top of page

İsrail’in Taşeronları

Hümanizm çerçevesinde oluşturulan yeni kavramsal çerçevede aslında her kavram izafidir. Zira “kurt, puslu havayı sever.” Laiklik, Komünizm, Kapitalizm, Muhafazakârlık gibi kavramlar ekseninde oluşturulan bu kavramsal çerçevenin aslında hiçbir çerçevesi yoktur. Ne laikliğe uygundur, kim kapitalisttir, nasıl komünist olunur bunların hepsi izafidir ve aslında içi boş kavramlardır. Boşlukta olan insanların ise gerçek iktidara boyun eğmekten başka çaresi yoktur. Buradaki gerçek iktidar hiç şüphesiz şeytandır ve şeytan boşluktaki müntesiplerinin birbirleriyle temasa girmesini engellemek için her bölgede değişik versiyonları olan milliyetçiliği bayraklaştırır. Milliyetçilik dâhil olmak üzere her kavram aslında İsrail’e hizmet eden taşeronlardan başkası değildir. Meseleyi somutlaştırmak için şimdi İsrail’in bölgede kullandığı üç taşeron örgüte kısaca göz atmaya çalışalım.


Akıl En Büyük Peygamberdir
İsrail’in Taşeronları

İsrail, İslam Coğrafyasının ortasında ayakta kalmak için bir takım kavram ve kurumları taşeron olarak kullanır. Evet, kavramlar dahi taşerondur ve kavramlarla yeni bir dünya inşa edilir. Tarihçi Tim Parks, "Medici Ailesi – Rönesans Çağı’nda Bankacılık, Siyaset ve Sanat” isimli eserinde İtalyan Şehir Devletlerinin her ne kadar küçük bir toprak parçası dahi olsa birbirleriyle kıyasıya mücadelelerine değinir. Daha önemlisi bu şehir devletlerinin her birinin diğerine baskın çıkmak için bir medeniyet iddiasında bulunduğunu resmeder kitapta. Dahası Tim Parks, günümüzün popüler bir kavramı olan “Hümanizm” kelimesinin bile faizi haram olarak ilan eden Kilise’ye karşı bayrak açan Medici ailesinin insan merkezli (tanrısal olmayan) bir değer üretmek için icat edilip bayraklaştırıldığını söyler. olmaya mahkûm olurlar.

Hümanizm çerçevesinde oluşturulan yeni kavramsal çerçevede aslında her kavram izafidir. Zira “kurt, puslu havayı sever.” Laiklik, Komünizm, Kapitalizm, Muhafazakârlık gibi kavramlar ekseninde oluşturulan bu kavramsal çerçevenin aslında hiçbir çerçevesi yoktur. Ne laikliğe uygundur, kim kapitalisttir, nasıl komünist olunur bunların hepsi izafidir ve aslında içi boş kavramlardır. Boşlukta olan insanların ise gerçek iktidara boyun eğmekten başka çaresi yoktur. Buradaki gerçek iktidar hiç şüphesiz şeytandır ve şeytan boşluktaki müntesiplerinin birbirleriyle temasa girmesini engellemek için her bölgede değişik versiyonları olan milliyetçiliği bayraklaştırır. Milliyetçilik dâhil olmak üzere her kavram aslında İsrail’e hizmet eden taşeronlardan başkası değildir. Meseleyi somutlaştırmak için şimdi İsrail’in bölgede kullandığı üç taşeron örgüte kısaca göz atmaya çalışalım. Bunlar FETÖ, PKK, IŞİD ve Zafer Partisi.

FETÖ:


Mustafa, başını tavana diktiği an, adeta çarpılmışa döndü. Binanın içinde her şeyin ama gerçekten de her şeyin özetinin resmedileceğini hayal bile edemezdi. ABD Kongre Binasının girişinde tavana yapılan dairesel resim görevini tamamlayacak tüm öğeleri içinde barındırıyordu. Türkiye’den yola çıktığında Amerika’yı komuta merkezi olarak seçen “İlluminati’nin” felsefi temellerini araştırma görevinin bu kadar çabuk sonuçlanacağını aklının ucuna bile getiremezdi. Resimde Amerika’nın kurucu lideri George Washington bir tahtta oturuyor çevresinde de “melekler” (haşa) kız şeklinde resmediliyordu. Dairenin etrafında dünyadaki insanlar ve bu insanların üstüne Amerikan Bayrağıyla kötülerle savaşan biri. George Washington tüm olan bitenleri yukarıdan izliyor ve nihai kararı veriyordu. Evet, resimde Washington, “İlah” olarak resmedilmişti.

“İnsanın İlahlığı.” Şifrenin çözümü bu muydu? Masonlukta 33 derece var ve her derece şifrelerle korunmuş durumda. Son derece kendilerince Allah ile çatışmayan ilahlaşan insana ulaşmayı sağlar. Nasıl Hz. İsa (as) bir insan olarak (haşa) ilahsa her insan içinde ilahlığın yolu açık demektir. Yeter ki şifreleri çözsün. Yeter ki, yeterince arınabilsin.


Birden “Elif, Lam, Mim” ayetiyle başlayan sonrasında Al-i İmran Sûresi aklına geldi. Bazıları “Elif, Lam, Mim” gibi müteşabih ayetlerin insanlardan özellikle gizlenen şifreler olduğunu, bu şifreler çözüldüğü zaman insanın ilahlığının mümkün olduğuna inanıyorlardı. Ama… Lakin Al-i İmran Sûresi, şifre meraklılarının tüm heveslerini kırıyordu. Çünkü “Elif, Lam, Mim” ayetinden hemen sonra “Allah, O’ndan başka ilah yoktur, Hayy’dır, Kayyum’dur” tüm şifrelerin üstünde yer alan “muhkem” bir hakikati açıklayarak başlamakla birlikte Hz. Adem (as)’dan itibaren tüm kitapların “La İlahe İllallah” hakikatini açıklamak için indiğini beyan ediyordu. İnsanlar arasında fitne çıkarmak (egemenlik kurmak) isteyenler şifrelere tutunuyor, kendi bilgilerinin adeta Allah’ın bilgisine denk olduğunu söyleyerek ilah olmanın sadece bilgi (aydınlanma) meselesi olduğunu iddia ediyorlardı. Yalnız Al-i İmran Sûresi, bir yönüyle İlluminati’yi anlatıyorsa peki 1 dolarların üstündeki Pramit neyin nesi oluyordu?


“Gidişatları, Fir’avun soyunun ve daha öncekilerin gidişatı gibidir. Onlar ayetlerimizi yalan saymışlardı. Bunun üzerine Allah da onları işledikleri günahlar yüzünden yakalayıp alaşağı etti. Allah cezası çetin olandır.” (Al-i İmran Sûresi: 11)


Piramitler, öldükten sonrada yaşamı simgeleyen ve bu dünyada ilahlaşan insanın öteki âlemde de ilah olarak kalacağını öngören yapılar. Peki, İlluminati ile Fir’avun’un ne alakası olabilirdi? Bu sorunun en iyi cevabını Pensilvanya’da yaşayan “Fethullah Gülen” verebilirdi. Hemen Pensilvanya’ya gitmek üzere Kongre Binasından çıktı.

Fethullah Gülen, “Dinlerarası Diyalog” oyunlarıyla küresel manada insanları birbirine düşürmek isteyen İlluminati Çetesi’nin saygıdeğer bir üyesiydi. Dünyanın 170 ülkesinde CIA ile beraber çalışan devasa bir şebekenin yöneticisi. Her ülkede taktiği ise basit. İnsanların birbirine düşmesini sağlamak ve nihayetinde hepsinin “SULHA” kavuşturmak oyunu ile iktidara el koymak. Müslüman Düşmanı, Fethullah Gülen’in birçok kimse Hıristiyan olduğuna inanır. Oysa gerçek büsbütün farklıdır. Gerçi İlluminati, Hz. İsa (as)’ı ilah ilan eden Hıristiyanlara minnettardır lakin İlluminati için Hıristiyanlık sadece bir basamak işlevi görür. Onların kökleri Hz. İbrahim (as) zamanında yaşayan Nemrud’a kadar gider. Hz. İbrahim (as)’dan öncede insanın ilahlığına inanan insanlar olmuş ise de ilk teşkilat, Hz. İbrahim (as) zamanında kurulmuş ve Fir’avun zamanında da İlluminati zaferini ilan etmiştir. Fir’avun zamanında örgüt, Allah tarafından yakalanmış ve nihayetinde suyun dibine gömülmüştür. Hz. İsa (as)’ın ilahlaştırılması, İlluminati’nin kendi felsefelerine “dini” kılıf geçirmek için uydurulan argümandan fazlası değil. Öyle ya bir insan olan Hz. İsa (as) ilah olabiliyorsa neden diğer insanlarda ilah olamasın? İlluminati’nin yazarları ısrarla; “İnsan ilah olabilir. Sen ilahsın ey insan. Hıristiyanlar, tüm insanların ilah olabileceği gerçeğini senden gizlemek istiyorlar” gibi tezleri pazarlamakla meşgul.


Mustafa: Neyin peşindesiniz? Yani özde amacınız ne Fethullah Gülen?


Fethullah Gülen.: “Yasak ağacın peşindeyiz”


Soru: “İyi ama. Şeytan, Hz. Âdem (as)’ı kandırmamış mıydı, bu ağacı yersen ebedi olursun diye. Bu ağacı bulsanız bile ebedi olamayacağınızın farkında değil misin?”


Fethullah Gülen: “Meselenin aslı öyle değil aslında. Oku bakalım Kur’an’dan ayeti.”


“Derken şeytan, onlardan (Âdem ve Havva –as-) gizli bırakılmış o çirkin yerlerini kendilerine göstermek için ikisine de vesvese verdi: “Rabbiniz size bu ağacı başka bir şey için değil, ancak iki melek olacağınız yahut (ölümden azade ve) ebedi kalıcılardan olacağınız için (bu ağacı) yasak etti” dedi.” (A’raf Sûresi: 20)


“Şimdi bak ayete. Âdem, bu telkin sadece vesvese ise nasıl inanır? Diyelim ki yasak ağaçtan yedi ve ebedi olmanın şifresini yakaladı. Her şeyin sahibi Allah değil mi? İstese Âdem’i yeniden ölümlü bir varlık yapamaz mıydı? Yapabilirdi şüphesiz. Dolaysıyla insanı ölümsüz kılan, ilahlaştıran bir ağaç var. Bunu Âdem (as)’da biliyordu. Şeytanın kandırması sadece yanlış ağacı göstermesiydi. Yani insanı ilahlaştıran bir ağaç var. Mesele doğru bilgiyi öğrenmekte. Mesele aydınlanmada. Efendimiz İblis, Allah ile çatışan değil gerektiğinde onunla dost olan bir ilahlığın yolunu insanlara göstermek istiyor. Biz, Âdem ve Havva gibi şeytana düşmanlık yapmak ve şeytanın bize secde etmesini beklemiyoruz. Biz onlardan farklıyız, Mustafa. Şeytanla anlaştık. O da bize Aydınlanmanın yolunu gösterecek. Doğru ağacı bize gösterecek. Güç bizde bak. Amerika’dan izinsiz dünyada hiçbir hareket olmuyor. Türkiye’de darbe başarısız diyorlar. Ama biz ne kaybettik? Hiç. Hem Silahlı Kuvvetleri hem hükümeti hem de halkı sarstık. Türkiye hala NATO’da. Koalisyonla beraber Irak ve Suriye’de operasyon yapıyor ve koalisyonun içinden çıkmamak için adeta çırpınıyor. Olan sadece ilahlığa layık olmayan “Altın Nesil” diyerek gazladığım ahmaklar sürüsüne oldu.”

Soyunuz sopunuz, malınız veya mevkiiniz, ilmi kariyeriniz bile ne olursa olsun. Hatta… Velev ki Allah’a iman ettiğinizi söyleseniz ve dahi Allah’tan başka ilah yoktur diye yeri ve göğü inletseniz de. Evet, velev ki “La İlahe İllallah” ikrarında bulunsanız da Hz. Muhammed (sav)’e “gönülden” boyun eğmedikçe. Hz. Muhammed (sav)’e teslim olmadıkça, Hz. Muhammed (sav)’in bir sözünü bile küçük gördüğünüz sürece siz sadece… Sadece ve sadece pis bir kâfirsiniz!.. Ve size öyle bir azapla muamele edilir ki, sanki Allah’ın başka “kâfir kulu” yokmuş gibi dehşetengiz, küçük düşürücü, rezil, “idrakler üstü”, her zaman size “özel” ateşlerde kavrulursunuz. Hem de ebediyyen… Hiç bitmeden sürekli artarak azap.


İhlâs Sûresi, “De ki” lafzıyla başlıyor. Hiç şüphesiz “De ki” hitabının birinci derecedeki muhatabı Hz. Peygamber (sav) Efendimizdir!.. Âlimler sûredeki “De ki” hitabıyla ilgili olarak genellikle şu açıklamaları yapmışlardır: “Ayet-i kerime’deki “De ki” lafzı genelde Kur’an-ı Kerim’in özelde de İhlâs Sûresi’nin nazmında Hz. Muhammed (sav)’in hiçbir katkısının olmadığını sadece kendisine söyleneni aktardığını gösterir. Sûrenin “De ki” lafzıyla başlaması insanlara olduğu gibi tebliğ edilmesinin önemini de vurgulamaktadır.” Ayrıca Hz. Muhammed (sav)’in şanına, şerefine işaret eder, “De ki.”


Sûrede “De ki” lafzından sonra “O” ismi/zamiri geçmektedir. Bu zamir hakkında bazı âlimlerde şöyle demiştir: “O”, mübteda olan bu zamirin bu İhlâs Sûresi’nde mercii geçmemiştir. Nüzul sebebine göre, sorulmuş bulunan Allah’a raci olması gerekir. Yukarıdaki sûrelere göre en yakın Nasr Sûresi’nde “Allah” ismi zikredilmiştir.” Buna göre Allah, bir tekliğini özellikle “Nasr” ve “Tebbet” Sûresi’nde göstermiş ve adeta “işte bunları yapan Rabbiniz Allah bir tektir” demiştir.


Dikkat edelim!.. “Nasr Sûresi’nde” Hz. Muhammed (sav)’in zaferi, “Tebbet Sûresi’nde” ise Peygamberimizin (sav) amcası olmasına rağmen Hz. Muhammed (sav)’e “düşmanlık” sergileyen “Ebu Leheb’in” feci ve küçük düşürücü akıbeti haber verilmiştir. Tebbet Sûresi’nde (mealen) şöyle buyrulur: “Ebu Leheb’in elleri kurusun (yok olsun), zaten yok oldu ya. Ne malı ne de kazandığı onu kurtaramadı. (O), alevli bir ateşe girecektir. Karısı da odun hamalı olarak (onunla beraber girecektir). Boynunda da hurma lifinden bir ip olacaktır.” Kur’an-ı Kerim’in genel üslubu içerisinde kâfirlerin “isimleri” verilerek azap tehdidi yapılmaz. Ama Tebbet Sûresi’nde bir istisna yapılmış; bizzat isim verilerek Ebu Leheb’e değinilmiş ve küçük düşürücü azaba muhatap tutulacağı daha ölmeden önce ilan edilmiştir. Hem de Ebu Leheb, Peygamberimizin (sav) yakın akrabası iken. Hepimizde namazda Tebbet Sûresi’ni okur ve okurken Ebu Leheb şeytanına karşı kalbimizde “kin” duyarız. Allah’ın ve lanet etmek şanında olan herkesin laneti Ebu Leheb’in üzerine olsun!..


Tebbet Sûresi’nde Peygamberimize (sav) düşmanlık yapan bahtsızın akıbeti haber verildikten hemen sonra İhlas Sûresi’nde söz, “De ki” hitabıyla Peygamberimize dönmekte ve ayet, “O, Allah bir tektir” diye devam etmektedir. Yani özetle Peygamberimize (sav) adeta şöyle denilmektedir: “Sana (sav) düşmanlık gösterenin akıbeti tıpkı Ebu Leheb gibidir isterse soy olarak Sana yakın olsun. İnsanlar tarafından âlim olarak tanınsın, malı veya mevkiisi yüksek olsun hepsi Ebu Leheb gibi cehenneme girecektir. Ve dahi seni tanımayanın yani “De ki” hitabını görmezden gelenin “O, Allah bir tektir” demesinin dahi anlamı yoktur ve o kâfir de Ebu Leheb gibi cehennem de soluk alacaktır.”


Hiç şüphesiz Kur’an-ı Kerim’den bir kelimeyi dahi inkâr edenin küfründe ittifak vardır. İhlâs Sûresi “De ki” kelimesiyle başlanmakta ve “De ki” lafzını okumadan “O, Allah bir tektir” dememekteyiz. Evet, “Allah bir tektir” demek için bile “De ki” lafzını okumalıyız hâlbuki her insan için anın vacibi Allah’a inanmak ve O’nu tek olarak kabul etmektir. Zaruri bir şey olmadıkça araya başka kelimelerin geçmesi caiz değildir. Kur’an’da zikredilen “De ki” hitabı ise zaruri bir kelimedir. Öyleyse Hz. Muhammed (sav)’in mutlak otoritesine boyun eğmeyenlerin “Allah bir tektir” demelerinin zerre miktarı kadar bile önemi yoktur. Anlaşılıyor ki, Allah’ı tanımak ve birlemenin bile tamama ermesi için Hz. Muhammed (sav)’e mutlak tabiiyet şarttır. Esasen Allah’ın elçisini küçük görenlerin Allah ile alay ettikleri ve onların tevhid iddiasının boş bir iddia olduğu aklen bile sabittir.


Fethullah Gülen, “Küresel Barışa Doğru” eserinin 131. sayfasında: “Kelime-i Tevhid’in; “Muhammed Allah’ın Resûlüdür” kısmını söylemeksizin yalnızca birinci kısmını söyleyen kimselere de rahmet nazarıyla bakılmalıdır” diyerek Hz. Muhammed (sav) tanınmadan da “rahmetin” mümkün olabileceğini iddia etmiştir. Hâlbuki İhlâs Sûresi “De ki” denilmeden “O, Allah birdir” denilmesine izin vermemektedir. Esasen tarih boyunca başta İblis olmak üzere Yahudi ve Hıristiyanlar da Hz. Muhammed (sav)’e teslim olmadan “rahmetin” olabileceği gibi tezviratlarla meşgul olmuşlardır. İbn-i Abbas (ra) Hazretleri şöyle naklediyor: “Allah (cc) buyurdu ki: “Kimi dilersem onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır…”1 ayeti nazil olunca şeytan ileri atılarak “Ben de bir şey olduğuma göre, Allah’ın rahmetinde benim de payım var” dedi. Aynı şekilde Yahudi ve Hıristiyanlar da rahmetten pay iddia etmişlerdir. Fakat yukarıdaki ayetin devamı olarak: “Fakat onu, (kötülükten) sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım” ayeti inince şeytan, Allah’ın rahmetinden ümidini kesti. Fakat Yahudiler ve Hıristiyanlar: “Biz hem şirkten kaçınıyor hem zekât veriyoruz ve hem de O’nun ayetlerine inanıyoruz” deyince aşağıdaki şu ayet nazil oldu: “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Nebî’ye uyanlar… O Resûl’e inanıp ona saygı gösteren, yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûr’a (Kur’ân’a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.”2 Bu ayet inince Yahudi ve Hıristiyanlar da Allah (cc)’ın rahmetinden ümitlerini kestiler.” Esasen değil Hz. Muhammed (sav)’i tanımamak O (sav)’nın bir sözünü bile reddetmek, küçük görmek âlimlerin ittifakıyla tıpkı Ebu Leheb gibi ebedi cehenneme girmeyi gerektirir.


Yine Fethullah Gülen, “De ki: Ey kitap ehli!.. Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın” 3 ayetinin izahında “Bu ayette ortak söz nedir? Allah’a kulluk. Dikkat edin bu mesajda Muhammedu’r Resulullah yok” diyerek ayetin başındaki “De ki” hitabını yine görmezden gelmiştir. Ayetin başındaki “De ki” hitabından anlıyoruz ki yalnız Allah’a kulluk etmek, başkasını Allah’a ortak koşmamak ve birbirimizi ilahlar edinmemek için Hz. Muhammed (sav)’e boyun eğmek zaruridir.


Mushafta Tebbet Sûresi’nden sonra gelen İhlâs Sûresi eğer “De ki” hitabıyla başlamamış olsaydı, Ebu Leheb’in düşmanlığı bir nevi hafife alınmış olurdu. Ebu Leheb’in hemen ardından Peygamberimizin şanı yükseltilmiş ve Peygamberimizin (sav) diliyle “Allah’ın bir tek olduğu” ilan edilmiştir. Allahü Teâla (cc), Hz. Muhammed (sav)’in şanını yücelttikten sonra kim Hz. Muhammed (sav)’i “en ufak” bir meselede bile hafife alırsa elbette kâfirdir ve onun “La İlahe İllallah” demesinin zerre miktarı bile önemi yoktur.


Allah’ın peygamberlerini sırf insan diye küçümsemek bizzat Allah’ı küçümsemektir. Allah peygamberlerini ancak kendilerine itaat edilsin diye göndermiştir. Nitekim ayet-i kerime’de şöyle buyruluyor: “Biz herhangi bir peygamberi gönderdikse, sadece Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilsin diye gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelip günahlarına mağfiret dileselerdi, peygamber de onların bağışlanması için dua ediverseydi, elbette Allah’ı tevbeleri kabul eden ve merhametli bulacaklardı.” 4 Bazı âlimler bu ayet-i kerime’nin Kitap Ehl-i kâfirlerin “Biz Hz. İsa (as)’a mutlak itaat etmek olduğumuza inanırız siz müslümanlar ise bizi bu inancımızdan dolayı Hz. İsa (as)’ı ilahlaştırmakla suçluyorsunuz hâlbuki siz de Hz. Muhammed (sav)’e mutlak itaat etmekle sorumlu olduğunuzu söylüyorsunuz öyleyse siz de Hz. Muhammed (sav)’i ilahlaştırıyorsunuz” tezviratı üzerine nazil olduğunu söylemektedirler. Hâlbuki bizler Hıristiyanlara Hz. İsa (as)’a mutlak itaat etmenin farz olduğu hükmünden dolayı değil bizzat “(haşa) Hz. İsa (as)’ı Allah’ın bir parçası/oğlu olarak gördükleri için” kâfir diyoruz. Herhangi bir müslüman Hz. İsa (as) döneminde yaşasaydı ve Hz. İsa (as) Efendimizi küçük görseydi, sözüyle alay etseydi hiç şüphesiz dinden çıkardı. Bugün dahi Hz. İsa (as) Efendimizi küçük gören, O’nunla dalga geçen kişi kâfirdir. Esasen İhlâs Sûresi’nde “De ki” hitabından sonra “O, Allah bir tektir” ifadesi, Hz. Muhammed (sav)’in de bütün bir âlemin de Allah’tan bir parça olmadığını açık bir şekilde ifade ediyor. Allah’ın “De ki” diye ifade buyurduğu kişi, Allah’ın kulu Hz. Muhammed (sav)’dir. Evet, Hz. Muhammed (sav) Allah’ın kuludur, Allah’tan bir parça asla değildir. Hz. Muhammed (sav) diğer peygamberler gibi Allah’ın elçisidir ve elçiyi küçük görmek elçiye boyun eğmemek Allah’a boyun eğmemektir.


İhlâs Sûresi’ndeki ayet-i kerime’nin “De ki” diye başlaması ve hemen ardından en büyük itikadi gerçek olan “O, Allah bir tektir” hükmünün gelmesi Hz. Muhammed (sav)’in sözlerinin itikadi meselelerde “temel” belirleyici olduğunu açıkça beyan etmektedir. Bu meyanda recm, Hz. İsa (as)’in nüzulü, kabir azabı gibi meselelerde “Evet, bu konuda bazı hadisler var ama bu hadisler itikadi sahada bir şey ifade etmez. Hadisler itikadi belirleyemez” diyen Mustafa İslamoğlu’nun kelimenin en hafif tabiriyle “yalan” söylediğini söylemek zorundayız. Bütün İslam âlimleri mütevatir hadislerin kesin meşhur hadislerin ise destekleyici olarak itikadi esasları belirleyici olduğunu söylemiştir. Esasen mütevatir haberleri reddeden kimsenin ya deli ya da art niyetlidir. Kaldı ki İslamoğlu, hadisin kuvvet derecesini de konuya dâhil etmemekte “hadisler itikadı belirleyemez” demektedir. O halde Allah, “De ki” diyerek “O, bir tektir” hükmünü zayıflatmış, itikadi esasları belirleyemeyen “birisine” itikadi esasları tebliğ yükümlülüğü mü vermiş oluyor? Ebu Leheb ölmedi artık kendini İslam’ın oğlu/akrabası gösteriyor.


Hadislerle beyan edilen itikadi esaslarla ilgili İmam-ı Azam Ebu Hanife (rh.a) Hazretleri aynen şöyle diyor: “Kabirde Münker ve Nekir’in sualleri haktır. Kabirde ruhun cesede iade edilmesi haktır. Bütün kâfirler ve asi mü’minler için kabir sıkıntısı ve azabı haktır. Deccal’in, Ye’cüc ve Me’cüc’ün ortaya çıkması, güneşin batıdan doğması, Hz. İsa’nın gökten inmesi ve sahih haberlerde bildirilen kıyamet alâmetlerinin hepsi de haktır.” Esasen sadece İmam Azam (rh.a) değil hiçbir alim, hadislerin (teslimiyet) fonksiyonunu tartışmamış ve Hz. Muhammed (sav)’in sözlerinin “mutlak hakikat” olduğuna inanmışlardır. Zaten inanmayanlarda ne kadar “âlim” olursa olsun müslüman değillerdir.

Güneyde çok sevilen ülkenin (İsrail’in) taşeronu olan FETÖ Mavi Marmara Gemisine, İsrail askerleri saldırıp onlarca müslümanı katlettiğinde İsrail’e hak vermekten zerre miktarı utanmadı. Aksa Tufanından sonra Fetullah Gülen’in gayr-i meşru çocuğu Enes Kanter, İsrail’le dayanışma gecesine katılarak FETÖ’nün İsrail’e bağlılığını bir kez daha teyit etmiştir.


PKK


Bölgede kendisine 2. İsrail’i kurma görevi verilen PKK’nın en büyük görevi Kürtlerin dine bağlılığını ve aile bağlarını çözmek olduğunu söyleyebiliriz. PKK’nın evrimsel sürecinde bu örgüt, ilk başlarda “Kürt Hakları” için yola çıkmamış “sol ideolojiyi” bayraklaştırmak istemiştir. Zaten örgütün bir amacı da Kürtlere, Kürt olduğunu unutturmaktır.


Terör Örgütüne destek veren önde gelen yazarlardan İsmail Beşikçi, eserlerinde PKK’nın “Türklerle hatta Türk Solu ile” irtibatını kesmesi gerektiğini ve PKK’nın doğal müttefikinin İsrail olduğunu yazar. O’na göre Ortadoğu’da iki mazlum millet vardır. Kürtler ve Yahudiler. Yahudiler, Kürtlerin mazlumluğunu anlayarak devletleriyle PKK’ya destek verebilir. Bu sebeple PKK, İsrail ile beraber çalışmalıdır.


Şeyh Said (rh.a)’ın torunu ve din bezirganı Abdülmelik Fırat’ta eserlerinde “Yahudiler ve Kürtlerin” ortak kaderlerinden bahseder. O da Kürtlerin, İsrail ile yakın ilişkiler kurulması fikrindedir. Kürtlerin, öcünü ÖCALAN alacaktır ve bu da İsrail’in destekleriyle olacaktır.


PKK’nın ve yandaşı olan kimselerin Aksa Tufanından sonra İsrail’in aldığı ağır yaradan dolayı telaşa kapıldıkları malum. PKK yöneticisi Duran Kalkan, Hamas’ı provokatörlük ile suçlamıştır. PKK’lı yazarlar, “Kürt müslümanlarının” Aksa Tufanını selamlayan mitinglerini çok sert bir şekilde Kürtlüğe ihanet olarak ifade etmişlerdir. Onlara göre Kürtler, müslüman olduktan sonra İslam Davası için birçok mücadele yürütmüş ama bu mücadelelerinden dolayı herhangi bir kazançları olmamıştır. Bu sebeple Kürtler, artık din davasını bırakıp kendi kavimlerinin geleceğini düşünmelidir.


İslam’ı ideolojik bir dava zanneden PKK’nın, kemik davasından başka bir amacı olamaz. Hz. Peygamber (sav), Mekke’de İslam’ı ilk anlattığında kavminden sert tepkilerle karşılaşmış ve boykot dahil her türlü zulme muhatap olmuştur. Bu dönemde bazı güçlü ve silahlı kavimler Hz. Peygamber (sav)’in yanına gelerek; “Eğer müslüman olur ve Mekke’deki şirk yönetimini devirirsek bize hâkimiyetten ne pay var?” sorusunu sormuşlardır. Hz. Peygamber (sav)’de “Hiçbir pay yoktur” cevabını verince müslüman olmaktan vaz geçmişlerdir. Hiç şüphesiz dünyanın da ahiretin de sahibi Allah’tır. Allah’ın hiç kimseye, hiçbir ırka ihtiyacı yoktur. İnsanların ve kavimlerin Allah yolunda ilerlemeye ihtiyacı vardır. Kürt müslümanlar da hâkimiyetten pay kapmak için değil belki Allah razı olur diye Allah yolunda mücadele ederler. Esasen bütün müslümanlar aynı düşüncededir ve PKK’nın anlamadığı da budur.


PKK’nın taşeron örgüt olduğunun en büyük kanıtı hiçbir şekilde bir ideal sahibi olmamasında kilitlenir. Sürekli tezler değiştiren PKK, ekolojik toplum modeli gibi ne olduğu belli olmayan tezlerden “eşcinsel savunuculuğuna” kadar birçok saçma sapan tezleri gündeme getirmiştir.


IŞİD:


Tarih boyunca insanları Allah’ın dininden çevirmek isteyen güçler değişik oyunlar sahnelemişlerdir. İdeolojilerin tükendiği ve insanın anlam peşinde koştuğu bir dönemde özellikle müslümanlar arasında değişik komplolar tezgâhlanmıştır. Komplolar konusunda müslümanlar şöyle uyarılmıştır:


“Kitap ehlinden bir grup: “Mü’minlere indirilene günün başlangıcında inanın, sonunda da inkâr edin, belki onlar da dönerler” dedi.” (Al-i İmran Suresi: 72)


Müslümanları birbirine düşürmek, canlarını, mallarını hatta namuslarını birbirlerine helal kılmak için tekfiri müslümanlar arasına yaymaya çalışan güçler sadece teorik tezlerle yetinmemişlerdir. İslam Coğrafyası’nda Haricilik akımını yeniden diriltmeye çalışan küresel şebekeler, Hariciliğin müslümanları altından kalkamayacağı felaketlere sürükleyeceğinin farkındadırlar. Cihad adı altında müslümanlarla savaşan Hariciler tarihte müslümanların bütün enerjilerini tüketmişlerdir. Günümüzde de geçmişten yapılan iktibaslarla yeni bir Harici Kitlesi örgütlenmeye başlamıştır. Biz bu Harici Kitleye Neo Harici ismini veriyoruz.


Cihad Hareketlerini tehdit eden iki temel tehlikeden bahsedebiliriz. Bunlardan biri kalp katılığı diğeri ise fıkhi meselelerdeki lakaytlıktır. Esasen kalp katılığı adeta militanlığın kaderidir. Bu konuda Allahü Teâlâ (cc) şöyle buyurmuştur: “Bununla beraber müminlerin hepsinin birden topyekûn savaşa katılmaları uygun değildir. Her kabileden bir kısım insanlar da din ilimlerinde derinleşmeli ve kabileleri savaştan dönüp gelince onları uyarmalıdır ki, böylece Allah'ın azabından sakınırlar.” (Tevbe Suresi: 122)


Âlimlerin vazifesi cihada katılanların kalplerinin katılıklarını gidermek ve onların öfke ve nefretle fıkhi hükümlerin sınırlarının dışına taşmalarını engellemektir. İbn-i Abidin (rh.a) cihad bahsinde şu açıklamaları yapmıştır: “Bulundukları beldede kendilerinden daha fakîh ve âlimi bulunmayan kimselere de cihâd farz değildir. Böyle âlimler farz olmayarak cihâda gidecek olsalar kendilerine cihâd etmek caiz değildir. Çünkü o belde halkının din cihetinden zayi olma korkusu vardır. Bezzâziye sahibi: "Böyle fakîh ve âlim olan kimselerin farz olan hac seferkiden başka hiç bir sefere çıkmaları caiz değildir." demiştir. Zira bilenlere gizli değildir ki, fakîh ve âlimlere farz olan cihâd seferinin caiz olmamasından, ticaret gibi nafile seferin caiz olmaması evleviyetle sabit olur.”


Cihad Hareketleri’nin bir başka düşmesi muhtemel fitnelerden birisi de “Tekfir Hastalığı”dıır. Baş olma sevdası, cehalet, dünyevi ihtiraslar ve ganimet hevesi bu hastalığın nedenidir. Bir ayet-i kerime’de bütün mücahidler uyarılmıştır: “Ey İman edenler! Allah yolunda cihada çıktığınız zaman, mümini kâfirden ayırmak için iyice araştırın. Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, “Sen mümin değilsin” demeyin. Allah katında çok ganimetler var. İslâm'a ilk önce girdiğiniz zaman siz de öyle idiniz. Sonra Allah size lutufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” (Nisa Suresi: 94)


Ayet-i kerime’nin vurguladığı kelime “tebeyyün”dür. Kelime ayette iyice araştırmak, acele etmemek, şüphe ve kuruntularla hareket etmemek, fasit ve zayıf tevillere müracaat etmemek, kesin bilgi sahibi olarak karar vermek manasına gelmektedir. Böyle bir emir verilmesinin iki temel nedeni vardır:


Birincisi: Sahabe ilk dönemde müslüman olduğunu söylediği halde bazı zamanlar hırslarına kapılarak veya karşısındakinden şüphelenerek insanları öldürebiliyordu. Bunun üzerine bu ayet-i kerime “gizli hallerin” açık yönü ile hükmetme kuralını getirerek öldürme konusunda müslümanları uyarmıştır Adeta ayet şöyle demiştir. “Kendisini müslüman olarak ilan eden kişinin yalan söyleyip söylemediğini araştırmak size düşmez. Gerçeği söylüyor olabilir, aynı şekilde yalan söylüyor da olabilir ve derin bir araştırma yapmaksızın hangisinin doğru olduğuna karar verilemez. Bu nedenle müslüman olduğunu söyleyen yalancı bir kâfiri serbest bırakmak olduğu gibi, samimi bir müslümanı da öldürmek ihtimali de mevcuttur. Her ne olursa olsun yanlışlıkla bir kâfiri serbest bırakmak, sizin için, yanlışlıkla bir mü’mini öldürmekten daha hayırlıdır.” Bu yüzden ayetin gayesi mü’minleri öldürmenin haramlığını pekiştirmek, mücahidleri zayıf ve fasit tevillerle müslüman kanını dökmemeleri hususunda uyarmak, müslüman kanı dökme konusunda ihtiyatlı davranmaya sevk etmektir.


İkincisi: Ayette geçen “darebtüm” kelimesi Allah için cihada veya ticaret için sefere çıkanları ifade etmektedir. “Darb” el ile vurmaktır ve bunun sefere çıkma manasında kullanılması, seferdeki hızlı gidişten kinayedir. Çünkü eliyle insana vuran kimsenin elinin hareketi, bu vuruş esnasından çok hızlıdır. Bundan dolayı, “darb” kelimesi yolculuktaki hızlı gidişten kinaye kılınmıştır. Veya “darp” kelimesi “Yeryüzünde vurdum (yol teptim)” manasında kullanıldığı gibidir. Zeccac şöyle der: “Ayetteki darb tabiri gazaya çıktığınızda ve cihada çıktığınızda manasındadır.” Esasen cihadda kan hızlı akar, heyecanlar bastırır ve çabuk sonuç alma arzusu kamçılanır. Darb kelimesi ile bu duruma dikkat çekilmiştir. Açıkça ayet, cihadın harareti, öfkenin kabarması, ganimet arzusu ve baş olma sevdası ile müslümanların kanına girmeyin demektedir.


Ayet-i kerime’de zikredilen selam kelimesi özel bir manadadır ve değişik ihtimalleri içinde barındırmaktadır. Bu konuda âlimler şöyle demiştir: “Bu selam ya bildiğimiz müslümanların birbirlerine verdiği selamdır veya müslümanlarla savaşmayan kimseleri beyan eden bir durumdur ve son olarak da eman isteyenlerdir. Ayetin nüzul sebepleri bu konuda açıklayıcıdır. Bu yüzden nüzul sebeplerini görelim:


Birinci rivayet: Usame b. Zeyd (ra); savaşta, "Lâ ilâhe illallah Muhammedur´Resûlullah es-Selâmu aleykum" diyen birini öldür-dü. Bu durumu Hz. Peygamber (sav)´e haber verdikleri zaman O, çok kızdı ve "Siz onu, yanındaki mala göz diktiğiniz için öldürdünüz" dedi. Sonra bu âyeti Usame´ye okudu. Usame de, "Ya Resulullah(sav) benim için Allah´a istiğfar et" dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav) "O, "lâilahe illallah" demişken, bu nasıl olur?" dedi. Hz. Usame (ra): "Hz. Peygamber bu sözü tekrar edip durdu. Hatta keşke, daha önce müslüman olmamış olsaydım da o gün müslüman olmuş olsaydım" diye arzu ettim. Daha sonra Hz. Peygamber (sav) benim için istiğfar etti ve "Bir köle azâd et" buyurdu" demiştir.


İkinci rivayet: Muhallem İbn Cüsame´ye (yolda). Âmir İbn el-Azbat rastladı. Âmir onu, İslâm selamı ile selamladı. Muhallem ile Âmir arasında, cahiliyye döneminden bir kin vardı. Bundan dolayı Muhallem bir ok atıp onu öldürdü. Hz. Peygamber (sav) (bu hadiseye) çok kızdı ve "Allah sana mağfiret etmesin" dedi. Bunun üzerinden yedi gün geçmeden Muhallem öldü. Müslümanlar onu gömdüler, fakat toprak onu üç kere dışarı attı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav): "Hiç şüphesiz toprak, ondan daha şerlileri kabul eder. Fakat Cenâb-ı Allah (böyle yaparak) size, bu günahın kendi katında ne kadar büyük olduğunu göstermek istedi" buyurup onun üzerine taş konulmasını emretti.


Üçüncü rivayet: Usame´nin başına gelen hadisenin bir benzeri de Mikdâd Ibnu´t-Esved´in başına gelmiştir. O, şöyle demişti: "Ya Resulullah, ne buyurursun: Ben kâfirlerden birisiyle karşılaşsam, bunun üzerine o benimle vuruşsa ve benim iki elimden birisini kılıçla kesse; sonra da bir ağacı kendisine siper edinerek, "Allah için müslüman oldum" dese., bundan sonra ben onu öldürebilir miyim?.." Hz. Peygamber (sav), "Onu öldürme!" deyince ben,´ “Ey Allah´ın Resulü o benim elimi kesti!" dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber (sav), "Onu öldürme; eğersen onu öldürürsen, muhakkak ki o, senin onu katletmenden sonraki menzilinde, yerinde; sen de, dediği kelimeyi söylemezden önceki menzilesinde yerinde otursun” buyur­dular.


Ebî Ubeyde’den rivayet edildiğine göre o, şöyle demiştir: Allah´ın Resulü şöyle buyurdular: "Sizden birisi mızrağım adama (kâfire) yöneltip, mızrağın keskin demir ucu da adamın boğazının çukuruna dayansa, bunun üzerine de adam, "lâ ilahe illallah.." derse, o kişi mızrağı ondan çeksin."


Kaffâl (r.h) ise şöyle demiştir: "Bu rivayetler arasında bir çelişki bulunmamaktadır. Belki de bu âyet, hâdiselerin hepsi meydana geldiği zaman nazil olmuş, böylece de her bir grup, âyetin kendisiye alâkalı olay hakkında nazil olduğunu zannetmiş olabilir."


Peygamberimizin (sav); “Onu öldürme; eğersen onu öldürürsen, muhakkak ki o, senin onu katletmenden sonraki menzilinde, yerinde; sen de, dediği kelimeyi söylemezden önceki menzilesinde yerinde olursun” hadis-i şerifi meselenin imana dayalı hassasiyet olduğunu haber vermektedir. Çünkü müslümanın kanını helal görenler bunu her ne kadar fasit ve yanlış tevillere dayandırsalar da genellikle küfre düştüklerinden bu cürümü işlerler. Ayet-i kerime’de şöyle buyrulmuştur:


“Sonra sizler öyle kimselersiniz ki, kendilerinizi öldürüyorsunuz ve sizden olan bir grubu diyarlarından çıkarıyorsunuz, onlar aleyhinde kötülük ve düşmanlık güdüyor ve bu konuda birleşip birbirinize arka çıkıyorsunuz, şayet size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz. Hâlbuki yurtlarından çıkarılmaları size haram kılınmış idi. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar, netice olarak dünya hayatında perişanlıktan başka ne kazanırlar, kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Bakara Suresi: 84) Âlimler bu ayetin tefsirinde her ne kadar müslüman öldürmek, onları yurtlarından sürmek direk küfür olmasa da genellikle bu fiili işleyenler yaptıkları işin helal veya vacip olduğuna inandıklarından kâfir olurlar açıklamasını yapmışlardır.


Son olarak Nisa Suresi’ndeki ayette geçen "Evvelce siz de böyle idiniz..."cümlesinin anlamı hakkında âlimler şöyle demişlerdir:


1) Bundan murad şudur: "Siz İslâm´a ilk girdiğiniz zaman, ağzınızdan kelime-i şehadet işitildiği gibi, kalbinizin söylediğiniz bu şeye uygun olup olmadığı hususunda bir ilim elde etmeye bakılmaksızın, kanlarınız ve mallarınız korunmuştu. Binâenaleyh, sizin de, İslâm´a girenlere size davranıldığı gibi davranmanız, sözün zahirine itibar etmeniz ve, "O, öldürüleceği korkusuyla, kelime-i şehâdeti söyledi" dememeniz gerekir."


2) Saîd İbn Cübeyr şöyle demektedir: "Bundan murad, "Bu davet edenin, imanını kavminden saklayıp gizlediği gibi, siz de imanınızı kavminizden saklıyorsunuz. Sonra Allah sizi azîz kılmak suretiyle size lütfetti de, böylece siz dininizi izhâr ettiniz.. İşte siz de onlara, bu şekilde muamele ediniz" demektir."


3) Mukatil: "Bundan murad şudur: "Siz de hicretten önce kâfirler arasında bulunduğunuz zaman, Allah´ın Resulünün ashabından, "Lâ ilahe illallah!" kelimesiyle emân dilediğimiz gibi, siz de onlardan aynısını kabul ediniz..."


Ayetin tefsirinde Razi (rh.a) önemli bir inceliğe dikkat çekmektedir: “Siz, daha işin başındayken, muhakkak ki sizde, birtakım zayıf sebeplerden dolayı İslâm´a olan temayülünüz zayıf idi. Sonra Cenâb-ı Hak, bu temayülünüzü kuvvetlendirip, küfre karşı olan nefretinizi arttırmak suretiyle size ihsanda bulundu. İşte onlar da böyledir; onlarda böyle bir korkudan dolayı İslâm´a karşı zayıf bir temayül meydana gelmiştir. Binaenaleyh, onların bu imanını kabul ediniz. Zira Allah Teâlâ, onların kalblerinde iman halâvetini kuvvetlendirip, göğüslerindeki o arzuyu arttıracaktır" İşte bana göre, bu konuda söylenmesi gereken söz budur.”


İnsanlar dilleriyle imanını izhar ettikten sonra bir takım amellerinde yanılabilir, günah alışkanlıkları da bulunabilir, düşünce dünyası da derinleşmemiş olabilir ama onların hatalarını hain bir avcı gibi yakalayıp tekfir etmek samimi bir müslümana yakışmaz. Bu yüzden ayet-i kerime “eksik” gördüğünüz müslümanı (veya müslümanım diyeni) hemen tekfir ederek dışlamayın ve sabırla eğitmeye çalışın demek istemiştir.


xxx


Hz. İsa (as) insanlara tevhid inancını tebliğ etti. Ve diğer Resuller gibi doğruluğunu ispatlamak için mucizeler gösterdi. “Allah onu (İsa Efendimizi) İsrailoğulları’na bir peygamber olarak gönderdi. (O) “Şüphe-siz ki ben size Rabbinizden bir ayet getirdim. Size, kuş biçiminde çamurdan bir şey yaparım da içine üflerim. Allah’ın izniyle o kuş olur; anadan doğma körü ve alaçalıyı iyileştiririm ve Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyor ve neleri biriktiriyoruz size haber veririm.” (Al-i İmran Suresi: 49) İşte bu noktada insanların bir kısmı iman etti. Ama imtihan bitmedi. Çünkü… Çünkü iman ettiğini söyleyenlerden bir kısmı mucizeleri Hz. İsa (as)’ın şahsına bağlayarak O’nu (as) ilahlaştırdılar. Mevdudi (rh.a) ve ileri gelen İncil araştırmacılarına göre İncil’de “baba”, “oğul” ve “kutsal ruh” kelimeleri geçmiştir. Lakin bu kelimeler, ilk zamanlarda muhkem olan “La İlahe İllallah” kelimesi çerçevesinde değerlendirilmiştir. Sonradan Hıri-tiyanlar İncil’de geçen “baba”, “oğul” ve “ruh” kelimelerini muh-kem gibi değerlendirerek önce Hz. İsa (as)’ı Allah’ın -hâşâ- oğlu gibi gördüler sonra üçün içinde birleşik bir ilah gibi görmeye başladılar.


Şimdi soru şu: Tüm peygamberlerin tek ilah inancını anlattığı bilinmesine rağmen Hıristiyanlar bu kadar açık bir yanlışa nasıl düştüler? Gerçekten önemli ve şaşırtıcı bir soru. Neden Hz. İsa (as)’a tabi olan müslümanlar, Hz. İsa (as) ilahlaştırılırken sessiz kaldılar? Akide cinayetine niçin engel olmadılar? Aslında engel olmaya çalıştılar ve mücadele ederken Hz. İsa (as)’ı ilahlaştıran Hıristiyanlar, Bizans Dönemi’nde tevhid ehli bir milyon insanı öldürdüler. Ama baskın çıkan Hz. İsa (as)’ı ilahlaştıranlar oldu. Çünkü Hz. İsa (as)’ı ilahlaştıranlar müteşabih nassları zahirleri gibi değerlendirerek muhkemleştirdiler. Allah bu konuda müslümanları da uyarmıştır:


“Sana bu kitabı indiren O’dur. Bunun ayetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu ayetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih ayetlerdir. Kalplerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyiflerine göre tevil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Hâlbuki onun tevilini Allah’tan başka kimse bilmez. İlimde derinleşmiş olanlar; “Biz buna inandık; hepsi Rabbimizin katındandır” derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.” (Al-i İmran Suresi: 7)


Lakin Hıristiyan Rahipler, müteşabih metinlerde sözün zahirini alır ve bu zahiri muhkemleştirirdi. İncil’de geçen “baba” kelimesinin merhamet ve otoriteyi temsil ettiğini onlarda biliyordu lakin dini bozmak için baba kelimesine zahiri anlam vermek ve tüm insanları bu saçmalığa inandırmak zorunda idiler. Öyle anlatmak zorunda idiler ki, La İlahe İllallah muhkemi unutulsun ve kendi uydurdukları din yerine ikame olsun. Bunun için şöyle bir formül icat ettiler: Allah ile kulları arasına bir takım aracılar girmeli ve bu aracılar objektif olmayan “kriterlerle” sırları açıklamalı idi. Önce herkesin imanı bir değildir dediler. İman artıp ve eksildiğinden bazı insanlar daha imtiyazlı olacaktı. Sonra. Sonrası kolaydı. Durum aynen şöyle oldu:


“Onlar Allah’tan başka haham ve rahiplerini kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah’tan başka hiçbir ilah yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.” (Tevbe Suresi: 31)


Sürecin özü şu: Hz. İsa (as)’dan sonra birileri çıkmış şöyle demişlerdir: “Şu insanları görüyor musunuz, bunlar Hz. İsa (as)’nın mesajını tahrif etmiştir. İncil, “baba” ve “oğuldan” bahsetmesine rağmen bunlar, baba ve oğlun mecazi veya müteşabih anlamda olduğunu söylemektedir. Hâlbuki baba ve oğul manaları bilinen kelimelerdir. Evet, Allah babadır ve İsa’da O’nun oğludur. Biz böyle demekle tevhidi de bozmuyoruz. Allah, İsa ve Kutsal Ruh, üçtür ama bu üç aslında birdir. Biz baba ve oğlun hakikatine inanırız ve ayrıntısına girmeyiz. Kim Hz. İsa (as)’ın Allah’ın oğlu olduğuna inanmazsa o kâfirdir ve Allah’ın ayetlerini reddetmiştir.” İşte bu süreçte dinin aslına inandığını söyleyen yani selefi olduğunu iddia eden kitle aynen böyle söyledi ve Hz. İsa (as)’ın davetine şirk karıştı. Kendilerinin yorumlarının aksine bir şey söyleyen kimseleri mürted ilan eden bu selefiler, Engizisyon Mahkemeleri’nin kararlarıyla bir milyon müslümanı öldürdüler.



Selef Kelimesi ve İmanda İmtiyazlı Kitle


Aslında selef kelimesi nötr bir kavram. Zamansal bir duruşu ifade eder. Hayatın doğal akışı içinde olan kavrama, kendinden menkul bir kutsallık atf etmek başka bir oyunu perdelemek için… Başka bir oyun… Dini tahrif etme oyunu…


Yaşayan her insanın bir selefi vardır. Ve şimdi halef olan bir kimse belirli bir zamandan sonra selef haline gelecektir. Ama geçmiş her zaman güzel hatıraları ile andığımız bir boyut. Çocukluğumuz saflığın ifadesidir. Çöküş zamanlarımızda geçmiş, tatlı bir rüyadır. Özellikle çöküş zamanları…


Hz. Muhammed (sav)’in kendi nesli ve arkadan gelen iki nesil özel bir önemi olan nesil. Ama bu özellik zamansal bir özellikten çok İslam’da ileri giden ve İslam’ın tebliğinde ilk yetişen insanlar topluluğu için olduğu için böyledir. Dinin usulü ve çizgisi bu dönemde yeşerdi. Lakin dinin düşmanları da genel hatlarıyla bu dönemde ortaya çıktı. Hem de bütün kinleriyle, temel argü-manlarıyla… Bidat dediğimiz tüm mezheplerin ortak zamanı da bu zaman dilimine rastlar. Ve tüm bu mezhepler, kendilerini üç nesle dayandırır. Bakın “antikapitalist müslüman” olduğunu iddia edenler bile kendilerini Hz. Ebu Zer (ra)’a dayandırır. Öyleyse mesele zaman meselesi değil.


İmam Malik Hazretleri, fıkıh usulünde Medine Ehli’nin amellerine özellikle dikkat çeker. Ama bu dikkat çekme sadece mekân özelliğinden dolayı değildir. Aksine şer’i hükümlerin Medine’de daha iyi yaşandığı esasına dayanır. İmam Şafii (rh.a)’de Medine Ehli’nin uygulamalarına önem verir ama nihayetinde sadece mekanda yapılan işlere bakmaz. Yapılan işlerin delilen-dirilmesi lazımdır buyurur. Delil; Kitap, Sünnet ve İcma… Sahabe bile bilmedikleri meseleyi kendinden daha âlim olan diğer sahabeye sorardı. Öyleyse mesele bir zaman ve mekân meselesinden öte usul meselesi… Usul de ilk üç nesil içerisinde iyice netleşti ve nihayet sistem haline geldi.


Akidede mezhepler; doğru İslam görüşünü ortaya koydu. Maturidi ve Eş’ari Mezhebi Ehl-i Sünnet’in itikadi görüşlerini sistemleştirdi. Dört ameli mezhep de ameli hususları sistemleştirdi. Sonraları bütün müslümanlar bu usul çerçevesinde kendi zamanlarına seslendiler.

İslam her şeyden önce hakikat ile aramıza insanlardan çok objektif ilkeleri koydu. Bir ayette şöyle buyrulur: “Onlara gelin insanların inandığı gibi inanın denildiği zaman onlar biz sefihlerin inandığı gibi mi inanacağız derler. İyi bilin ki asıl sefihler (beyinsizler) onlardır lakin bilmezler.” (Bakara Suresi: 13) İnsanlar gibi iman… Herkes gibi… Ama beyinsizler bilmedi. Bizim imanımız ayrı dediler. İnanılması gereken hususlarda herkesin imanı aynı olmalıydı oysa… Öyle demedi çünkü insanları aldatabilmek için İslam Tarihi’nde lafızsal bir ihtilaf konusu olan “iman artar mı eksilir mi” konusunu akidevi bir hale getirmeye mecburlardı. Diğer insanları kandırmak ve kendi saçma sapan dinlerine diğer insanları çağırmak için. Bütün insanlardan ayrı elit bir inanca sahip olduklarını vurgulamak için. Evet, bidat mezheplerin tamamı kitle gururudur. Kitlesel deliliktir. Kibrin mezhebidir; Haricilik. Ama hakikat bu değildi. İnanılması gereken hususlar açısından iman bütün insanlar için aynıdır. İnanılması gereken şeylere (zarurat-ı diniyye) inanmayan müslüman değil kâfirdir. Ama inanıyorsa… İçki içen bir müslüman ile takva sahibi bir müslüman iman açısından eşit ve kardeştir. Eşit ve kardeş. Elbette içkinin, zinanın, hırsızlığın İslam Fıkhı’nda cezası var. O başka. İnanıyorsa kişi müslümandır.


Evet, müslümanların günahkârının da salihinin de imanı aynıdır. İnanılacak şeyler ne artar ne de eksilir. Müslümanları iman sınıflandırmasına tabii tutmak sınıflı bir toplum ortaya çıkarır. Onların papazları varsa Haricilerin de kıçı suda başı gökte akl-ı evvel alimcikleri var. Önce bir tez ortaya atıp sonra bu tezlerini “mutlak doğru” kabul ederek hatta ettirerek insanları saçma sapan bir inanışa çağırırlar. Ama herkes bilmeli ki, Hz. Ebubekir’in imanı ile herhangi bir sıradan, günahkâr hatta bidatı küfre varmayan bir müslümanın imanı aynıdır. Sadece (ki bu sadece son derece önemlidir) imanın derecesi ve kuvveti farklıdır. Yoksa o ayrı bir şeye bu ayrı bir şeye inanıyor değildir. Müslümanların tamamı kardeştir. Zina eden, hırsızlık eden ve aklıma gelmeyen bütün günahları işleyen bir müslümanla Hz. Ebubekir (ra) kardeştir. Çünkü imanın aslı tasdiktir.


İman söz ve ameldir diyenler bir bakıma haklı ama kendilerine sormaları gereken soru şu: “İnsanı hangi söz ve fiiller küfre götürür?” İnsan, inandıktan sonra küfre giden söz ve fiiller icma ile sabit olmalı. İmam Ahmed Hazretleri’nin “namaz kılmayanlar kâfirdir” ictihadı, insanları küfre nispet ederken geçersizdir. Çünkü diğer üç imam ve bir çok alim böyle söylememiştir. Bir müslümana kâfir diyorsanız üzerinde ittifak edilen mesele olmalı. İmam Azam (rh.a) adeta “anayasa” niteliğinde şu sözü söyler: “Sonra amel imandan, iman da amelden başkadır. Çünkü çoğu zaman mü’minden amel yapma mükellefiyeti kalkabilir. Amel kalktığı zaman, iman da kalkar denilmesi caiz değildir. Zira hayız halindeki bir kadından; o hal içerisinde iken namaz kalkar. Böyle bir kadın için iman da kendisinden kalkar diyemeyiz. Yahut kendisine imanı da terk edilmesi emredilir denilemez. Yine fakire zekât yoktur denilir, fakat fakire iman gerekli değildir denilemez. Eğer iman amelden bir parça olsaydı, amelin düştüğü hallerde imanın da düşmesi gerekirdi. Hâlbuki durum bu değildir.” Durum bu değildir ama Hariciler, olmazların olduran yiğit (!) kahramanlar; saçma tezlerini insanları inandırmak için tıpkı Şii’ler gibi yalan söylemeyi meslek haline getirmişlerdir. Yalan… Bir sahabenin veya âlimin sözlerini kırpıp hakikat budur demek şarlatanlığı Hariciliğin bariz vasfı. Oysa İbn-i Abidin (rh.a) duyan kulaklara söyle sesleniyor: “Câmiü'l-Fûsuleyn'de zikredilmiştir ki; bir kimse imanın şartlarını inkâr etmedikçe dinden çıkmaz.Buna göre: kitablarda zikredilen küfür kelimelerinin çoğuyla bir müslümanın kâfir olduğuna fetva verilmemelidir. Bunun için ben küfür kelimelerinden hiç biriyle küfrün vaki olduğuna fetva vermemeyi kendi nefsime vacib kıldım.”

Yukarıdaki Ayetin sonundaki bilmezler kelimesine dikkat edin. Şuuruna varmazlar, anlamazlar gibi ifadeler kullanılmıyor bilmezler deniliyor. Dolaysıyla bir inancın veya hükmün hakikat olması karşısında ölçümüz ilimdir. İlim elde etme metotları da bilinmektedir. Bu ilmi elde ederken bazı zaman muhkem hakikat ile yüzleşiriz kimi zaman da ictihada açık metinlerle. Âlimlerimiz, Rablarımız değildir. M. Hamdi Yazır (rh.a); “Hazreti İmam Azam’ın (rh.a) incir çekirdeği kadar bir meselede mutlak hüküm koyucu olduğuna inanan kimse, onu Rabb edinmiş olur” tespitini yapmıştır. Evet, İmam Azam, İmam Şafii, İmam Ahmed ve İmam Malik Hazretleri Kitap ve Sünnete belli bir usul dairesinde yaklaşarak onlardan hüküm çıkartan insanlardır. Asla yaptıkları ictihadları mutlak hakikat olarak görmemişlerdir. İslam Toplumunda her zaman birden fazla mezhep iç içe yaşamıştır. Lakin her devirde mezhepleri bir kenara iten ve ilan ettiği hükümleri mutlak hakikat olarak değerlendiren insanlar olmuştur. Farklılıklara asla tahammül edemeyen insanlar hayatı da hayatın doğal akışını da anlamamışlardır. Hemen her şeyi iman esası haline getiren bu insanlar, İslam Toplumunda anarşi ve terörün de kaynağını oluşturmuşlardır. Tek bir müslüman kalana kadar herkesi tekfir eden, müslümanların namusuna saldıran, eşkıya bozuntusu ve şeref yoksunu Hariciler birden bire ortaya çıkmadı.


Kelimeden Oluşan Putlar


Kelime ile hakikat arasındaki uyumu gözetmediğin zaman her şeyi uydurabilirsin. İslam Tarihi’nde Batiniler güzel bir örnek. İslam’ın esaslarını güya İslam’a dayanarak ve sahte esrar perdesiyle yok etmeye kalkan izafi bir din oluşturmaya çalışan Batiniler, tarihselciler, Hermenötikler kavramlara insanda başlayıp insan da biten anlamlar yüklediler. Tam tersi Hariciler de kelime ile hakikat arasındaki köprüyü var edeni yok sayarak kelimeleri adeta putlaştırdılar. Bir kelimeden yola çıkıp hem Hz. Ali (ra) hem de Hz. Muaviye (ra)’ı tekfir ettiler. Osmanlı Devleti’ni tekfir eden Muhammed b. Abdülvahhab belki samimi idi ama dinin aşkın boyutunu yok saydığını insanlar ile Allah arasında yeni bir sınıf oluşturduğunu görmezden gelemeyiz. Bu tipler, Hz. Muhammed (sav)’e bile din öğretmeye çalışırlar, kendi kafalarındaki şablonları ebedi hakikatlermiş gibi sunmaya gayret ederler.

Hz. Muhammed (sav)’e din öğretmek…Evet, aynen öyle. Resulullah (sav) ganimet taksimi yaptığı bir sırada yanına Temim Oğulları’ndan Zu’l-Huvaysıra gelerek “Ey Allah’ın Resulü adaletli davran” dedi. Resulullah (sav); “Sana yazıklar olsun!.. Eğer ben adaletli davranmaz isem kim adaletli davranır? Eğer ben adaletli değilsem muhakkak ki eli boş kalmış ve ziyan etmişindir. Bunun üzerine Hz. Ömer; “Ey Allah’ın Resulü!.. Bana izin ver de bu adamın boynunu vurayım” dedi. Resulullah (sav); “O’nu bırak!.. Onun bir takım arkadaşları vardır ki, sizden birini onların namazları yanında kendi namazını, onların oruçları yanında kendi orucunu küçük görecek. Onlar Kur’an okuyacaklar, fakat okudukları Kur’an köprücük kemiklerinden öteye geçmeyecek. Onlar okun avdan çıktığı gibi İslam’dan çıkacak.” Evet, bu tip insanların yaşadığı dönemi yaşıyoruz. Müteşabih ayetlere kendine göre mana verip bu mananın ise mutlak olduğu iddiasında olan gençlerin zamanındayız. Hiçbir güç kendilerini durduramıyor. Hadis söylediğiniz zaman kendi inançlarına aykırı ise reddediyorlar. İmam Maturidi ve İmam Eşari gibi âlimler zaten onlara göre sapık. İmam Azam ve İmam Şafii gibi âlimler ise hâşâ sahte Rabb. Dinin ölçüsü onlar. Adeta rahip gibiler. Ayrı bir sınıf. Camiye giden insanları tekfir etmekten özel zevk alırlar. Onları en ufak bir şekilde eleştirmeniz küfre girmekle eş anlamlı. Afganistan’da, Irak’ta ve Suriye’de kâfirlerin öldürdüğü müslüman kadar bunlar da müslüman öldürdüler.



İsnad ve Neo Haricilerin Hadis Düşmanlığı



Ellerine aldıkları hadis kitaplarıyla mezhep âlimlerini sanık sandalyesine oturtan kimseleri hadis ehli zannetmen büyük bir gaflet. Onlar hadis düşmanı. Önce hadis usulünden iki kavramı açıklayalım. Âli İsnad ve Nazil İsnad… Âli İsnat; hadisi en kısa yoldan Hz Peygambere (sav) ulaştıran isnaddır. Nazil isnad ise çok ravi sayısı ile ulaştıran hadistir. Ve bütün âlimlere ve akla göre âli isnad nazil isnaddan üstündür. Çünkü en kısa yoldan hadis bize gelmiştir ve bozulma ihtimali daha azdır. İmam Azam (rh.a), İmam Buhari (rh.a)’e göre hadislere daha yakındır. Diğer müctehid âlimlerimiz de öyle. Öyleyse İmam Azam’ı veya diğer âlimlerimizi Buhari’ye dayanarak sanık sandalyesine oturtamazsınız. Bu kolaycılıktır ve en önemlisi arsızlıktır. Hadislere gerçekten saygısı olan daha doğrusu İslam’ı yücelten hiç kimse mezhep âlimlerini tepeleyemez. Onları tepeleyen Peygamberi (sav) tepeler. Tepeledikleri içindir ki müslümanların kanını içmeye doymadılar.


Buhari’nin elde ettiği hadis İmam Azam’a göre nazil isnattır. İmam Azam’a göre sahih olan bir hadis, Buhari’ye gelene kadar sahihliğini yitirebilir. Dolaysıyla tek başına hadis kitaplarıyla mezhep imamlarını yargılayamazsınız aksine mezhep imamlarının sözleriyle hadis kitaplarını inceleyebilirsiniz. Bu yüzden fıkıh kitaplarında “müctehidin delil olarak kullandığı hadis sahihtir” kaidesi geçmektedir. Netice olarak Selefilerin binlerce sahih hadise düşman bir fırka olduğunu söylemek mümkündür. Selefiler hadis düşmanıdır.


Selefi Hareketi’nin kurucusu Muhammed b. Abdülvahhab, önceleri Hanbelî idi yani sapık değildi. Sonraları kendi mezhebini kurdu. Vehhabilik hareketi; Harici, Mücessime, Haşviyye ve Mu-tezile gibi fırkalara mensup olan âlimlerin itikadi tezlerini birleş-tiren ve bu sebeble Ehl-i Sünnet Ve’l Cemaat’ten ayrılan bir harekettir. Selefiler; iman nazariyesinde, bid’atler konusunda, usûl ve fıkıhta geleneksel Vehhabi usulüne sadık kalmakla beraber; tekfir, siyaset, emr bi’l-ma’rûf ve fiili savaş konularında farklılaşırlar.


Elbette Selefiler kendi içlerinde değişik gruplara ayrılmış ama en fenaları kendi görüşünü her şeyin üzerine çıkaran ve değişik ictihadları mahkûm eden anlayış. Mesela Irak ve Suriye’deki Harici şebeke; “ikinci halifeyi” öldürmekle ilgili hadislerden yola çıkarak önce müslümanları öldürmeye başlamış sonra da bununla da yetinmeyerek öldürdükleri müslümanları hem kâfir ilan etmiş hem de kadınlarına cariye muamelesi yapacak kadar alçalmışlardır. Hâlbuki hiçbir müslüman kendilerinin başına geçmek istemektedir. Meselenin diğer yönü de şudur. İslam’da halifelik meselesi, direk itikadi bir mesele değildir. Cuma Namazının kılınması, hadlerin uygulanması vs. için halife lazımdır ve Halifeliği inkar küfürdür ama Halifelik dolaylı olarak itikadın konusudur. Bu yüzdendir ki; ne Hz. Ali (ra) Efendimiz ne de Hz. Muaviye (ra) birbirini tekfir etmemiştir.


Vehhabi/Selefi-Suudi hareket; 18. ve 19. Yüzyıllarda Osmanlı’da ayrılıkçı ve fesatçı bir örgüt olarak olarak ortaya çıkmıştır. Dün olduğu gibi de bugünde Hariciliğin arkasında İngiltere ve küfür sistemleri var olduğundan Selefilik, kaba saba bir din, tekfirci, müslüman düşmanı, müslümanlar arasında elitizmi yaymaya çalışan bir hareket olarak ön plana çıkmıştır. Haricilerin, “Allah yolunda cihad sloganını” kullanmaları müslümanlarla savaşmak için parolasıdır. Halifeliğin kaldırılmasında önemli çalışmaları olan ve Osmanlı ile tıpkı Mustafa Kemal ve diğer kâfir ülkeler gibi savaşan Hariciler, her zaman ümmetin baş belası olmuştur. İbn-i Abidin (rh.a) Selefiler hakkında şu tespiti yapar:


“Vehhabilik, Necd çöllerinde meydana çıkan, Haremeyn’i işgal eden bir harekettir. İbadetleri Hanbelî mezhebine göredir. Fakat kendilerinin müslüman olduğuna inanıp, kendilerine muhalif olanların müşrik olduğunu ileri sürmektedirler. Bundan dolayı Ehl-i sünneti ve Ehl-i sünnet âlimlerinin öldürülmesini mubah görürler. 1233 senesinde Ehl-i Sünnet ordusu Allah’ın (cc) lutfuyla onlara üstün gelip, kahr-û perişan etmiştir”


Aslında Hariciler bir medeniyet inşa edemezler. Onların işleri güçleri fitne ve fesaddır. İslam’a mukabil inşa ettikleri Haricilik Dini’ninden Hariciler bile çok çekmişlerdir. Çünkü bunlar birbirlerini bile tekfir ederler ve sürekli bulundukları yerleri darmadağın ederler. Mesela Suriye ve Irak’ta Hariciler; sadece müslümanlarla savaşmakta hem de savaşını alçakça ve arkadan vurarak yapmaktadır. Din onlar için oyuncaktır. Evet demiştik ki Hariciler birbirlerinden bile çok çekmişlerdir. Öyle alçak bir din ki; Harici öldürecek müslüman bulamazlarsa mutlaka kendi din kardeşlerini öldürürler. Burayı biraz açalım:


On dokuzuncu yüzyılın son yıllarında Abdülaziz İbn Suud; Osmanlı Devleti, Şerif Hüseyin’in sülalesi ve Reşid Oğulları ile mücadele ederken, ‘Allah yolunda cihadın farz olduğu’ iddiasını dilinden düşürmemiştir. Bu arada, Osmanlı’nın tarih sahnesinden silinmesi için ‘Rothschild Hanedanı’ ile münasebetini sürdürmüştür. Yirminci Yüzyılın ilk yıllarında (1912-1913 yıllarında) kurduğu İhvan teşkilatının, söz konusu cihadın ana bünyesini oluşturduğunu söylemek mümkündür. Ihvan hareketi; Necd kökenli çeşitli kabilelerin mensuplarının (İbn Suud’un emri ve mali desteğiyle) hicre denilen köylere yerleştirilmesi ve bedevilikten iskâna geçirilmesiyle başlatılan bir harekettir. Hicrelerde Vehhabi âlimlerin tedrisatına tabi tutulan bedeviler, meşru imam saydıkları İbn Suud’un açtığı cihat bayrağının altında toplanmışlardır. 1926 yılına kadar süren silahlı mücadele neticesinde, Suudi ülkesini bugünkü sınırlarına ulaştırdıklarını söylemek mümkündür. Sınırları İngiltere mandasındaki Kuveyt, Irak, Ürdün ve Filistin’e dayanınca İbn Suud, fetih hareketini durdurmak zorunda kalmıştır. Fakat İhvan Hareketi’nin reisleri cihadı sürdürmek ve müstevli ‘İngiltere’ ile hesaplaşmak arzusundadırlar. Onlara göre bu farz-ı ayn olan bir mücadeledir. İmamları İbn Suud’un hem “İngiltere Devleti”, hem de Kuveyt veya Mısır gibi ülkelerde iktidarda bulunan “müşrik yöneticilerle” olan diplomatik münasebetlerini (tesis ettiği gizli antlaşmaları) bilmedikleri için, cihada devam etme kararında ısrar etmişlerdir İhvan’ın İbn Suud’un direktifleri dışında Irak ve Kuveyt’e karşı cihadı sürdürmesi ve bunun karşısında İngiltere’nin sert tutumu, İbn Suud ile İhvan’ı karşı karşıya getirmiştir. 30 Mart 1929 tarihi’nde yapılan ‘Sebile Savaşı’ ve ertesi yıl (Ahsa Eyaleti’nde) gerçekleştirilen operasyonlar sonucunda İbn Suud, İhvan teşkilatını ortadan kaldırmıştır.



Haricilik ve Ruhbanlık



İslam Tarihi’nde Haricilik Hareketi ile Hıristiyan Toplumundaki Ruhbanlık hareketi arasında garip bir benzerlik bulunmaktadır. Özellikle Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasındaki savaşta Haricilerin iki tarafı da kâfir ilan etmesi ve kendilerinin Allah’ın kitabını temsil ettiklerini söylemeleri manidardır. İctihadi hükümleri bile iman esası haline getiren Haricilerle rahipler arasında fazla bir fark yoktur. Rahipler de dinin tek ölçüsünün kendilerinin olduğunu iddia ederlerdi Haricilerde. Haricilerin uzantısı Muhammed b. Abdülvehhap, farklı ictihadı benimseyen müslümanlara ancak kıyımı layık gördü. Mü’minlerin zihinlerini kısırlaştırdı, tefekkür kabiliyetlerini yok etti. Allah’ın kitabı ile mü’minlerin arasına ilmi olmayacak tarzda girdi. Sınıfsallık oluşturdu. Hakka giden yolları kesti ve mezhepleri yasakladı.


Günümüzde ortaya çıkan Harici çetelerle geçmişteki Harici çeteler adeta birbirinin kopyası. İctihadi kaideleri iman esası haline getiren ve müteşabih olan nassları muhkem gibi göstermeye çalışan Harici Çeteler ile Rahipler arasında sadece isim farklılığı var. Papağan gibi birkaç kelimeyi tekrarlamayı maharet zanneden kimseler de değişik ruhi hastalıkların ortaya çıkmaması mümkün değildir. İnsanlıkla savaşmayı ibadet gibi gören bir güruh ile karşı karşıyayız. Arsız hırsız misali; siz onu bıraksanız da o kana doymaz. Gıdası kan. Yaşamak için tahakküm zaruri. Resulullah (sav) onları şöyle tarif ediyor:


“Kuran okurlar ama okudukları boğazlarından geçmez. Okun avdan geçerek çıktığı gibi Kur’an’dan (dinden) çıkarlar.” (Buhari)


Müslüm Gürses’i dinler gibi Kur’an dinlerler. Tek eksiklikleri oralarını buralarını kesmeleri. Ama onlardan daha psikopatlar. Zira bir hadiste şöyle buyrulur:


“Şüphesiz bunun soyundan öyle bir topluluk çıkar ki, Kur’an okurlar ama okudukları boğazlarından geçmez. Bunlar müşrikleri bırakıp da ehli İslam’ı öldürürler. Okun avı delip çıktığı gibi İslam’dan çıkarlar. Eğer o topluluğa erişirsem Semud Kavmi’nin toptan silindiği gibi onları da toptan silip öldüreceğim.”


Hadis onların derinlikten mahrum olduklarını ve kalıpların dışarısına çıkamadıklarını ifade etmektedir. İnançları kendilerini profesyonel katil yapmıştır. Taş değil demir kalpli. Seri katiller bile yaptıklarının ayıp olduğunu bilir ama bunlar Allah’ın askeri olduklarına inanır. Bir başka hadiste şöyle buyrulur:


“Biriniz onların namazı yanında kendi namazını, onların oruçları yanında kendi orucunu küçük görür. Okun avı delip çıktığı gibi İslam’dan çıkarlar. Okun demir kısmına bakılır ondan bir şey bulunmaz. Sonra okun giriş kısmına bakılır onda bir şey bulunmaz. Sonra okun ağaç kısmına bakılır onda bir şey bulunmaz, sonra okun tüylü kısmına bakılır ondada bir şey bulunmaz. Hâlbuki ok avın karnını delip geçmiştir.”


Merhamet, insanlık, vicdan kavramları bunlar için yabancı. Vahşilik, insafsızlık… Baştan aşağı. Baştan aşağı iğrençlik. İnsan denmez ama dense bile bu eşkıya sürüsüne en aşağılık insan denir. Bu yüzden Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur:


“Ahir zamanda yaşları küçük, düşünceleri değersiz ve aşağı bir toplum ortaya çıkar. Yaratıkların en hayırlısının sözünü söylerler… Onlarla karşılaşırsanız onları öldürünüz. Çünkü onların öldürülmesi kıyamet günü onları öldüren için Allah katında sevap olur.”



El Kaide’den IŞİD’e



Onca zenginliğine rağmen rahat yaşama isteğini bırakıp Afganistan’da Ruslara karşı cihat eden Usame b. Laden’in durumu birçok insanda hayranlık uyandırmıştır. Bu hayat serüveninde Afganistan’da Taliban iktidarı ilk devraldığında Usame b. Laden, Taliban’a bağlılığını bildirmiş ama Taliban’dan habersiz olarak Amerika’da ikiz kulelere saldırarak usulen, devlet ahkamı açısından ve hatta İslam Savaş Hukuku açısından yanlış yapmıştır. Müslümanlara ihanet sayılabilecek bu hareketten sonra Afganistan İslam Emirliği saldırıyı kendisinin yaptığını reddetmiş ve eğer bir sorumluluk varsa Usame b. Laden’i kendisinin yargılayacağını bildirmiş ve O’nu asla ABD’ye teslim etmeyeceğini ifade etmiştir. Afganistan İslam Emirliğinin tavrı tarihe destansı bir direniş olarak geçmiştir. Netice olarak ABD ve yanındaki devletler, Usame b. Laden’i bahane ederek Afganistan’ı işgal etmiştir. Bu işgal hareketinde Usame b. Laden’in payı inkâr edilemez.


Usame b. Laden’e bağlı olan Irak el Kaidesi, bilinçli olarak Şiilerin bulunduğu pazaryerlerini bombalıyor ve kadın ve çocuk demeden müslümanları öldürüyordu. Önceleri Irak’ta yapılan bu vahşi saldırıların ABD tarafından organize edildiği ve daha sonra müslümanların üzerine atıldığı zannedilmiştir. Ama daha sonra ortaya çıkan Irak el Kaidesi Lideri Zerkavi ile Usame b. Laden arasındaki mektuplarda bu saldırıların El Kaide tarafından yapıldığı ortaya çıkmıştır. Zerkavi, kadın ve çocuk öldürmesinin bahanesi olarak “Irak’taki Şialara ABD işgalinin acısını tattırmak” olduğunu söylemiştir. Bu anlamda Usame b. Laden ve el Kaide’nin İslam Coğrafyasında “mezhep savaşı” çıkartmak için ellerinden geleni yaptıklarını söylemek mümkün.


Ayrıca Usame b. Laden, İslam Coğrafyasındaki değişik ülkelerde “fedai” eylemler yaparak bu coğrafyalardaki devletlerin, müslümanlara yönelik harekete geçmelerine de zemin hazırlamıştır.


Meselenin konumuz açısından en önemli yanı şurası. Usame b. Laden, İslam Coğrafyasında “Selefilik” denilen hastalığın yayılmasına hizmet etmiştir. İşte bu hastalık, IŞİD örgütünün kurulmasına zemin hazırlamıştır. El-Kaide örgütünden ayrılan ve istihbarat teşkilatlarına çalıştıkları açık olan IŞİD isimli örgüt başta Suriye ve Irak Coğrafyası olmak üzere bu coğrafyanın tamamında özel olarak müslüman kanı akıtmıştır. En son Afganistan’da Taliban ile çatışan IŞİD, camilerde intihar saldırıları yaparak ayakta durmaya çalışmaktadır.


İsrail için Selefiliğin bu coğrafyada yayılması hayati derecede önemlidir. Herhangi bir usule dayanmayan IŞİD, müslümanlar arasında barındığı sürece onlar içinde sürekli anarşi meydana gelecek ve müslümanlar asla ayağa kalkması mümkün olamaz.


Hamas’ın kontrolünde olan Gazze’de de bir dönem örgütlenmeye ve camileri ele geçirmeye çalışan IŞİD veya Selefiler, Hamas’ın yerinde müdahalesi ile Gazze’de barınamamış ve bu sebeple Hamas, İsrail’e karşı mücadele azmini kaybetmemiştir.


Zafer Partisi:


Ümit Özdağ’ın kontrolündeki Zafer Partisi, Aksa Tufanı Hareketinin hemen ertesinde İsrail’in Gazze’ye saldırması sonrası “Filistin Meselesi, Türklerin sorunu değildir” açıklaması yapmıştır. Tıpkı Azerbaycan gibi Siyonistlerin saldırıları karşısında ölü taklidi yapmıştır.


Genel olarak Zafer Partisinin milliyetçiliği Arap ve Kürt düşmanlığı üzerine kuruludur. Esasen Türkiye’de milliyetçilik, Türklerin İslam ile ve Muhammed (sav) Ümmetiyle buluşmasını engellemek için kurgulanmış bir dinden başkası değildir.


xxx


İnsanlık camiasındaki taşeron kavram, devlet ve örgütlerin ortadan kaldırılması için dünyadaki fitnelerin son bulması için İsrail’in zaafa uğraması şart. İnsanlık farkına varamasa da tüm insanlığa karşı tuzak kuran bir ülkedir İsrail. Bu sebeple Hamas’ın Gazze Savaşını kazanması insanlığında kazanması olacaktır.


bottom of page