top of page

Kitap Okumanın Zararları (Giriş)

Temel bilgiler veya akli bilgilerin üzerine bina edilen bilgileri duyu organlarımız vesilesiyle ve haberler aracılığı ile elde ederiz. Bu bilgiler ise hiçbir durumda akla aykırı olamaz. “Her şeyin bir sebebi vardır” cümlesi akli (bedihi) bilgilerin temelini oluşturur. Zira her şeyin bir sebebi yoksa hiçbir şeyi öğrenmemizin anlamı olamaz. Bu durumda her şey dağınıktır ve hiçbir şey kesinlik arz etmeyeceğinden hiçbir şey öğrenemeyiz. Bedihi bilgiler olmadan bilgi teorisi en başından çöker ve cehalet mutlak manada esas olur.


Akıl En Büyük Peygamberdir
Kitap Okumanın Zararları

Elde ettiğimiz bilgileri temel bilgiler ve bu temel bilgilerin üzerine bina edilen bilgiler şeklinde ifade edebiliriz. Temel bilgilerin ilk özelliği bu bilginin “vehbi” olmasıdır. Yani bu bilgi çalışarak elde edilen bir bilgi değildir, kendiliğinden mükemmeldir. Ne kadar çalışırsanız çalışın bu bilginin, bu bilgiyi yanlışlayacak bir üst formu olamaz. Bu bilgi türünü “akli bilgi” veya “bedihi bilgi” şeklinde kavramlaştırmamız mümkündür. Bu bilgi kesin olarak doğrudur ve bu doğruluk hiçbir zeminde tartışılamaz. İşte bu yüzden akli bilgi, insana gönderilen Resul (Peygamber) olarak tanımlanmıştır. “Kim doğru yola gelirse sırf kendi iyiliği için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkâr başkasının günah yükünü çekmez. Biz Resul göndermedikçe, hiç kimseye azap edecek değiliz” (İsra Suresi: 15) ayetinde zikredilen “Resul” kelimesinin “akıl” olduğu söylenmiştir. İnsanın mükellef yani sorumlu olması onun akıllı bir varlık oluşuyla kayıtlıdır. Yeryüzündeki hiçbir hukuk sistemi “aklı olmayanı” sorumlu kabul etmemiştir. Dinler, kanunlar ve devletler ancak aklı olanın üzerine hükmedebilir.



Temel bilgiler veya akli bilgilerin üzerine bina edilen bilgileri duyu organlarımız vesilesiyle ve haberler aracılığı ile elde ederiz. Bu bilgiler ise hiçbir durumda akla aykırı olamaz. “Her şeyin bir sebebi vardır” cümlesi akli (bedihi) bilgilerin temelini oluşturur. Zira her şeyin bir sebebi yoksa hiçbir şeyi öğrenmemizin anlamı olamaz. Bu durumda her şey dağınıktır ve hiçbir şey kesinlik arz etmeyeceğinden hiçbir şey öğrenemeyiz. Bedihi bilgiler olmadan bilgi teorisi en başından çöker ve cehalet mutlak manada esas olur.



Akli bilgilerden birisi de 2x2=4 eşitliğidir ve bu bilgide asla; hiçbir durumda ezelde ve ebedde asla değişmez. Yaratıcı katında da yaratılanların arasında da bu bilgi aynıdır. Eğer değişmeyen ve asla değişmeyecek ve dahi mutlak doğru olan akli bilgiyi ihmal eder veya onu küçümserseniz öğrendiğiniz her bilgi, boşluğa savrulan bir toz zerresi (cehalet) olacaktır. Zira öğrendiğimiz her bilgi için “bu bilginin doğruluğunun kanıtı nedir?” sorusunu sorduğumuzda bu soruya cevap olarak temel, değişmeyen, doğruluğu tartışılmaz bir dayanak noktasından söz edemeyeceksek hiçbir bilgi, bilgi olma özelliği kazanamayacaktır. İşte bu yüzden “akli bilgi” zorunlukların bilgisi olarak tarif edilmiştir. Akıl ise “zorunlukların zorunlu, imkânsızların ise imkânsız olduğunu bilen tabi güç” olarak ifade edilir. Aklın bilgisi tabidir zira her şeyi bilen deli, hiçbir şeyi bilmeyen akıllı kimse olamayacağından aklın bilgisi vehbidir, kesindir ve değişmezlik özelliğine sahiptir.


Akli bilgiyi küçümsemek bizzat kendi benliğimizi kabul etmeme durumuna sürükler insanı. Zira kendi varlığımız bizim açımızdan zaruri bir bilgidir ve bu zarurete akıl ile ulaşırız. “Hiçbir şeyin var olmadığını düşünsek” bile nihayetinde “hiçbir şeyin olmadığını düşünen” bir akla sahibiz ve bu yüzden filozoflar, “düşünüyorum öyleyse varım” demiştir. Bu sebeple “bedihi” bilgileri kabul etmemek kendi varlığımızı, benliğimizi idrak etmemize set vuracak, zaman içinde kendi benliğimizden bile şüphe eder hale geleceğimizden bedihi bilgileri inkâr etmenin bizzat kendi yanımızda bile bir anlamı olmayacaktır. Bedihi bilgileri inkâr eden birisi ya delidir veya inatçı bir inkârcıdır.


Hiçbir bilgi geriye doğru sonsuza kadar sürecek bir doğrulama zincirini kabul edemez. Eğer böyle bir şey söz konusu olsa idi elimizdeki veya zihnimizde bulunan “şu an ki” bilginin oluşması mümkün olmayacaktı. Zira geriye doğru “sonsuz” ne kadar geriye giderseniz gidin hep sonsuz olmaya devam edecektir. Bu sebeple bedihi bilginin varlığı zaruret derecesinde gerçektir. Esasen akli bilgiyi kabul etmeyen veya akli bilginin doğruluğundan şüphe edenleri ya akılsız (deli) veya art niyetli olarak kabul etmemiz ayrı bir bedihi bilgidir. Aklından şüphe edenleri (akli bilgiyi küçümseyenleri) ciddiye alacak hiçbir sebep bulunmamaktadır. Bazı filozof geçinenlerin “aklı” eleştirileri asla dikkate alınamaz. Çünkü netice de aklı eleştirdiğini zanneden kimseler, yine aklı ile aklı eleştirdiklerini iddia etmektedirler. Asıl şaşırtıcı olan Kant gibi aklı eleştiren kimseleri ciddiye alan akıllı kimselerdir ki bu insanların içinde bulunduğu çelişkiyi ancak delilik kavramıyla ifade edebilirsiniz.


Kendi varlık bilgimiz bile bedihi bir bilgidir zira kendi varlığımızı ispat etmek için herhangi bir dayanak noktası edinmeyiz. Dolaysıyla bütün insanlar nazarında akli bilgi kesinlik arz eder. Aksi durumda bizzat kendi benliğimizi bile test etmemiz gerekecek ve bu test, sonsuza kadar sürecek zincir testine ihtiyaç duyacaktı. Bu durumda tabi olarak hem hiçbir bilgiye sahip olamayacağız hem de bizzat kendi benliğimizi dahi kabul etmememiz gerekecekti. İşte tüm bu sebeplerden dolayı temel bilgiler (akli bilgi) kesin olarak doğru olarak kabul edilir ve bu bilgilere bedihi bilgiler deriz.


Aklın bilgisinin kesin olması aklın tarifiyle alakalıdır. Akıl, zorunlukların zorunlu, imkânsızların imkânsız olduğunu bilen tabi güç olarak tarif edilmiştir. Zorunluluk ve imkânsızlık kavramları tabi olarak kendi içerisinde kesinlik arz eder. Eğer kesinlik arz etmese idi zorunluluk ve imkânsızlık kavramından bahsetmemiz mümkün olmazdı. Buradaki “mümkün olmazdı” cümlemiz bile bir zorunluluk ilkesine dayandığından akli bilginin kesinlik arz edeceği herkes tarafından malumdur. Zorunluluk ve imkânsız tabirleri iki ayrı uçtur ve bu arada kalan bütün bilgiler, bu zorunluluk üzerine bina edilir. Hukuk sistemleri akıllı insanı muhatap alır ve hükümlerini zorunluluk (emir) veya imkânsızlık (yasak) üzerine bina eder. Zorunluluk ve imkânsızlık duvarını aştığınız takdirde artık her şey mümkün ve her şey aynı zamanda imkânsız veya zorunlu olur. Yine zorunluluk duvarını aşmaya çalıştığınız an, bir anafora kapılırsınız ve öğrendiğiniz her bilgi dipsiz bir kuyuya dönüşür; oradan oraya savrulursunuz.

Yeryüzündeki hiçbir bilgi, kitap veya eğitim akli bilgiye zıt olamaz. Madem akli bilgi, zorunlukların zorunlu, imkânsızların ise imkânsız olduğunu bilmektir öyleyse insan, bu ikisi arasında yer alan; sürekli değişim içerisinde olan, varlık ve yokluk sarkacında yer alan yeryüzü ve gökyüzündeki gördüğü ve görmediği her şeye teorik olarak egemendir. Hiçbiri karşısında aklı başında olduğu sürece asla aklen boyun eğmez. Çünkü yerde ve gökte hiçbir şey ne zorunludur ne de imkânsızdır. Dolaysıyla mümkünlerin bilgilerine dayalı eğitim sistemleri veya kitaplar insanın benliğini ele geçirmek üzere bina edilemez. Buna rağmen günümüzde insandaki akli ihtişama rağmen çevre şartları ve eğitim ile insan küçümsenmeye çalışılır ve insanın devletler, okullar ve kitaplar karşısında kendisini zavallı olarak görmesi bilinçli olarak istenmektedir.


Modern eğitim sisteminin arızaları sebebiyle insanların geneli kitap okumakla veya eğitim yoluyla her şeyin değişeceğine dair tehlikeli ve yanlış bir yargının içerisindedir. Çünkü eğitim ile her şey düzelecekse yine aynı eğitimle her şeyi bozmak da mümkündür. Dolaysıyla zorunluluk ve imkânsızları doğal olarak bilen akla dayanmayan her bilgi, eğitim, kitap hiçbir şeyi düzeltemezler ve hiçbir şeyi bozamazlar. Eğitim kalıcı olarak bir ıslah ve düzelme vesilesi olamaz. Zaten eğitime bu bakış açısı bile insanı ve insan aklını küçümsemeyi içerisinde barındırır. İnsan bu arenada o kadar küçümsenmekte ve eğitim ve kitap okumaya öyle kutsal bir misyon yüklenmektedir ki, kitapların ve eğitim kurumlarının zorunlulukları ve imkansızları bile delebileceğine dair “delice” bir inanç insanlar arasında yayılmaya başlanmıştır. Kitaplara adeta “yeni insan” yaratma misyonu verilmektedir. Aslında kula kulluk dediğimiz olguda burada başlamaktadır. Pratik bir örnek verelim.


Bir insanın “Kürt” olarak dünyaya geldiğini düşünelim. Normal şartlar altında Kürt anne ve babadan doğan bir kimsenin ölene kadar kendisini “Kürt” olarak tanımlaması ve kendisini geliştirecek eğitim sisteminin de “anadili” ile olması beklenir. Doğal olan budur. Lakin eğitim sistemi ve devletlerin her şeyin hatta insanın üstünde değerlendirildiği toplumlarda bu durumun aksi bile doğal kabul edilebilmektedir. Kitapların ve eğitimin her şeyin üstünde tutulduğu ve akli bilgilerin reddedildiği bir toplumda “Kürt” olarak doğan bir kimsenin kendisini eğitim ve kitaplarla “Türk” olarak kabul etmesi pekâlâ doğal kabul edilebilmektedir. Kitapların ve eğitimin her şeyi değiştirebileceğine inanılan bir toplumda hiçbir değerin kalıcı olarak muhafazası silahların gölgesinde bile mümkün olamaz. Çünkü akli bilgilerin küçümsendiği bir toplumda “delilik” resmi ideoloji haline gelir ve toplum “barış süreçleri” ve “terörle mücadele” konseptleri arasında gelgitler yaşar ve “her an her şey olabilir” psikolojisine kapılır. Esasen eğitim ve kitapların akli bilgileri bile değiştirebileceğine inanılan toplumlarda eğitim sistemi özgürlüğün değil kölelik ve esaretin teminatı haline gelirler. İnsanların “varlıkları” tahayyül edilen “Türk Varlığına” kolayca feda edilebilir. Hayaller, gerçeklerin ve hakikatin yerine geçer. Akli bilgiden yoksun bir bilginin bir değerinden bahsedecek olacaksak öğretmenler ve kitaplar sadece bir öğretim aracı değil bundan çok çok öte tanrılarımız olacaktır. İşte bu sebeple günümüzde devletler sadece bir devlet işlevi görmemekte aynı zamanda bizim tanrımız gibi işlev görmek istemektedir.


Kitaplar her şeyimizi teslim edeceğimiz araçlar değildir. Yapısal olarak kitaplar akli bilgilerin üzerine bina edeceğimiz yol gösterici kılavuzlardır. Saf şifa olan ve hakikatin ifadesi Kur’an-ı Kerim okumaya başlamadan önce “şeytandan” Allah’a sığınırız. Ayette şöyle buyrulur: “Kur’an okuyacağın zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.” (Nahl Suresi: 98)İnsanları yaratan Allah’ın kitabını okumadan önce “şeytandan” Allah’a sığınmanın dikkat çektiği en önemli noktalardan birisi kitapların insanları “kökten” dönüştürme konusundaki gücüdür. Kitaplar, geçmişten bahseder, şimdiki hali anlatır ve geleceği şekillendirir. “Dünyayı kitaplar yönetir” zira savaşlar bile sözlü veya yazılı bir buyruğun hayata geçirilmesi için yapılır. Kitaplara akli kaideleri bile değiştirebilme gücü verildiği an, insanın insanlıktan çıkması bile mümkündür.


Günümüzde her saçmalığı “kitap” adı altında piyasaya sürmek ve bu saçmalıkları “kutsal” kılıfı ile pazarlamak mümkün hale gelmiştir. Ulus Devletlerin saçma sapan kuralları “Anayasa” kitapçığı haline getirilerek kutsal bir forma sokulmakta ve bu kitaplar masaya fırlatıldıklarında ülkelerin alt üst olmasına bile vesile olabilmektedir. Kutsal farz edilen bu kitapçıkları değiştirmeye veya ortadan kaldırmaya çalışmak affedilmez bir suç olarak kabul edilmektedir.

Bu kitapta, kitap okumanın zararlarına ciddi ciddi değindik. “Ciddi ciddi” lafzını kullanmamızın sebebi birçok okuyucunun, “kitap okumanın zararlarından” bahsedildiğinde “kitap okumamanın zararlarını” anlamasıdır. Zaten özellikle sosyal medyada kitap okumanın zararları başlığı ile açılan sohbetlerde genelde “kitap okumamanın” zararlarına değinilir. Oysa bu kitapta gerçekten de kitap okumanın zararlarından bahsettim ve bu konuda kitaplara da bir acımamız olmadı. Bu kitapta kitap okumanın zararlarını gündeme getirmek bir paradoks gibi görünse de kitap okumanın zararlarını anlatacak en iyi yer yine kitaptır. Ayrıca kitap okumanın zararlarını bilmeden kitaplardan yararlanmakta mümkün değildir. O sebeple kitap okumaya başlamadan önce kitap okumanın zararlarını gündeme getirmek sağlıklı bir kitap okumanın ilk adımıdır. Kaldı ki insan eliyle yazılmış hiçbir kitap bizim efendimiz değildir. Kölelikten kurtulmak için kitaplardan kurtulmak ilk adımdır.

Comments


bottom of page