Ara

Kötülüğün Sıradanlığı / Hannah Arendt

İşin aslına bakarsanız, durum basit olduğu kadar da ümitsizdi: Alman halkının ezici bir çoğunluğu Hitler’e inanıyordu – hatta Rusya’ya saldırdıktan ve korkulduğu gibi iki cephede de savaşmaya başladıktan, ABD savaşa girdikten, Stalingrad yenilgisinden, İtalya savaştan çekildikten ve Fransa çıkartmalarından sonra bile.


Vicdanını sızlatan cinayet düşüncesi değil, Alman Yahudilerini öldürme düşüncesiydi. (“Einsatzgruppen’  in öldürme emri aldığını bildiğimi asla inkâr etmedim; ama tahliye edilip Doğu’ya gönderilen Reich Yahudilerinin de aynı muameleye maruz kaldığını bilmiyordum. Bundan haberim yoktu.”) Bu düşünce, eski bir Parti üyesi ve işgal Altındaki Rusya’da Sivil idare Başkanı olan Wilhelm Kube’nin de vicdanını sızlatıyordu; Demir Haç nişanı olan Alman Yahudilerinin “Özel muamele” görmek üzere Minsk’e getirildiğini görünce öfkeden deliye dönmüştü. Kube kendisini Eichmann’dan daha iyi ifade edebildiği için, onun sözlerinden, Eichmann’ın vicdan azabından kıvranırken aklından neler geçtiği konusunda bir fikir edinebiliriz. Kube Aralık 1941’de üstüne şunları yazıyordu: “Şüphesiz dayanıklı biriyim ve Yahudi meselesinin çözümüne yardım etmeye hazırım; ama bizim kendi kültürel çevremizden gelen insanların, şu hayvana dönmüş yerli çapulcu takımıyla kesinlikle bir tutulmaması gerektiğini düşünüyorum.” Bu vicdan sızısı, tabii birilerinin vicdanı gerçekten sızladıysa, Hitler rejiminden sonra da ayakta kalmıştır; Almanlar arasında bugün bile ısrarla “sadece” Ostjuden’  in, Doğu Avrupa Yahudilerinin katledildiğini savunan bir “yanlış bilgi” dolaşır.



“İlkel insanların öldürülmesiyle “kültürlü” insanların öldürülmesi arasında ayrım yapanlar sadece Almanlar değildi. Harry Mulisch, Profesör Salo W. Baron’un Yahudi halkının kültürel ve manevi başarılarıyla İlgili ifadesinin, aklıma hemen şu soruları getirdiğini söyler: “Yahudilerin, örneğin kendileriyle aynı kaderi paylaşan Çingene halkı gibi, bir kültürü olmasaydı, öldürülmeleri kötülükten sayılmayacak mıydı? Eichmann insanları yok eden birisi olarak mı yoksa kültürü yok eden birisi olarak mı yargılanıyor? İnsanları öldürürken bir kültürü de yok eden bîr katilin suçu daha mı büyüktür?” Mulisch aklındaki soruları Başsavcıya yönelttikten sonra ortaya şu sonuç çıktı: “[Hausner’in] cevabı evet, ama benimki hayır.” Bu meseleyi göz ardı etmemizin, can sıkıcı soruyu tarihe gömmemizin ne kadar sakıncalı olduğu, yakın tarihli Dr. Strangelove filminde açıkça görülür. Bu filmde, bombaya karşı tuhaf bir sevgi besleyen -ve gerçekten de tam bir Nazi gibi karakterize edilen-adam, birkaç yüz bin kişi seçip bu insanları yaklaşan felaketten korumak için yeraltı sığınaklarına almayı önerir. Bilin bakalım kimdir bu şanslı kişiler? Elbette IQ’su en yüksek olanlar!


Nazi rejimi, Kudüs’te büyük sıkıntı yaratan bu vicdan meselesini katiyen görmezlikten gelmemişti. Aksine, Temmuz 1944’te Hit-ler’e karşı düzenlenen suikast girişimine katılanların, bu girişim başarıya ulaştığı takdirde başvurmak üzere hazırladıkları mesajlarında veya bildirgelerinde Doğu’daki toplu katliamlardan neredeyse hiç bahsetmemelerinden yola çıkarak, Nazilerin bu meselenin pratik açısından önemini çok abarttıkları sonucuna varabiliriz. Bu noktada, Almanya’daki Hitler karşıtlığının ilk dönemlerini bir yana bırakabiliriz. Çünkü bu dönemde, muhalefet hareketi hâlâ faşizme karşıydı ve Sol’un tekelindeydi. Sol’un, prensipleri nedeniyle ahlaki meselelere pek anlam yüklememesi, hatta Yahudilere zulmedilmesine hiç aldırış etmemesi; Yahudilerin eziyet görmesini salt sınıf mücadelesinden “sapma” olarak değerlendirmesi, siyasi manzaranın tamamını belirliyordu. Üstelik sözünü ettiğimiz dönemde bu muhalefet az kalsın yok oluyordu; SA birliklerinin toplama kamplarında ve Gestapo mahzenlerinde saçtığı korkunç terörden zarar görmüş, yeniden silahlanma sayesinde işsizliğin ortadan kalkmasıyla altüst olmuş, Komünist Parti’nin içeride “Truva atı” gibi konumlanmak üzere Hitler’in partisinin saflarına katılma taktiği yüzünden . morali bozulmuştu. Savaşın başında, bu muhalefetten geriye kalanlar -bazı sendika başkanları; arkasında bir şey kalıp kalmadığım bilmeyen, bilemeyen “yersiz yurtsuz kalmış Sol’un” bazı entelektüelleri- sadece 20 Temmuz’la sonuçlanan komplo sayesinde önem kazandı. (Almanya’daki direnişin gücünü elbette toplama kamplarından geçenlerin sayısıyla ölçmeye kalkamayız. Savaş başlamadan önce, toplama kamplarında çok farklı kategorilerden pek çok insan tutuluyordu ve bu kategorilerin çoğunun direnişin herhangi bir çeşidiyle uzaktan yakından ilgisi yoktu: Yahudiler gibi tümüyle “masum” olanlar, suçu ispatlanmış kişiler ve eşcinseller gibi “asos-yaller”, herhangi bir şeyden suçlu bulunmuş Naziler, vb. Savaş sırasında bu kamplar işgal altındaki Avrupa’nın dört bir yanından gelen direnişçilerle doluydu.)


Temmuz ayındaki komploya katılanların çoğu esasen eski Naziler ve Üçüncü Reich’ın yüksek mevkilerinde bulunanlardı. Bu kişilerin muhalefetini tetikleyen Yahudi meselesi değil, Hitler’in savaşa hazırlanması ve altında ezildikleri sonsuz vicdan çatışmalarının ve krizlerinin neredeyse sadece vatana ihanet ve Hitler’e bağlılık yeminini bozma meselelerine dayanmasıydı. Üstelik iki arada bir derede kalmışlardı ve içinde bulundukları durumun aslında bir çözümü yoktu: Hitler’in başarıdan başarıya koştuğu günlerde, hiçbir şey yapamayacaklarını çünkü insanların bunu anlamayacağını düşündüler; Almanların yenilgiye uğradığı yıllarda ise bir defa daha “sırtlarından bıçaklanmaktan” korktular.


Sonuna kadar, en büyük kaygıları kaosu ve iç savaş tehlikesini önlemenin bir yolunu bulmak oldu. Çözüm belliydi, Müttefikler “makul” olmalı ve düzen yeniden sağlanana kadar “moratoryum” -ve elbette bununla beraber Alman Ordusu’na direnme gücü- garantisi vermeliydi. Doğu’da neler olup bittiğini tam olarak biliyorlardı, ama bu koşullar altında Almanya için en iyisinin açık isyan ve iç savaş olduğunu düşünmeye bile cesaret edemedikleri çok açıktı. Almanya’daki aktif direniş en çok Sağ’dan geliyordu; ama Alman Sosyal Demokratların siciline bakılırsa, Sol bu komploda daha önemli bir rol oynasaydı, çok da farklı bir durumda olmayacaklardı. Bu mesele her halükârda akademik bir meseleydi; çünkü, Alman tarihçi Gerhard Ritter’in haklı olarak dikkat çektiği gibi, savaş yıllarında Almanya’da “örgütlü toplumsal direniş” yoktu.

İşin aslına bakarsanız, durum basit olduğu kadar da ümitsizdi: Alman halkının ezici bir çoğunluğu Hitler’e inanıyordu – hatta Rusya’ya saldırdıktan ve korkulduğu gibi iki cephede de savaşmaya başladıktan, ABD savaşa girdikten, Stalingrad yenilgisinden, İtalya savaştan çekildikten ve Fransa çıkartmalarından sonra bile. Bu ezici çoğunluğa karşı, ulusal ve ahlaki felaketin tamamen farkında olan, sayısı bilinmeyen tek tek insanlar vardı; ara sıra tanıdık çıktıkları ve birbirlerine güvendikleri oluyordu, arkadaşlık kuruyor ve görüş alışverişinde bulunuyorlardı, ama kimsenin isyan planları yaptığı veya isyana niyetlendiği yoktu. Son olarak da, daha sonra komplocular diye anılacak bir grup vardı; ama bu grup hiçbir konuda, komplo konusunda bile anlaşmaya varamamıştı. Liderleri olan Carl Friedrich Goerdeler, Leipzig’in eski belediye başkanıydı; Nazi rejiminde üç yıl boyunca fiyat kontrolörü olarak çalışmış, ama işinden bayağı erken (1936) ayrılmıştı. Goerdeler meşruti monarşi kurulmasını savunmuştu; eski bir sendika başkanı ve Sosyalist olan solu temsil eden Wilhelm Leuschner de Goerdeler’e “kitlesel destek” garantisi vermişti. Helmuth von Moltke’nin etkili olduğu Kreisau çevresinde, zaman zaman hukukun üstünlüğünün “ayaklar altına alınmasından” şikâyet ediliyordu; ama bu çevrenin asıl kaygısı, iki Hıristiyan kilisesinin ve “laik devletteki kutsal misyonlarının” uzlaştırılması, açıkça federalizm yanlısı bir tutum almasıydı.

Yazar: Hans Müller

Kaynak: Derin Düşünce

Kötülüğün Sıradanlığı





#Nazi




Derin Bakış