa hakikatin yanaşmasına dahi izin vermez.


New York Times Editörü Joan Simith İn, aynen şöyle demişti: “Ben gerçek düşüncelerimi bağlı olduğum gazeteye sokmamak için para alıyorum. Gazetecinin işi gerçeği yok etmek, açıkça yalan söylemek, saptırmak, kötülemek ve servet tanrısına yaltaklanmak ve günlük rızkını çıkarmak için ülkesini ve soyunu satmaktır. Bizler sahne arkasındaki zengin adamların köleleriyiz.” Tahmin edebileceğiniz gibi bu, Joan Simith İn’in son konuşması olmuştu. Çünkü işten atılmıştı.


Kalem, kılıçtan keskindir çünkü kılıç, yazılı ve sözlü bir buyruğu yerine getirmek için kuşanılır. Ve ayrıca kalemle yenidünyalar kurar, yıkar ve yeniden yapabilirsiniz. Hiç olmayan bir dünya inşa edebilirsiniz: Ütopik Dünya. Ütopik, Yunanca bir kavram, U; Olmayan, Topik; yer kelimelerinin bileşiminden oluşan kavram. İşin ilginç yanı bu dünyaya inanan birçok insan da bulunur. İnsanoğlunun inanmayacağı şey var mıdır? Dalgacı Mahmutların peşinde insanlık: “İşim gücüm budur benim, gökyüzünü boyarım her sabah. Hepiniz uykudayken. Uyanır bakarsınız ki mavi. Deniz yırtılır kimi zaman, bilmezsiniz kim diker; ben dikerim. Dalga geçerim kimi zaman da, o da benim vazifem. Bir baş düşünürüm başımda, bir mide düşünürüm midemde, bir ayak düşünürüm ayağımda, ne halt edeceğimi bilemem.” Hatta ayaklar baş, başlar ayak olur, kalemle!..


İşveren yararına çalışan veya işverenin kendi yararlarını korumak için el altından kendi adamlarına kurdurduğu sendikaya “sarı sendika” denildiği gibi, medya sektöründe de sarı basın; küresel çetelere hizmet eden basını ifade eder. ABD’de basını yöneten sadece 3 şirkettir ve bu üç şirketin sahibi de ne ilginç, Yahudi’dir. Sarı Basın’ın özelliklerine gelince: Sıradan olayları sansasyonel bir şekilde sunmak, bol resim kullanmak, uydurma röportajlarla karşıdakinin söylediklerinden işine geleni almak, çift anlamlı kelimelerle izafi konuşmak, sözde bilimsellik sosunu kullanmak, bol renkli ilaveler vermek, düzenden muzdarip olanlara dramatik ve ajitasyona bulaşmış olarak yandaşlık yapmak, mümkün olduğu kadar çok ama arkası getirilmeyen haber sunmak, küresel çeteler adına savaş, iç savaş ve hükümet devirmek gibi işlere bulaşmak, aşağılık işleri (pop star vs gibi) parlatarak toplumun kalite anlayışını dumura uğratmak.


Sarı Basın; her doğan günle yeni bir dünya inşa eder; insanların neyi, nasıl düşüneceklerini belirler, sevgilerini ve nefretlerini kontrol eder. Kitle halktır; halk yaratılmış, sadece yaratılmış bu yaratığı (kitleyi) istediği gibi parmağında oynatır. Dün ak dediğine bugün kara demesinin bile bir önemi yok nasılsa kitle iletişim araçlarıyla dünü unuttur. Demokratik Toplumlarda kamuoyu, karşıda duran dağdır. Dağ; karşısına geçip bağıranın sesini yansıtır; onda duygu ve akıl yoktur sadece sesi yansıtır. Kitleden beklenen de aynen budur.


Dünyada dünyanın olmayan tek kitap vardır: Kur’an-ı Kerim. Kur’an-ı Kerim okumadan dünyanın içerisinde yer alan kitaplara kendinizi mahkum etmek zorunda kalır ve mümkünlerden zorunluluk hapishanesi inşa edersiniz ve bu hapishaneden asla kaçmanız mümkün olamaz.

Comentários


bottom of page