İmkânsızı denerken dağılan karakterler

Şairlerin öyküleri, romanları veya denemeleri her zaman en az onların şiirleri kadar merakımı çekmiştir. Yüzlerce sayfayı tek bir mısrada, bir cümlede hatta bir kelimede anlatan bu “büyücü”lerin nasıl aynı duyguyu sayfalarca cümlelere dağıttığını merak ettim hep. Mehmet Erte’nin de son öykü kitabı Arzuda Bir Sapma’ya bu merakla başladım.


Yusuf Çopur

Akşam Gazetesi

 

Yazarın, daha önce de eserlerini büyük bir zevk ve ilgiyle okumuştum.  Mehmet Erte, her kitapta gerek kurgusal anlamda, gerekse dilin çok yönlü ve etkin kullanımıyla artık kendi mührünü vurduğu üslup olarak en az üslubu kadar kendine has bir okur kitlesi oluşturmuş. Mehmet Erte’nin öykülerinde dikkati çeken ilk nokta bir durağanlığın olmaması. Bitmişlik, öykülerinin duygusal, psikolojik iklimine aykırı olacağından olsa gerek varılacak bir yer endişesi taşımıyor. Söz’le iletişimin imkânsızlığı zeminine yazılmış öykülerde paranoyak bir zihnin işleyişine tanık olup şizofrenik bir tutumla anın içinde onu yaşayıp şekillendiren bir ruh halinde buldum kendimi. Mehmet Erte’yle gariplikler, bağdaşmaz durumlar, karşıt görüntüler ve anlamsız mantık yürütmelerden oluşan, insanın ben’iyle ruhu ve bedeni arasında gelgitler yaşayan, yaşatan öykülerini konuştuk.



Arzuda Bir Sapma adlı yeni öykü kitabınız anlatıcı ve anlatı arasındaki mesafeyi ortadan kaldıran diliyle dikkat çekiyor. Bu mesafeyi sıfırlamak sizin için ne ifade ediyor? Şuna çok tanık oldum: Öykülerimi okuyanların önemli bir kısmı beni iyi tanıdığını düşünüyor, kurmaca değil de hayatımı yazmışım gibi bakıyor bana. Ötekini anlatmanın, ötekinin yerine geçerek konuşmanın imkânsızlığını kabul ederek yazıyorum ben, demek ki kendimi anlatıyorum; ama diğer yandan, bir insanın kendisi olmasının pek mümkün olmadığını da biliyorum, öyleyse “ben”i oluşturan başkalarını anlatıyorum. Bütün anlatılarımı bu çelişkiyi gizlemeden kurmaya çalışıyorum.

İlk öykü kitabınız Bakışın Kirlettiği Ayna›dakine benzer şekilde Arzuda Bir Sapma’da da okurla oynayan, okuru da metnin içine kendi gibi hapsetmeyi başaran bir anlatıcı var. Okura “sataşarak” yazmak daha zor değil mi? Oynamak, sataşmak… Hayır, ben bu ifadeleri doğru bulmuyorum. Özellikle Bakışın Kirlettiği Ayna adlı öykü kitabımın “Delik” adlı ilk bölümündeki bazı öykülerde ve Sahte adlı romanımın tamamında okurların bakış açılarını dâhil ederek aynı olay ya da durumları çeşitli perspektiflerden dile getirmeye çalıştım. Elbette perspektifler birbiriyle çelişecek, birbirini yıkacak ya da doğuracaktı. Hayatı tek bir doğrultuda, kavgasız yaşamıyoruz. Arzuda Bir Sapma’da da aynı durum geçerli olabilir, ama “Bi’lira”, “Kaşıntı” ve başka bir-iki öykü dışında okurun adını açıkça anmadım. Aynı konuyu mümkün bütün perspektiflerden resmeden Paul Cezanne ve aynı konuyu günün değişik zamanlarında farklı ışıklar altında resmeden Claude Monet’nin bize “bakış açısı”na ilişkin söylemek istedikleri bir şey var; ben onların kurmacadaki öğrencisi oldum.

Bu tercihlerinizle klasik öykü metotlarına sırt çeviriyor ve “hazır okur” kitlesine seslenmiyorsunuz. Tarzınızı belirleyen, en önemli etken nedir?


 “Hazır okur”dan kastınız beklentilerini, sevdiği şeyleri bildiğiniz bir kitleyse okurlar olarak hepimiz bir satış-pazarlama uzmanı tarafından kategorilere ayrılabiliriz, beraberinde her yazar da belli bir kategoriye göre yazmakla suçlanabilir. Üslûbumu belirleyen şey hakkında ne söyleyebilirim? 14-15 yaşlarında bir şeyler karalamaya başladığımda hiçbir şeye sahip olmadığımı fark ettim, “ben” dediğim bir çöldü. Büyük maceralardan böylece vazgeçtim, sıkıştığım yeri, var olamamayı yazmaya koyuldum. Kendi cümlemi kurmaya çalıştım. Hâlâ da çabam bu yönde.

Cehennemî olasılıklar karşısında darmadağın olmuş bir karakter var öykülerinizde. Bir huzursuzluk ve bir anda bu “tuhaf” dünyaya yayılan kahkaha sesleri... Bu kahkahaların karşılığı “her şeye rağmen” midir, “beter olsun” mudur? Kahkahaların böyle bir ikilem içinde görülmesini istemem. Kendini, görüşünü, duyuşunu belli bir noktada toplayan kişi bir şeyleri kaçınılmaz olarak ihmal eder. “Gerçek” diye algıladığımız aslında bir ihmalin sonucudur. Öykülerimdeki karakter hiçbir şeyi ihmal etmemeye çalışırken, imkânsızı denerken dağılıyor.