top of page

İnsan ve Devlet

Aslında hürriyetini kaybeden tüm insanlar her şeylerini her an kaybedebilirler. Bu sebeple devletlerin varlık sebebinin esasen insan ihtiyaçlarının zaruri sebebi olarak görmek doğru olamaz. Bu doğru ise insanlığımızdan kaybedip devlet kurmak rasyonel olamaz.



Akıl En Büyük Peygamberdir
İnsan ve Devlet

İngiliz yazar George Orwell’in meşhur 1984 romanında şu ibareler geçer:


“İnsan insana nasıl hükmeder, Winston?” Winston, biraz düşünüp, “Acı çektirerek,” dedi.” Tamam işte. Acı çektirerek. Boyun eğmek yetmez. Acı çekmiyorsa, kendi iradesine değil de senin iradene boyun eğdiğinden nasıl emin olacaksın? Hükmetmek, acı çektirmekle ve aşağılamakla olur. Hükmetmek, insanların zihinlerini darmadağın etmek, sonra da dilediğin gibi yeniden biçimlendirerek bir araya getirmekle olur. Nasıl bir dünya yaratmakta olduğumuzu anlamaya başladın mı şimdi? Eski reformcuların hayalini kurduğu o enayi, zevk düşkünü ütopyaların tam tersi bir dünya. Korku, ihanet ve azap dolu bir dünya, ezmenin ve ezilmenin dünyası, kendini yetkinleştirdikçe daha az acımasız olacak yerde daha da acımasız olan bir dünya. Bizim dünyamızda ilerleme, daha fazla acıya doğru bir ilerleme olacak. Eski uygarlıklar ya sevgi ya da adalet üstüne kurulduklarını öne sürüyorlardı. Bizim uygarlığımız ise nefret üstüne kurulu. Bizim dünyamızda korku, öfke, zafer ve kendini aşağılamadan başka bir duyguya yer yok. Başka ne varsa hepsini yok edeceğiz, hepsini. Devrim öncesinden bu yana süregelmiş düşünce alışkanlıklarını daha şimdiden kırıyoruz. Çocuk ile ana baba, insan ile insan, kadın ile erkek arasındaki bağları kopardık. Artık hiç kimse karısına, çocuğuna ya da arkadaşına güvenmeyi göze alamaz. İleride kimsenin karısı ve arkadaşı olmayacak. Çocuklar, tıpkı tavuğun altından alınan yumurtalar gibi, doğar doğmaz annelerinden alınacaklar. Cinsellik içgüdüsü yok edilecek. Dölleme, tayın vesikasının yenilenmesi gibi, her yıl yinelenen bir formalite olacak. Orgazmı ortadan kaldıracağız. Nörologlarımız şu sıralar bunun üzerinde çalışıyorlar. Parti’ye sadakat dışında sadakat diye bir şey olmayacak. Büyük Birader’e duyulan sevgi dışında sevgi diye bir şey olmayacak. Düşmanı bozguna uğrattıktan sonra atılan zafer kahkahası dışında hiçbir kahkaha atılmayacak. Sanat, edebiyat, bilim diye bir şey olmayacak. Kadiri mutlak olduğumuzda bilime gereksinimimiz kalmayacak. Güzellik ile çirkinlik arasında hiçbir ayrım olmayacak. Merak diye bir şey, yaşama sevinci diye bir şey olmayacak. Yaşamın tüm zevkleri yok edilecek. Ama durmadan büyüyen ve gittikçe ustalaşıp yetkinleşen bir iktidar esrikliği her zaman var olacak; bunu hiç aklından çıkarma, Winston. Zafer heyecanı, umarsız düşmanı ezip geçmenin coşkusu her zaman, her an yaşanacak. Geleceğin resmini görmek istiyorsan, bir insan yüzüne basmış bir postal getir gözlerinin önüne, sonsuza dek.” (Orwell: 2019;224)

Devletin varlık sebebini insan ihtiyaçlarının zaruri bir sebebi olarak kabul edersek romanda resmedilen vasatın tüm otoriteler tarafından sergileneceği açık. Dünya tarihine büyük zalim olarak geçmiş olan Hitler ve Stalin yönetimleri aslında kurulurken büyük idealler ve refah için ortaya çıkmıştı ama insanlar bu yönetimlerde ya fırınlarda yakıldılar veya açlıktan ölüme terkedildiler. Aslında hürriyetini kaybeden tüm insanlar her şeylerini her an kaybedebilirler. Bu sebeple devletlerin varlık sebebinin esasen insan ihtiyaçlarının zaruri sebebi olarak görmek doğru olamaz. Bu doğru ise insanlığımızdan kaybedip devlet kurmak rasyonel olamaz.

Hürriyet kelimesi genel olarak kişinin kendi hukukuna malik olması şeklinde tarif edilmiştir. Bu tarife göre kişinin kendi hukukuna sahip olmadığı, başkalarının kanununa boyun eğmek zorunda kaldığı her durum hürriyet karşıtı esaret kavramını karşımıza çıkarır. İnsanları esaret altına alan iktidarlar, insanların korkularından faydalanır, umutlarını istismar eder, ihtiyaçlarını köpürtür ve hürriyetlerini iktidar sahiplerine devretmeye zorlanır. Bu noktada organize kurumlar adeta insanı törpülemek için var olur.


Ama bu durum akli argümanlara terstir. Zorunlulukların ve imkânsızların bilgisi manasına gelen akıllı bir kimsenin bir başka akıllı kimseye devretmesi delilik durumu hariç mümkün olamaz. Burada “rıza” kavramının da pek bir önemi olamaz. Çünkü öncelikle “rıza” aşamasına insan hangi propagandalar sonucu ulaşmaktadır. Ölüm tehditleri, hapis cezaları, özgürlük sloganları insanların hukuklarını devretmeye neden olabilir ama meşruiyet doğuramaz.

Toplum sözleşmesi ancak iki hukukuna sahip olan insan veya insanlar arasında olursa meşru olabilir ama tarafların birbirlerine hukuk inşa etmesi diğerinin de inşa edilen hukuka saygı göstermesi akla aykırı olmaktadır ve esarete davetiye çıkarmaktadır.


Meselenin ekonomiye bakışta da önemli zaafları mevcuttur. Ekonomi kelimesi sınırsız insan ihtiyaçlarının sınırlı kaynaklarla temini olarak ifade edilir ve bu tarife göre insanların etrafı fakirlik ve ihtiyaçlarla çevrilidir. Hâlbuki insanın çevresindeki kaynaklar sınırsızdır. Yağmur her zaman yağar, Güneş doğar ve ısıtır, hayvanlar sürekli doğum yapar, yer altı kaynakları sürekli yenilenir. Bu durumda zenginlik insan için esastır diyebiliriz. Hatta engel çıkmazsa her insan doğal olarak zengin olur. İstisnaları ancak sakatlık ve hastalık gibi sebeplerle veya tembellikle ifade edebiliriz. İnsanlar için fakirliği ve ihtiyaç durumda olmasını esas kabul edersek “muhtaç” durumda olan insanların diğer insanlar karşısında gönüllü köleliğinin önüne nasıl geçilecektir?


Devletler daha da ileri giderek kimi seveceğinize karışma hakkını da kendilerinde bulabilirler. Düşüncelerin bazılarını zararlı olarak tayin edip insanların düşüncelerine bile karışma hakkını kendinde görebilir. Nasıl evleneceğinize, nasıl boşanacağınıza karar veren bir devletler, artık bir organizasyonun ötesine geçerek “tanrı” gibi işlem görürler. Zaten devletler, bizzat insanları belirli şartlarda öldürme haklarını da kendilerinde görebilmektedir. Sadece idam cezaları değil, kürtaj ve hasta olup çok acı çeken kimsenin kendini öldürme hakkı olup olmadığı bile devlet kademelerinde zaman zaman tartışılmaktadır.


Öyleyse akli gerekçelerle akıllı bir insanın kendisi gibi akıllı bir insana egemenliği devretmesi hiç de akli olmamaktadır. İhtiyaç ve zorunluluk kavramları da havada kalmaktadır. Zira aslında ihtiyaç ve zorunluluk cenderesine bizleri hapsedenlerde iktidar sahipleri olmaktadır. Çok zaman adalet bakanlıkları zulme, eğitim bakanlıkları cehalete, ticaret bakanlıkları da fakirliğe hizmet eder.


Bu sebeple devletlerin varlık sebebi insanların ihtiyaç ve zaruret cenderesinde olması veya insanların eşitsizliklerin bir sonucu olması ve yine veya bir grup insanın zor kullanarak iktidarları devralması olamaz, olmamalıdır. Hz. Muhammed (sav)’in Medine Şehrini veya devletini kurma felsefesi de bu duruma dayanmaz. Zira O’nun getirdiği Kur’an-ı Kerim’de şu ayet bulunmaktadır:


“O (Allah) ki sizin için yeri bir döşek, göğü de bir bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de bile bile Allah’a eşler koşmayın.” (Kuran: Bakara; 21)


Buna göre ayet, yaşamak için ve hatta ihtiyaç ve zaruretler için insanın Allah’tan başkasına aslen muhtaç olmadığını hatta Allah’ın bile insanları ihtiyaç ve zaruret içerisinde bırakmadığını insanların hür iradeleriyle sadece Allah’a boyun eğmesi gerektiğine işaret etmektedir. Hz. Muhammed (sav)’in etrafındaki hiçbir arkadaşı Hz. Muhammed (sav)’e tapmıyordu. O’nu önce Allah’ın kulu sonra elçisi olarak görüyorlardı. Bu sebeple şehir veya devlet ihtiyaç ve zorunluluktan değil insanın, insani fonksiyonlarını tam olarak gerçekleştirmesi ve bir medeniyet inşası için kurulmuştur.


Bu meselenin kayda değer önemi için bir ayete daha bakmakta fayda var. Ayet, her Müslümanın bildiği Fatiha Suresi’ndedir ve müslümanların ağzı ile şu ibareler geçmektedir.

“Yalnız Sana ibadet EDERİZ, yalnız Senden yardım DİLERİZ.” (Kuran: Fatiha; 4)


Burada “ederiz” ve “dileriz” kelimesiyle “birinci çoğul” şahıs kipi kullanılmıştır. Normal şartlar altında “ederim” veya “dilerim” şeklinde olması gereken cümle surenin de bütünlüğü içerisinde “biz” şeklinde kullanılmıştır. Ayete göre insan, kendisine saygısını ifade etmekte (ben yerine biz; tıpkı birisine sen yerine siz kelimesi kullandığımız gibi) ve insan hiç kimsenin boyun eğilmeye yardım istenmeye değmeyeceğini ifade etmektedir. Akıllı olan bir insan, ayete göre hiç kimsenin tapılmaya, boyun eğilmeye değmeyeceğini ifade etmektedir. Ne taş toprak, ne devlet, ne peygamber ne de bir melek veya şeytan. Burada insan, kendisine muazzam bir değer biçmekte ve muhatabı tarafından hep biz olarak kabul edilmek zorunda kalmaktadır. Hz. Muhammed (sav)’in getirdiği İslam Dini’ne göre kendisine itaat edilmesi ancak Allah’ın izni iledir.


Bu sebeple insanların devlet kurma sebebi insan ihtiyaçları ve zorunluklar olamaz veya en azından olmamalıdır. Devlet, insanlar için kendini gerçekleştirme, yeryüzündeki fonksiyonunu ifa etmek içindir. Aksi takdirde devletler bizi ilkel durumda bırakan organizasyonlardan başkası olamaz.

Comments


bottom of page