1/3
Ara

İstiaze / Allah'a sığınmak üzerine...

Ağlayarak dünyaya geliyorsun ya sonuna kadar haklısın durma ağla. Ağla. Seni yemeye, ruhunu yakmaya çalışan tam on dokuz başlı ejderha yanı başında. Ağzında ateşler salan bu on dokuz başın; bazılarını gözle görmek mümkün çoğunu ise göremiyorsun, kimi açık düşman suretinde, çoğunluğu sevimli maskeler takmış dost suretinde. Ve sen…



Kitap Alıntısı


Ağlayarak dünyaya geliyorsun ya sonuna kadar haklısın durma ağla. Ağla. Seni yemeye, ruhunu yakmaya çalışan tam on dokuz başlı ejderha yanı başında. Ağzında ateşler salan bu on dokuz başın; bazılarını gözle görmek mümkün çoğunu ise göremiyorsun, kimi açık düşman suretinde, çoğunluğu sevimli maskeler takmış dost suretinde. Ve sen… Herkesin herkesle boğuştuğu arenada zavallı sen; aciz, yalnız, silahsız, zayıf, şaşkın, tecrübesiz, çaresiz. En büyük düşmanının ocağına düşmüşsün, burada kimseden hayır yok; çırpınman, haykırman nafile, ummanda boğulman mukadder. Çaresizsin, “çaresizsen çare sensin” kişisel gelişim avuntuları da nafile. İşte o an, gökten salınan bir ip. İsmi: “İstiâze.”



İstiâze; şeytandan Allah’ın “himayesine” girmek, O’nun rahmetine “yapışmak” anlamında. Şeytan kelimesi ise uzaklaşmak veya batıl olmak manasında geniş bir kavram; doğruluktan, makulden ve istikametten ayrılan herkese isim olabilecek kadar uçsuz bucaksız bir keyfiyete sahip: “Her peygambere de insan ve cin şeytanlarını böylece düşman yaptık”1 insanlarında profesyonel şeytan olabileceğini haber veriyor. Hiç şüphesiz şeytanların en büyük temsilcisi İblis, onunda kadim sıfatı “Racim”; lanetlenmiş, kovulmuş, taşlanmış anlamında: “O halde çık buradan çünkü sen (İblis) artık kovuldun.”2

Kaç, kaç, kaç… Kaç ve İstiâze et. Kimlerden, nelerden? Bütün kötülüklerden, sayısız belalardan, dipsiz kuyulardan. Anlamıyorsan, anlayamıyorsan meselenin vahametini senden bile kaç. Bilgine güvenme, gücüne aldanma, senden önce nice kahramanlar yardan aşağı düştü, ayakları kaydı, karanlıklarda akıllarını yitirdi, feryatları Arş’a ulaştı da kulak kabartanları olmadı, ateşlerde yandılar da kimse arkasına dönüp bakmadı bile. Emin ol!.. Dün, doğduğun an ne kadar zavallı isen bugün daha çok acınacak haldesin. Nice büyük zekâlar, çok değil tek bir şüpheye kaptırdılar da yakalarını; kuruntulara aldandılar, batıllarını hak zannettiler, nafile ama tehlikeli hülyalarla harcadılar kendilerini. Öyle ya, Allah’ın yardımı olmazsa kim “Fikir Gemisini” azgın dalgalardan, üç katlı zifiri karanlıklardan koruyabilir? Bugüne kadar kaç Titanik battı bilinmez hem de üzerine kadehler kaldırılarak, şuh kahkahalarla. İnsan tekerrür ediyor; insan sayısı kadar “hakikat” iddiası var lakin “hakkı” bulanların sayısı kapkara öküzün derisindeki beyaz kıl sayısı kadar bile yok. Abartıyor muyum? Ne münasebet.



Hükümler veririz “doğru” veya “yanlış.” Ama kime göre doğru, neye göre yanlış? Doğrularımızı ve yanlışlarımızı bir yerlerde olan, olması gereken “gerçek doğru” ve “gerçek yanlış” mikyasına göre kıyaslamadıktan sonra verilen her hüküm, hükümsüz olmaz mı? Nihilizm değil midir, bu? Annesinin rahminden “bilgisiz” olarak çıkan insanın aklına, doğru ve yanlışın “aslının” kodlu olduğunu söylemek de imkânsız. İmkânsız ve anlamsız. Anlamsız zira “fikir savaşında” herkes ayrı cephelerde aynı cephe içerisinde düşmana ateş açanlar bile birbirleriyle çetin mi çetin ihtilaflar yaşıyor. Kaldı ki insanların çoğu neyin doğru, kimin yanlış olduğunu düşünmez bile, onlar çevre kültürünün ve zorunlu eğitimlerin peşin doğrularını,

paketleniş yanlışlarını sorgulama ihtiyacı duymadan alır, kullanır. Sadece tekil bireylerde değil, nesiller bile bir yanlışın, tek bir kuruntunun, ilhamını vahiyden değil akıldan alan diktatörün, anlamsız peşin hükümlerin, gürültüden ibaret olan sloganların kurbanı olarak harcanır da harcanır: “Onlardan önce Nuh Kavmi, Ashab-ı Ress ve Semûd, Âd, Fir’âvun ve Lut’un kardeşleri… Ve Ashab’ul Eyke ve Tubba Kavmi yalanladı (hakikati) Hepsi Resulleri yalanladı (bunların). Onların hepsine azabım hak oldu.”3 Tarih deyip geçme, “eskilerin masalları” diye avunma; Faşizm, Kemalizm, Kapitalizm, Sosyalizm, Laiklik gibi ideolojiler geçmişte helak olmuş kavimlerden tevarüs edilmiş hüsran ideolojileri; zavallı insan, “aydınlanma”, “modernizm”, “hümanizm” uğruna kendini ne kadar da çok yok etti. Korunmamız yok artık anlaman gerek. İnsanların Efendisine (sav) verilen emre dikkat: “Ve de ki: “Rabbim!.. Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım.”4 “De ki… sığınırım.” Hiçbir kayıt olmadan, herhangi bir hususi durum gözetilmeden. Zira insan, hakikati bulma açısından kelimenin bütün anlamlarıyla “aciz.”

Sözün burasında bütün bu söylediklerimize; “İnsanların doğru ve yanlışı tespiti açısından aciz olduğu söylenebilir ama insanlar menfaatlerini elde etmek, zarardan korunmak hususunda oldukça maharetli. Pragmatizmin beslediği Hedonizm/Hazcılığa gelince, bu konuda kimse insanın eline su dökemez” şeklinde itiraz edilebilir ve “insanlar menfaatlerini ve zararlarını tespit hususunda Allah muhtaç değildir” iddiasında bulunabilir. Acaba?



Beş duyu, şehvet, gazap, akıl, duygu… Her an birbirleriyle dans eder, savaşır, ittifaklar kurar, ihtilafa düşer, eksik kavrar, yanlış anlar, şaşı bakar, duymaz uydurur, işine geleni alır, diğerini bırakır. Ve tüm bu kargaşa zamanın bölünemez en küçük diliminde olurken, kalpte de değişik hisler deveran eder: Kâh o, kâh bu; dün beğendiğine bugün dudak büker. Bazen karşı cinsin kuyruğuna takılır, kimi zaman kininin esiri olur, çok zaman duygularına boğulur fayda yerine zararının peşine hem de ayağı yanmış it gibi koşturur da koşturur. Seker, seker de daha ne olduğunu bile anlamadan yücelerden düşer batakhanelere. Ve batakhanelerin daimi müdavimleri daha çok menfaatinin peşine hırsla düşenlerin mekânıdır. Fayda ve zararın tespitinde bile acizsin.

İnatçıdır, insan devam eder itirazlara: “İnsan, hayal ettiği lezzetlere, emellere ulaşma konusunda aciz değildir. Her ne kadar fayda denilen şeyler sonunda zarar bile olsa nihayetinde insan, fayda dediği şeyi elde ettiğinde haz duymuyor mu?” Duyuyor duymasına da… Çağdaş insanda böyle ayartılıyor: “Yüreğinin seni götürdüğü yere git.” Sonu gayya kuyuları, veyl çukurları olsa da her devirde geçer akçe bu: “Yüreğinin seni götürdüğü yere git.” Lakin gidilen yer neresi olursa olsun; ister zina, ister yeni şirketler ele geçirme sevdası isterse de devlet başkanlığı olsun; insan, doyumsuz, yedikçe daha çok acıkıyor; “anlık tatmin” bile muhal. Ve sonra tatminsizlik, hırs, arzular sürekli acı verir nihayet arzularını kalbinden atamaz, emelleri adı “arzu acısı” olan tedavisi imkânsız bir hastalığa dönüşür. Uyuzlaşırsın; kaşıdıkça kaşınmak istersin, oranı buranı kanatırsın. Allah’ın indirdiği kitapların birisinde şöyle yazdığı rivayet edilmiş: “İzzetim ve celalim hakkı için Benden başkasını arzu edenin arzusunu

neticesiz bırakırım. İnsanlar içinde ona zillet elbisesi giydiririm. Bana yaklaşmaktan onu eli boş bırakırım. Onu, Bana ulaşmaktan uzaklaştırırım. Belalar hususunda, Benden başkasına sığınanı düşünceli ve şaş-kın kılarım. Bütün belalar benim kudret elimdedir. Ben, Hayy ve Kay-yum iken o (insan), Benden başkasını umarak, aklı fikri ile Benim kapılarımdan başka kapıları çalıyor. Hâlbuki bütün kapılar kapalı, kapıların anahtarları yalnız Benim elimdedir. Benim kapım ise Bana dua e-dene açıktır.”



Saf şifa olan Kur’an-ı Kerim’i okumaya başlamadan önce bile “İstiâze”ye muhtaç olduğuna göre… İstiâze, bir bakıma Kelime-i Tevhid’in başındaki La/Hayır’dır. Şeytandan kaçmadan, modern ideolojilerin pençelerinden sıyrılmadan, nefsin egosundan ayrılmadan, laik paradigmaları reddetmeden, kavmiyetçilikten arınmadan, kibrin esaretinden kurtulmadan, acizliğini hissetmeden, kul olduğunu anlamadan, Kur’an’ı anlamak için bile Allah’a muhtaç olduğunu bilmeden Kur’an’ı bile anlayamazsın. Anladığını zannedersin, Allah ile konuştuğunu iddia eden bedduacı şarlatanlara kapılırsın, müslümanların düşmanı Harici/Tekfirci çetelere yem olursun. Kur’an’ı değil kendini okursun. Bu yüzden önce La, önce İstiâze.


Derin Bakış

mirkitap.com - Alışveriş, Kitap Kültür

Akyol mah. Atatürk Bul. No: 111/B Şahinbey - Gaziantep