Ara

Kafka’nın korku çağına doğru

İnsanın yaratılışı, dolayısıyla varoluş abes değildir; bilakis insan imtihan sırrı ile Allah’ı bulmak için yeryüzüne gönderilmiştir. Sakine Arı yazdı.



Dünyabizim



Albert Camus, “17. yüzyıl matematik çağı, 18. yüzyıl fizik çağı, 19. yüzyıl biyoloji çağıydı. 20. yüzyıl ise korku çağıdır.” diyerek daha önce Kafka’nın Dönüşüm ve Dava gibi şaheserlerinde de işlediği “korku çağı” temasını tanımlamış oldu.

‘’Gökten dehâ-yı nârı çalan’’ akıl ve bilim sayesinde uzaya çıkan modern insanı küçücük bir virüsten korkutan nedir? Dehşetengiz -ve belki de hiç bilmememiz gereken- haberleri televizyon vasıtasıyla odalarımıza kadar sokan bilimin ve eskiyi bütün kurumlarıyla yıkan, insanı insana, doğaya ve Allah’a karşı yabancılaştırarak yalnızlaştıran modernizmin bu korkuda payı var mıdır?  


Kafka’nın varoluşsal korkusu

Kafka, Dönüşüm adlı romanına modern hikaye tekniğine uygun olarak olağandışı bir ögeyle başlar: Kahraman Gregor Samsa, uyandığında kendisini bir böcek olarak bulur. Bir böcek olarak yaşamanın yarattığı zorluklar bir yana Samsa; para getirmediği ve hiçbir işe yaramadığı için onu ezip öldürmek isteyen materyalist babasından da kaçmak zorundadır. Modernizmle beraber “eşref-i mahlûkat” olarak yaratılan insan, Allah’tan koparılınca değerini yitirmiş; Stalin’in ‘’Bir kişinin ölmesi bir trajedidir ama milyonlarca kişinin öldürülmesi sadece bir istatistiktir.’’ sözünde belirttiği üzere bir kemiyet adedine dönüşmüştür.

Dava’da ise başkahraman ismi dahi zikredilmeye değer görülmeyen, bekar odasının kapısını açmasıyla kendisini abes, saçma bir davanın ortasında bulan ne yaparsa yapsın suçlu olmaktan kurtulamayan  ve nihayet  çaresizlik içinde ne olduğunu dahi bilmediği bir davayı ve korkunç sonucunu kabul etmek zorunda kalan Bay K.’dır. Kafka, bu eserinde anlamlandıramadığı ve tıpkı bu dava gibi abes olarak nitelediği varoluş karşısında alaycı bir umutsuzluk ve kabul edilmiş bir yitirmişlik, yenilmişlik tavrı takınmıştır.



İman emniyettir

Ölüme bir gül bahçesine girer gibi yürüyen kunt imanlı atalarımızın klasik Osmanlı asırlarında korkunun izine rastlamak güçtür. Bizde korku çağının emarelerini Tanzimat Dönemi’nde aramak yerinde olur. Akif Paşa, Adem Kasidesi’nde ıstırap verici bir varlık ve kurtarıcı bir yokluk ile baş başa kalarak bütün varoluşu abes olarak görmüştür. Onu Şinasi’nin imanın yerine aklı koyduğu deizmi, Ziya Paşa’nın kader ve teslimiyet arasında sıkışıp kalan huzursuzluğu, Abdülhak Hamid’in kabullenemediği ölüm fikri karşısında iman ile şüphe arasında gezindiği ürperişleri izlemiştir.

Hadis-i şerifte “Re’sul hikmeti mehafetullah” yani “Hikmetin başı Allah korkusudur“ buyurulmuştur. Korku duygusu, insana Allah’tan sakınması için verilmiştir. İnsanın yaratılışı, dolayısıyla varoluş abes değildir; bilakis insan imtihan sırrı ile Allah’ı bulmak için yeryüzüne gönderilmiştir. Cenab-ı Hak, insanı mükerrem kılmıştır. İnsan; bir ismi de el-Mümin (iman ve emniyet verici) olan Rabbiyle, diğer insanlarla, kendisine emanet edilen tabiatla yabancılaşmamıştır. Onlarla iletişim ve irtibat halindedir. Hâsıl-ı kelam iman yümnüyle yürüyen emn ü eman içindedir.

Derin Bakış