top of page

KİTAPLARIN YOZlAŞTIRDIĞI BİR VASATTA KÜÇÜK BİR NEFES: KÜÇÜK PRENS

Ülkeyi yönetenlerin tamamını okumuş insanlardır ve üstü makamlarda yer alanların hemen hemen tamamı “çok iyi eğitim” almış insanlardan oluşur. Meselenin “okuma” meselesi olmadığı ve “balığın baştan koktuğu” itina ile gizlenir. Kaldı ki yeryüzündeki tüm otoriteler “okumaya” özel önem verirler. Türkiye’de 22 yıldır kesintisiz iktidar olan ve ülkenin hiçbir temel meselesini çözememiş olan AKP, 12 yıllık zorunlu eğitim uygulamasını hayata geçirmekle övünmekle yetinmemekte ayrıca “anaokulunu” da zorunlu yapma çalışmaları yapmaktadır.


Akıl En Büyük Peygamberdir
KİTAPLARIN YOZlAŞTIRDIĞI BİR VASATTA KÜÇÜK BİR NEFES: KÜÇÜK PRENS

Toplumsal çürümenin zirve yaptığı dönemlerde gidişattan memnun olmadığını ifade eden birçok kimse “eğitim sisteminin” bozukluğundan ve insanların “okumamasından” dem vurur. Oysa toplumsal çürümenin egemen olduğu ülkelerin tamamında insan öğütme mekanizması işlevi gören “zorunlu eğitim” kurumları mevcuttur. Ülkeyi yönetenlerin tamamını okumuş insanlardır ve üstü makamlarda yer alanların hemen hemen tamamı “çok iyi eğitim” almış insanlardan oluşur. Meselenin “okuma” meselesi olmadığı ve “balığın baştan koktuğu” itina ile gizlenir. Kaldı ki yeryüzündeki tüm otoriteler “okumaya” özel önem verirler. Türkiye’de 22 yıldır kesintisiz iktidar olan ve ülkenin hiçbir temel meselesini çözememiş olan AKP, 12 yıllık zorunlu eğitim uygulamasını hayata geçirmekle övünmekle yetinmemekte ayrıca “anaokulunu” da zorunlu yapma çalışmaları yapmaktadır.



İngiliz Yazar Gilbert K. Chersterton “Sapkınlar “ isimli eserinde Türkiye gibi cehaletin okumakla tahsil edilen ülkelerin sorunların temeline inmekten kaçışını şu çarpıcı cümlelerle ifade ediyor:

Popüler modern ifadelerin ve ideallerin her biri, neyin iyi olduğu sorunundan kaçınmak için bir kaçıştır. “Özgürlük” hakkında konuşmayı seviyoruz, bu neyin iyi olduğunu tartışmaktan kaçınmak için bir kaçamaktır. “İlerleme” hakkında konuşmayı seviyoruz, bu neyin iyi olduğunu tartışmaktan kaçınmaktır. “Eğitimden” bahsetmekten hoşlanıyoruz; bu neyin iyi olduğunu tartışmaktan kaçınmaktır. Modern insan, “Tüm bu keyfi standartları bırakıp özgürlüğü kucaklayalım” diyor. Bu, mantıksal olarak şöyle ifade edilir: “Neyin iyi olduğuna karar vermeyelim, ama karar vermenin iyi olduğunu düşünelim.” “Eski ahlaki formüllerden uzaklaşın; ben ilerlemekten yanayım” diyor. Mantıksal olarak ifade edilen bu, “İyi olana karar vermeliyim ama daha fazlasını alıp almadığımızı kararlaştıralım” anlamına gelir. Diyor ki, “Irkın umutları ne din ne de ahlakta dostum, eğitimde.” Açıkça bu, “Neyin iyi olduğuna karar veremeyiz, ama çocuklarımıza verelim anlamını taşır.”



“Ama yine de bazı insanlar var – ve ben onlardan biriyim- bir insanla ilgili en pratik ve önemli şeyin hala onun evren görüşü olduğunu düşünüyorlar. Kiracı almayı düşünen bir ev sahibi için kiracının gelirini bilmesi gerektiğini düşünürüz ancak hala onun felsefesini bilmek önemli. Düşmanla savaşacak bir general için düşmanın sayısını bilmesinin iyi olduğunu düşünürüz ancak hala düşmanın felsefesini bilmek daha önemli. Sorunun kozmos teorisinin meseleleri etkileyip etkilemediği değil, uzun vadede bir şeyin onları etkileyip etkilemeyeceği olduğunu düşünüyoruz. On beşinci yüzyılda insanlar, ahlaksız bir tavır vaaz ettiği için bir adamı çapraz sorguya çekti ve işkence etti; on dokuzuncu yüzyılda Oscar Wilde’ı böyle bir tavrı vaaz ettiği için onurlandırdık ve övdük, sonra da bunu gerçekleştirdiği için cezai esarette kalbini kırdık. İki yöntemden hangisinin daha zalim olduğu sorulabilir; hangisinin daha gülünç olduğu sorusu sorulamaz. Engizisyon çağı, en azından, bir adamı vaaz ettiği için idol haline getirip bunu gerçekleştirdiği için mahkum eden bir toplum yaratmış olmanın utanç verici hali değildir.”

İyi ama ne zaman daha da önemlisi nasıl bu hale geldik?


Bencil, sevgisiz, ruhsuz, vicdansız… Cinnet artık her sokakta değil, her evde. Kötülük kolektif olunca “iyi olmak”, iyi olmaya çalışmak da iyi olmuyor; ahmaklık oluyor. Bu nedenle kötülüğün resmiyet kazandığı toplumlarda insanlara karşı iyi niyetli olmak değil art niyetli olmak esas hale geliyor. “Art niyet” olmazsa ayakta duramazsınız zira kötülüğün kurumsallaştığı ülkede kötülüğün eğitimi verilir; çocuklara ve genç dimağlara. Kitapların ve eğitimin amacı “yapay insan” üretmek. İşte bu nedenle değerler, değersizleştiriliyor, kötülüklerin felsefesi üretiliyor. 7 yaşına basan çocuklarımızı okullarına alan devlet, onları yontuyor, biçiyor ve nihayet çocuklarımızı makbul vatandaş yapıyor. Eğitim sürecinde fark etmiyoruz ama iğrençlik paçamızdan akıyor.


Fransız Yazar Antoine de Saint-Exupery, aydınlanma felsefesinin yozlaştıcı etkisini gören ender yazarlardan. Okul sıralarından geçen “makbul vatandaşları” düşünmeye sevk etmek amacıyla “büyükler” için “Küçük Prens” isimli eseri kaleme alır.


Exupery, uçak kazası yaşadıktan sonra aydınlanma felsefesinin inşa ettiği dünyanın sadece bir hiç olduğunu görmekle kalmamış aynı zamanda bu felsefenin iğrençliğini de kavramıştır. Bu kavrayışla birlikte aydınlanma felsefesinin değersizliğine fıtrat ile isyan etmek amacıyla Küçük Prens isimli eseri yazar.


Kitap aslen büyükler için kaleme alınmıştır ama büyükler Küçük Prens kitabını okumaz, genelde çocukların önüne atar kitabı. Hâlbuki yozlaşan küçükler değil büyükler. Büyükler “Küçük Prens” okumaz zira kafa konforlarını bozacak, insanları papağanlıktan terfi ettirecek eserler istemezler.


Küçük Prens, kendi gezegeninde, kendi dünyasında tek bir gül ile yaşayan bir “Küçük Prens’in” başka gezegenleri gezmek için “tek gülünü” yalnız bırakıp yolculuk yapmasını anlatır. Yolculuğun vurgulamak istediği unsur “büyümek.” Büyümek yani insanlıktan uzaklaşmak ve temel değerleri reddetmek kısaca yozlaşmak. Bu sebeple olsa gerek büyükler “Küçük Prens”ten hiç hazzetmedi.


Zamanının Türk Eğitim Sen Genel Sekreteri İsmail Koncuk, ilköğretim öğrencileri için tavsiye edilen “Küçük Prens” isimli eserin sakıncalı olduğunu iddia ediyor. Zira kitapta “Bir Türk diktatör, halkına Avrupalılar gibi giyinme zorunluluğu getirdi, öyle giyinmeyenlerin cezası ölümdü ve bu da gökbilimcinin tanınmasına yaradı” ifadesi geçiyor. Koncuk’un itirazı belli değil. İfade mi yanlış yoksa Mustafa Kemal eleştirisi mi belli değil. Büyükler böyle işte. Hem kolektif yalanlara kolayca teslim oluyor hem de kafa konforunu azıcık bozacak cümlelerden korkuyor. Küçük Prens, Mustafa Kemal’e iftira mı atıyor? Koncuk’un itirazı belli değil. Bu konuda Koncuk yalnız da değil. Bir zamanlar Mustafa Kemal eleştirisinden dolayı kitap, “yasaklılar” listesinde idi. Ve zaman aşımı dolaysıyla yasakları aşan kitap AKP’nin Milli Eğitim Bakanlığı döneminde “tavsiye eserler” listesinden kaldırılıyor. Kurucu lidere tapmanın kural haline geldiği bir ülkeden ne bekleyeceksiniz?


Büyükler için “Küçük Prens” kitabı o kadar ürpertici ki… Kitabı ilk kez basan Mavi Bulut Yayınları kitabın aslında geçen “Türk Diktatör” ifadesini “Türk Lider” olarak değiştiriyor. Yayınevi sahibi Fatih Erdoğan yaptığı tahrifatı savunuyor: “Kitabın Fransızcasında diktatör olarak yer alıyor ama biz bu ifadeyi önder ya da lider olarak değiştiriyoruz.” Bu değişimi 5816 Atatürk’ü Koruma Kanunu gibi saçma bir kanunun zorlamasıyla olduğunu söylemiyor yaptığı tahrifatla övünüyor. İnsan, “keşke büyükler okumasa bu kitabı” demek istiyorum.


Devam edelim.


Kitabı mükemmel bir şekilde çevirdiğini iddia eden ve bu konuda hava atmaya bayılan Can Yayınları “diktatör” kelimesini “dediğim dedik” şeklinde tahrif ediyor. Türkiye’de devletten önce yayınevleri, kitap dağıtım şirketleri fikir özgürlüğüne inanmıyor. Büyükler kitap okumamakta ısrarlı.


Çünkü onlar için Mustafa Kemal bahane… Yozlaşmayı makul davranmak olarak gören kalpsizler, ister istemez rahatsız oluyor. Kalpsizler çünkü kitabın dediği gibi;


“Yalnız kalp gözüyle görülür. Asıl olanı, gözler göremez. “


Kalpleri zaten yok ki… Bencil ve sadist. “Değerli” vakitlerini kimseye feda etmiyor. Oysa “Ona ayırdığın zamandır, senin gülünü değerli yapan.” Daha da kötüsü artık insanlar, değil başkalarına kendilerine bile vakit ayırmıyor. Kendini sevmeyen insanlar vücutlarına yaptırdıkları dövmelerle caddelerde. Doğduğu cinsiyeti beğenmeme yani eşcinsellik sapkınlığı özgürlük ve onur olarak kabul ediliyor.


Bu yüzden dostu yok, sırtına bineceği eşekler var. Oysa “insan birazdan ölecek bile olsa, bir arkadaş edinmiş olması ne güzeldir.”


Bunlar Küçük Prens’ten aforizmalar…


Küçük Prens gezegenler arası yolculuğa çıkarken her daim etrafımızda gördüğümüz insan tipleriyle bizi tanıştırır.


Bir gezegen… Orada insanlara egemenlik taslayan bir ahmak mevcut. Ahmak zira aslında hiçbir şeye hükmedemiyor. Göklere hâkim olamayan hükümdar, yerde saçma sapan kanunlar çıkarır ve onu “mantıklı” bir kanun diye pazarlar. Misal… İnsanlardaki sadakat duygusunu yok etmek için zinayı helal kılar Türkiye’de… Genç yaşta evliliğe 16 yıl hapis cezasını reva görür. Maksat insanlar bir an önce “küçüklükten” çıksın. Aile kalmasın ama aile edebiyatı yapılsın. Üç çocuk teranesi yapılsın lakin evlenmenin önüne setler çekilsin. İşte büyükler böyle…


Bir başka gezegen…


Sürekli övülmek isteyen bir ünlü… Meşhur olmak için yapmayacağı şaklabanlık yok…


Ve bir başkası…


Para sayma makinesine dönmüş divane… Para… Yine para hep para. Yıldızlara bakmazlar onları sayar bankaya yatırırlar.


Yolculuk devam ediyor bir başka gezegen…


Sürekli içen bir ayyaş. Kendinden geçmeyi maharet zanneden zavallı… Ve en zavallısı…

Bu akademik geveze. Coğrafya uzmanı ama bir çiçekten haz almaz. Kitap okuyup malumat sahibi olmayı maharet zanneder.


İşte bu sebeple büyükler okumaz Küçük Prens’i. Küçüklerin önüne atarlar kitabı. Oysa okusalar…


Küçük Prens… Asla büyükler gibi olma… Onların okulları ve kitaplarını yak gitsin.

Ve Küçük Prenses.. Hayallerine sahip çık. Büyükler aldatmasın kariyer vs diyerek. Aile ol, çocuklarınla mutlu ol.

コメント


bottom of page