Joyce’un komedisi, Joyce’çuların tragedisi

Kelimelerin ve seslerin çok anlamlı kullanımı, bol bilmeceli-bulmacalı zekâ oyunlarına sık sık başvurması, üslubunun müzikalitesi ve parodisi, ironik ve kinayeli anlatımı, sayısız anıştırmalar, başta İsa ve Hamlet olmak üzere yoğun sembolizm örnekleri, karakterlerinin zihinlerinin içinden okura seslenmesi ve dünyanın çeşit çeşit hâllerini tek seferde anlatmak isteyen yazınsal çalışkanlık... Bunlar, Joyce’un alamet-i fârikasına denk düşer.




İbrahim Umut Öner

Makas Dergisi


Max Eastman, James Joyce’a soruyor: "Niçin böyle zor romanlar yazıyorsun?" Joyce’un cevabı: "Eleştirmenleri üç yüz yıl oyalamak için."



Verilen cevap, süzme bir İrlandalı mizahı örneği. Bu şakayı ciddiye almışa benziyor eleştirmenler. Yüz yılı dolacak, hâlâ uğraşıyorlar çünkü. Eleştirmenliği bulmaca çözmeye benzettikleri için olsa gerek, katman katman inşa edilen ve yoğun deneysel yazarlık marifetleriyle kurulan bir metnin her katmanına vardıklarında; "Evraka!" diye sevinç çığlığı atıyorlar. İşsizler! Bol keseden vakitleri var, can sıkıntılarını entelektüel metâya çevirmek için Joyce’un kitaplarına dadanmışlar.

Joyce’un cevabını biraz uzatıp Türkçe söylememe izin verin: "Saçma sapan konuşma Max, oku, geç. Krizler geçirerek yazdıklarımı, gülerek okumanı sağlıyorum, sen kalkmış zorlanmaktan dem vuruyorsan. Sanat zor zanaattir, delişmen ve esrik bir ilham değil. Zorlan biraz."

Karl Marx, 1851 yılında Fransa’da yeğen Louis Bonapart’ın yaptığı darbeyi, amca Napolyon Bonapart’ın yaklaşık altmış yıl öncesinde yaptıklarıyla ilişkilendirerek şöyle der: “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: İlkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.” Odysseia’da zuhur eden trajedi, 20. yüzyıl başlarında Dublin’de Ulysses başlığında komedi olarak neşvünema buldu. Komedya olan Ulysses’den sonra ne geldi peki? Çekinmeden cevap verebiliriz: Edebiyat eleştirisi. Bulmaca çözmenin şehvetine kapılan edebiyat eleştirisi.

Joyce’un yolculuğu ve Dublin



Muazzam bir yazı işçisi olan Joyce’un nâmdar eserleri bir öykü kitabı ve üç romandır: Dublinliler (1914), Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi (1916), Ulysses (1922) ve Finnegans Wake (1939). (Türkçeye iki farklı isimle çevrildiği için [Finneganın Vahı ve Finnegan Uyanması] yazı boyunca bu kitabı orijinal ismiyle zikredeceğim). Asil olanla alışılagelmiş olanı, metafizik olanla gündelik olanı sentezlemesi; Joyce’un en büyük başarısı. Ama çubuk daima ikincilerden yana bükülür. Kitapların her biri süregiden yolculuğun bir durağı sanki. Hepsi tek bir metni örmek için oluşturulmuş gibi. Ortak özellikleri çok fazla: Büyük oranda otobiyografik bir öykü, kişisel gözlemlerin kurgusal olanla karıldığı bir anlatı, benzer temalar, aynı merkezî kişiler ve Dublin şehri. Her kitapta Joyce’un gösterdiği cesaret ve aldığı risk artıyor. Son kitabı Finnegans Wake için şöyle yazar: “Yasak topraklara yapılan daha cüretli bir yolculuk.”

Tüm yolculuğunda başrolde Dublin’in sokakları, dükkânları, binaları, hangi dairede kimin kaç paraya oturduğu ve Dublin’lilerin günlük yapıp etmeleri var. Eğer bir gün Dublin kenti yıkılsa insanlar, benim eserlerime bakarak onu baştan inşa edebilirler demiştir Joyce. Gerçekten de kitaplarında Dublin’e ilişkin bilgiler o kadar somut, canlı ve o kadar ayrıntılıdır ki okur, Joyce’un böbürlendiğini düşünemiyor bile. Dublin’e dair yazılanlar sadece somut mimari bilgilerden ibaret değildir. Mekânın sosyokültürel aurasını çizer Joyce: Öğrencilerin yaslandığı duvarı, koridorun sonuna gelince dirsekle vurulan kapıyı, geçerken göz ucuyla süzülen yerleri anlatır; mekânların kokusunu ve ritmini bile yazınsallaştırır. Eserlerindeki kent iri yapıların sunulduğu bir platform değildir, küçük parçaların birbirine eklemlendiği ve her parçaya sinen alışkanlıklarla birlikte anlatıldığı canlı bir mekândır.

Ulysses kitabın tümü tek bir günü, 1904 yılının Haziran ayının on altısı, bir Perşembe gününü anlatıyor. Leopold Bloom’un Dublin’i dolaşıp durduğu gün, artık, “Bloomsday” olarak kabul ediliyor. Her yılın 16 Haziran gününde, Joyce severler, 1904 yılına ait kostümlerle Dublin sokaklarında dolaşıyorlar. Hermann Broch, bu tarihi "evrensel gündelik hayatın simgesi" olarak not eder. Gündelik hayat üzerine sosyal bilimsel araştırmaları teşvik eden ve bu uğurda çok önemli çalışmalar kaleme alan Henri Lefebvre ise, bu tarihi, “gündelik olanın edebiyat alanında aniden belirdiği” moment olarak tanımlar.

Bir Dublin gününe dünyayı sığdırmak

Ulysses insana dair olan her şeyin ama her şeyin, handiyse tek nefeste, ifade edilmesi girişimidir. Büyük bir girişim. Ama soysuz ve alelâde bir sahnede sergilenen bir girişim: Aristokratların soylu hayatına, üst sınıfın janti mekânlarına yer vermez; büyük adamların başrolde olduğu olaylar yok. Seçkinlerin ahlâkı da yok, ezilmişlerin imdat vaveylâsı koparttıkları ahlâkçılığı da. Ahlâksız bir eser olarak damgalanmasına şaşırmamalı o yüzden. Yayınlandığı yıllarda İngiltere ve Amerika mahkemelerince kamu ahlâkına aykırı, edepsiz ve karanlık bir kitap olarak damgalanmış, yayımı yasaklanmış, dolaşımda olan nüshaları toplatılmıştır. Ulysses üzerindeki bu soylu ve hukukî ferman 1934’te kalktı kalkmasına, da kitabın adı batasıca ahlâk-dışılığı ve malafat kokteylini andıran müstehcenliği uzun yıllar kibar çevrelerin ve estetik ruhların kâbusu olmaya devam etti.

Komik bir romandır; Ulysses, görünüşte komik ama aslında ciddiyet kitabesi veya ağlak bir tedrisat varakaları değildir. Yazarının kendi beyanıdır: "Kitapta tek bir ciddi kelime yok. Keşke bir Allah’ın kulu kalksa da içinde ne matrak şeyler olduğunu söylese. İnsanlar bu kitaptan ahlâk dersleri çıkaracak diye korkuyorum." Öyle komedinin arkasına sığınıp hüzünbaz söylevler çekmez Joyce, Cervantes’in Don Kişot’ta, Dostoyevski’nin Budala’da yaptığı gibi. Yahut Türkiye’deki örneklerinde olduğu gibi komedinin postunu örtünüp trajik sayıklamalar ve dramatik tiradlar sunan Tutunamayan insanlar yok, merkezde. İroni ve hiciv pelerini takmış ama buğulu gözler ve buruk kaşlarla konuşan, sıhhatlerini turp gibi ceplerinde taşıyıp hastalıklarını saatlere yıkan, yitip giden bir zamanın ardından yas tutan enstitü retorikçileri de yok. Ciddi olmamanın hakkını veren bir kitap Ulysses: Hâzâ komedya. Üstelik öyle İlâhî Komedya da değil, İnsanî Komedya: Hani şu bizim Fransız tombalacının göbeğinden hâllice bir yığın sayfaya çiziktirip de ömrü vefa etmediği için yarım kalan anlatıyı tek kitapta başaran bir komedya. Dublin’de olan biten her şeyi kılcal damarlarına değin ayrıntılarıyla tasvir edip bu; her şeyi kıs kıs gülerek hafifmeşrep bir sempatiklikle, kalender bir alaycılıkla anıtsallaştırıyor; hem de bütün gerçekliği ve somutluğuyla, tüm derinliği ve sefaletiyle: Gerçek insanların gerçek hayatlarının anıtı.

İsmindeki çağrışımdan ve bölüm başlıkları ortaklığından başka bir benzerliği olmayan Odysseia’daki gibi sadık âşıklar da yok, efsane hasretlikle maşukunu bekleyenler de bilakis şuh karısı tarafından ihanete uğradığının gayet farkında olan bir adamın bir günlük macerasını anlatır. Kahramanlık anlatılarıyla ince ince dalga geçip ipini çekiyor, büyük iddiaların altını kazma kürek oyuyor. Sabah kahvaltısında sakatat kızartıp yiyen kişiler var sahnede.

Efsaneleri tiye alan Ulysses hakkındaki efsaneler



Tekrar başa dönelim: Diyorlar ki "zor okunan" bir yazardır Joyce. Peh peh! Alâkası yok, itibar etmeyin bu çanak maytabı laflarına. Ağır bir yazı işçiliği sergilemiş yazar, gayrı bir suçu yok. Kelimelerin ve seslerin çok anlamlı kullanımı, bol bilmeceli-bulmacalı zekâ oyunlarına sık sık başvurması, üslubunun müzikalitesi ve parodisi, ironik ve kinayeli anlatımı, sayısız anıştırmalar, başta İsa ve Hamlet olmak üzere yoğun sembolizm örnekleri, karakterlerinin zihinlerinin içinden okura seslenmesi (şimdilerde leşe çevrilen, şu meşhur, bilinç akışı tekniği) ve dünyanın çeşit çeşit hâllerini tek seferde anlatmak isteyen yazınsal çalışkanlık... Bunlar, Joyce’un alamet-i fârikasına denk düşer. Bu yüzden çok zengindir kitapları, çok karmaşıktır, çok detaycıdır ve çok gündeliktir: Gündelik hayatın yapılarının işleyişinin kâşifi payesi Joyce’a verilmelidir. Kardeşi Stanislaus’a yazdığı bir mektupta gündelik hayata olan ilgisi ayin arasında bir analoji kurar Joyce: “Yapmaya çalıştığım şey ile kilisedeki ayin arasında bir benzerlik yok mu sence de? Ben de gündelik hayatın ekmeğini, kalıcı sanat değeri olan bir şeye dönüştürerek insanlara bir tür zihinsel zevk ya da manevi haz vermeye çalışıyorum.”

Her yapıtında gündelik olanın mikrokozmosuna dokunur. Ama özellikle Ulysses’de, gündelik olanı; sorgulamaya kapatıp bedenleştirerek yaşadığımız için sıradanlık düzeyinden ve işlerin tıkırında gitmesi için doğallaştırdığımız âşinalık düzeyinden indirilir. Sıradan olandaki sıra dışılığı keşfeder Joyce. Gündelik olanın her zerresi bilince çıkarılır ve yazınsal soruşturmaya açılır. Bu çoklukların bir aradalığı; metni bir mizah bolluğuna, bir komedyaya çevirir. Komedi bir sonuçtur Joyce’ta, doğal bir başlangıç noktası değil. Ulysses’in bölümde ayrı bir üslup biçimi kullanır. Değişik gerçeklere, değişik anlatı biçimlerine başvurarak yer açar. Yepyeni ifade biçimlerini ustalıkla dener. Hem edebiyat denilen şey başka ne ola ki! Dışarıdan bir göz ile her şeyi gözetleyen ve bir yaprağın düşüşünü otuz sayfada anlatıp giriş-gelişme-sonuçvarî kompozisyon yazacak değildi ya bizim bir gözü kör İrlandalı!



Kendisine kadar, şeylere dair konuşmak olan edebiyat; Joyce’la birlikte şeyin kendisini konuşma cüretini gösterir. Beckett, James Joyce için “Onun eserleri şeyle ilgili değil o şeyin ta kendisidir.” der. İrlandalı bir dâhi, başka bir İrlandalı dâhiyi iyi tanır.

Okunmasındaki zorluk methiyelerine yetmezmiş gibi çevrilmesi imkânsız mersiyeleri de yetişir. Bu sonuncusu da çakmak taşı çıkar: Çevrilemez denilen iki Joyce eserinin iki farklı tercümesi var Türkçe’de. Çift dikiş yapabileceğimiz için şanslıyız. Ancak yine de Joyce’un çevirmenlerinin havasından geçilmiyor: O konferans senin, bu konferans benim; yok ben bu kadar yılda çevirdim, yok ben şu kadar sembolü ve göndermeyi fark ettim; vay efendim ben şu kelimeyi kullandım, bu kelime oyununu çözdüm; yer yer çaktırmadan bazı bazı açıkça kendilerinin de en az Joyce kadar "deli işi" bir yapıt oluşturduklarını çığırırlar. Ulysses onların dilinde bazen UluSes’e dönüşür, bazen de UlviSes’e. Ama yakışır. Çevirmen gölge yazardır ne de olsa: Joyce’un gölgesi, günün bazı vakitlerinde Joyce’tan daha uzun, daha besili, daha karizmatik ve daha yakışıklı görünmüş, çok mu!

Netice-i kelam: Çevirmenseniz, aman diyim, üçüncü bir çeviri çıkarmayın başımıza. Alelâde bir okursanız elinizi korkak alıştırmayın, girişin Joyce’un metinlerine. Hele kahvaltıda, akşamdan kalan yağlı-etli yemeği ısıtıp yiyenlerdenseniz hiç korkmayın Joyce’un kitaplarından: Tam dimağınıza göredir.



Site Yaptırmak mı İstiyorsunuz

Kurumsal ve e- ticaret siteleri için doğru yerdesiniz

Kurumsal Site: 499 TL

E- Ticaret Sitesi: 799 TL

Bilgisayar Ekranları

Mesai Saatlerimiz

Hafta İçi 09-17 Arası

Yerimiz

Akyol mahallesi, Atatürk Bulvarı No: 111/B Şahinbey - Gaziantep

bilgi@mirkitap.com

5539207655

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter