Ara

İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası / Mearsheimer, Walt

En son güncellendiği tarih: Nis 14

İsrail’e verilen böylesine yardımı açıklamanın tek yolu İsrail lobisidir. Birleşik Devletler ’de aktif bir şekilde şahıs ve teşkilat halinde çalışan, Birleşik Devletleri’n dış politikasını İsrail çıkarlarına göre değiştirmek isteyen insanların bu hedef doğrultusunda bir araya gelmesine İsrail lobisi denir.


“Amerika’nın kendi programlarını kabul etmemiz için yaptığı baskıya gelince, şunu söylemeliyim ki bu sopa değil havuç yolu ile yapılan bir baskıydı; her ne şekilde olursa olsun, Amerikalılar bizi asla yaptırımla tehdit etmediler.” (Şimon Peres)




Neden? Neden İran, Irak, Çin, Türkiye gibi ülkelere “sopa” gösterilirken, İsrail’e “havuç” veriliyor. İsrail’in havucu hak etmesinin sebepleri mi var? İsrail vazgeçilemez bir müttefik mi? Birleşik Devletler-İsrail dostluğunun nedeni nedir? İsrail, Amerika için güvenilir mi? Amerika’nın İsrail’e olan yardımı, “kendi ayağına sıkmak” mı oluyor?

John J. Mearsheımer ve Stephen M. Walt, iki realist profesör tarafından yazılan “İsrail Lobisi ve Amerikan dış politikası” adlı kitap az önce belirttiğimiz sorulara cevap veriyor. İsrail ve Amerika’nın kadim dostluğuna geniş bir perspektiften bakıyor. Uluslararası ilişkilerde Mearsheimer ve Walt Amerika’nın en ünlü realist teorisyenlerindendir. Halihazırda, Mearsheimer Chicago Üniversitesi’nde Walt ise Harvard Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında profesörlük yapmaktadırlar. Birleşik Devletlerin Ortadoğu’daki politikalarına da eleştiri getiren yazarlar, geçmişteki olaylar ile geleceğe ışık tutuyorlar. Gerek son zamanlarda yaşanan Trump’ın Kudüs’te İsrail’i destekleyişi gerek imzaladığı ambargolar bizi bu kitabı incelemeye teşvik etti.

           *            *           *

Bugüne kadar Birleşik Devletlerde bir konu hariç her konuda politikacılar tartışmalara girdi. Sadece bir konu hakkında rakip politikacılar dahi aynı safı tuttular. Senatörler sorgusuz sualsiz, bir “mendile” imza attılar. Her kim gelirse gelsin ilk konuşmasında o konudan övgü dolu sözlerle bahsetti.

Bugünkü bahsettiğimiz konu uzun yıllara dayanan Birleşik Devletler ve İsrail dostluğudur. Barack Obama seçim döneminde Kutsal Toprakların işgaline ve Filistinlilere yapılan eziyetlere duyarlı davranmış ve İslam dünyasını ümitlendirmişti. Daha da ileri giderek İsrail’in “işgal” ettiği toprakları geri vermesini istemişti. Lakin seçildiği gün bu isteğinden vazgeçmiş aksine İsrail’e övgü dolu sözlerle seslenmişti. Tıpkı Bush, tıpkı diğer Birleşik Devletler yöneticilerinin yaptıkları gibi.

Uzun yıllardır Birleşik Devletler övgü dolu sözlerin akabinde sadece sözde olmayan bir ülke olduklarını kanıtlayarak İsrail’e tarihte eşi benzeri olmayan ciddi yardımlarda bulundular halen bulunmaktalar. Üstelik İzak Rabin, Netanyahu gibi İsrail yöneticileri İsrail’e yapılan bu cömert yardımı es geçmiyor, İzak Rabin sözlerlerinde şöyle yer veriyordu: “Amerikanın muhteşem halkına, tarihte eşi görülmemiş cömert desteğiniz, anlayışınız ve iş birliğiniz için hiçbir kelime teşekkürlerimizi ifadeye yetmez.” Netanyahu ise şöyle diyordu: “ABD, İsrail’e siyasi ve askeri desteğin ötesinde, ekonomik anlanda da cömert ve muhteşem yardımlarda bulundu. Amerika’nın yardımıyla, İsrail bugün güçlü, modern bir devlet haline gelmiştir.”

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Birleşik Devletler her şeye rağmen uzun süredir İsrail’e ekonomik, askeri ve siyasi cömert yardımlar yapmaktadır. Bu yardımlar kimi zaman Ortadoğu’da Birleşik Devletlere stratejik olarak zarar verse de dediğimiz gibi “her şeye rağmen” devam etmektedir. Bu desteğin sağlanmasındaki baş aktör Birleşik Devletlerin yönetiminde etkili olan İsrail lobisidir.

Geçmişe Dayanan Dostluk

Birleşik Devletler ve İsrail ilişkileri resmi olarak İsrail kurulduğundan beri devam etmektedir. İsrail’in kurulmasındaki baş aktörün Birleşik Devletler olduğunu hatırlamakta fayda var. Lakin Birleşik Devletler’in Yahudilerle olan ilişkileri 1880 tarihine kadar dayanır zira 19. Yüzyıl sonlarında Avrupa’dan göç eden Yahudilerin büyük bir kısmı Amerika’ya gitti. Öyle ki Avrupa’dan göç eden 4 milyon Yahudi’nin sadece 400 bine yakını Filistin bölgesine göç etti. Tarihçilere göre, Woodrow Wilson’un 1917 Balfour Deklarasyonuna destek vermesinin en önemli nedeni Yahudi dostlarıydı. İlginçtir ki, 1919 yılında Paris Barış Konferansı tarafından Filistin bölgesine inceleme amaçlı bir heyet gönderildi. Heyetin raporu, halkın siyonist işgallere karşı olduğu bu yüzden de burada bir Yahudi devletinin kurulamayacağını söylüyordu. Bu rapora sessiz kalan Birleşik Devletler bölgeyi İngiltere ve Fransa’nın ellerine bıraktı.

Birinci Dünya savaşında pek aktif rol almayan Birleşik Devletler, ortadoğu bölgesi için sadece sözde destek politikası izlemekteydi. İkinci Dünya Savaşıyla beraber ve İngiltere’den dünya liderliğini alan Birleşik Devletler; yeni, güçlü, ihtiyaç duyulan bir kaynağın yani petrolün kontrolünü sağlamak ve o bölgede Sovyetlerin etkisinin artmamasını istemekteydi. Bu yüzden kuruluşunu desteklediği İsrail’e açık bir yardımda bulunmuyor hatta İsrail’i riskli bir konumda görüyordu. Zira İsrail’in maddi olarak desteklenmesi Birleşik Devletlerin araplarla olan ilişkilerini zor duruma sokacak bu durum nihayetinde Sovyetlerin bölgeye nufüzü etmesini kolaylaştıracaktı. Bu yüzden 1950’li yıllar hükümet bazında sözde destekler ile geçti. İsrail’in talep ettiği Amerikan silahları ve güvenlik teminatı kibarca reddedildi. 1950 yıllarında İsrail’e yapılan maddi yardımlar kişiler bazında oldu. Şimon Peres’in hatıratında 1950 ve 1960 yıllarında yapılan şahsi yardımların İsrail’in gizli nükleer programını finanse ettiği belirtiliyor.

Aynı dönemlerde İsrail ve Birleşik Devletler ilişkileri diplomatik anlaşmazlıklar da yaşadı. 1953’te İsrail BM’de bir kanal projesini reddedince Birleşik Devletler verilen desteği kesmek ile tehdit etti ve İsrail geri adım atmak zorunda kaldı. Benzer tehditler 1956’da Süveyş Kanalından geri çekilmesi için de kullanıldı. Bu dönemelerde “sopa” göstermek yeterli iken ileriki dönemlerde sopa yerine havuç gösterilecekti. Zira 1967 yılında kabul edilen, İsrail’in Altı Gün Savaş’ında elde ettiği topraklardan geri çekilmesini öngören anlaşmada; İsrail, Birleşik Devletlerin ilave Amerikan uçağı verme garantisinden sonra anlaşmayı kabul etmiştir. 1969’da İsrail ile Mısır arasında yaşanan Sürtüşme Savaşı sırasında İsrail tarafı ateşkesi ancak teslimatı olacak uçakların sayısının artma garantisi ile kabul etmiştir. Bu dönemde Şimon Peres şöyle söylemiştir: “Amerika’nın kendi programlarını kabul etmemiz için yaptığı baskıya gelince, şunu söylemeliyim ki bu sopa değil havuç yolu ile yapılan bir baskıydı; her ne şekilde olursa olsun, Amerikalılar bizi asla yaptırımla tehdit etmediler.”

Modern Zamanda Dostluk İzleri



Bu durum yıllar boyunca devam etti. 1978 tarihinde İsrail Mısır savaşı sonucunda imzalanan Camp David sözleşmesinde geçen bir madde şöyledir: Amerika, F-16 uçakları da dahil olmak üzre, İsrail’in bütün askeri ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Aynı şekilde sözleşme görüşmeleri sırasında ve öncesinde de Birleşik Devletler desteği azalmamış aksine yadsınamayacak bir şekilde artmıştır. 1975’de 1.9 milyar dolar yardım yapan Birleşik Devletler Sina II anlaşmasının sonucu ardından 1976’da yaptığı yardımı 6.29 milyar dolara çıkarttı. Mısır ile yapılan barış antlaşmasından sonra ise bu yardım miktarı 10.9 milyar dolara çıktı.

Belirtmekte fayda var ki, Birleşik Devletler İsrail’e karşı kimi zaman yardımları askıya almıştır lakin bu kesintiler sembolik ve kısa ömürlü olmaktan kaçamamıştır. İsrail bugün, Birleşik Devletlerden, resmi rakamlara göre, doğrudan dış yardım olarak her yıl 3 milyar dolar almaktadır. Son yıllarda sağlanan Amerikan desteğinin %75’i askeri niteliktedir. Yılda 3 milyar dolar çok cömert bir yardımdır lakin hikaye burada bitmiyor. Bu 3 milyar dolarlık yardıma ilave olarak da birçok ek yardım paketi çıkarıldı. Bu sebeple diyebiliriz ki 3 milyar dolar Birleşik Devletlerin İsrail’e yaptığı yardımın gerçek miktarını göstermemektedir. 1991 yılında bir Amerikalı temsilci gazetecilere, gerçek yardımların resmi rakamları geçtiği 3 ülkeden biri olarak İsrail’i söylüyor ve yıllık rakamın 4.3 milyar doları bulduğunu belirtiyordu.

1982’de dış yardım kanununa yapılan bir ilave ile İsrail, aldığı yıllık yardımı mali yılın ilk 30 gününde kullanma hakkına sahip oluyordu. Bu bir insanın tüm yıl boyunca aldığı maaşı ocak ayında alması gibi bir durum. Amerika ayrıca yardımın nasıl kullanıldığına da göz kapatıyordu. İsrail Amerikan yardımı alan ülkeler arasında aldığı yardımı nasıl harcayacağı konusunda hesap verme zorunluluğunda olmayan tek ülkedir. Amerika’nın diğer ülkelere yaptığı yardımlar sivil toplum örgütleri veya bazı projeler üzerinden olmaktadır. İsrail içinse bu durum geçerli değildir zira İsrail’e yapılan yardımlar hükümetten hükümete doğrudan peşin olarak aktarılmaktadır. Doğrudan ve peşin olarak aktarılan paranın da nerede kullanıldığını kontrol etmek imkansızdır. Amerika’nın muhalif olduğu davranışlarda kullanılıyorsa bile Amerika bu durumda elleri kolları bağlı bir şekilde oturmaktadır. Örneğin: Verilen yardım parası ile Batı Şeria’da yerleşim birimleri inşa ediyorlarsa, ki bu Amerika’nın muhalif olduğu bir durum, Amerika bu konuda engellemek adına hiçbir adım atamamaktadır.



Kadim Dostluğa Dayanan İş Birliği

İsrail’in aldığı yardımlar sadece ekonomik değildir. Hatta son yıllarda yapılan yardımların %75’nin askeri nitelik taşıdığını söylemiştik. Askeri yardımlarda da ekonomik yardımlarda cömert olduğu gibi davranan Birleşik Devletler, gerek rezerv, gerek ar-ge, gerek direkt olarak üstün teknoloji silahlar ile (F-15, F-16, Blackhawk helikopterleri, parça tesirli bombalar, akıllı bombalar vb.) desteklerle cömert tutumunu devam ettirmektedir. İsrail övüp durduğu tankı Markeva’yı Amerikan desteği sayesinde üretmiştir. Eğer sağlanan Amerikan teknolojisi ve ekonomik yardımı olmasaydı İsrail Markeva tankını ancak çok daha sonraki yıllarda üretebilirdi.

Askeri alandaki iş birliğinin bir ayağı da istihbarat alanında yapılan iş birliğidir. Birleşik Devletler ve İsrail arasındaki iş birliği 1950’lilerin sonuna dayanmaktadır. Öyle ki iki ülke 1985 yılına gelinceye kadar çoktan yirminin üzerinde istihbari anlaşmaya imza atmıştır. Soğuk Savaş döneminde İsrail, Birleşik Devletlere Sovyetler’den ele geçirilen silahlara erişim hakkı vermiş ve Sovyet bloğundan gelen göçmenlerden elde edilen raporları sağlamıştı. Bunun karşılığında ise Birleşik Devletler, rehine kurturma operasyonlarında İsrail’e uydu görüntüsü sağlamış ve Afrika’daki istihbari operasyonları finanse etmiştir. Dikkat çekici olan bir durum da şudur ki, Birleşik Devletler en yakın NATO müttefikinden sakındığı belli istihbarat bilgilerinden İsrail’in faydalanmasına izin verdi. Özellikle, İsrail’e gelişmiş, KH-11 istihbarat uydusundan alınmış bilgilere sınırsız erişim imkânı tanıdı.



Birleşik Devletler, kitle imha silahlarına karşı olan net ve negatif duruşuna rağmen İsrail’in bu silahları üretmesine ve özellikle 200 nükleer silahı biriktirmesine göz yumarak, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü perçinlemesini ve muhafaza etmesini destekledi. Amerikan hükümeti onlarca ülkeyi 1968 yılında Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşmasını (NPT)’nı imzalamaya zorlarken İsrail üzerinde herhangi bir baskı yapmamıştır. 1960’lı yılların başında her ne kadar Kennedy yönetimi İsrail’in nükleer çabalarını kısıtlamak istediyse de kısıtlayamadı. Bunun için Amerikalı bilim adamları İsrail’i kontrol amaçlı gerçekleştirdiği Dimona nükleer araştırma tesissinde bir iz bulamamışlardır. Zira İsrail tarafından sürekli olarak bilim adamları kısıtlanmıştır. İncelemelerine izin verilmemiştir.

İsrail ve Nükleer Silahlar

İsrail sahip olduğu nükleer cephane akabinde biyolojik ve kimyasal silah programlarını yürütmektedir ve hiçbir biyolojik ve kimyasal silah anlaşmasına da imzasını koymamaktadır. Koysa bile güvenilir olmayacağı çok açıktır. Zira, İsrail zamanında elinde bulunan Amerikan teknolojisini Çin gibi rakiplere satarken, Amerika’dan aldığı parça tesirli bombaları Lübnan’da sivillerin üstüne atarken, Golan tepeleri ve Kudüs’ün bir kısmını kendi topraklarına katarken güvenilir bir müttefik olmadığını göstermiş böylece Amerika’nın İsrail’e duyduğu güven sarsılmıştır. Yine de buna rağmen İsrail’e süren destek devam etmiş hatta yıllar içinde artmıştır.

İncelememiz gereken bir nokta ise bu cömert yardımların hangi argümanlara dayanılarak yapıldığıdır. İsrail stratejik olarak çok önemli bir partner mi ki bu denli bir yardım almaktadır? İsrail bu yardımı hangi gerekçelerden dolayı hak ediyor veya etmiyor? İsrail’in bu yardımları almasının ahlaki bir argümanı olabilir mi? Şimdi ise bu soruları cevaplandırmaya, Birleşik Devletler temsilcilerinin İsrail’e yardımda gösterdiği stratejik ve ahlaki argümanları inceleyeceğiz.

Stratejik Argümanlar

Birleşik Devletleri’n yaptığı bu denli yardım, Amerika’nın kendi stratejik çıkarlarına hizmet ettiği sürece bu yardımı anlayabilirdik. İsrail önemli petrol veya doğalgaz kaynaklarını kontrol etmiş olsaydı neden böylesine bir paranın ceplerine girdiğini anlayabilirdik. İsrail’in Amerika ile olan ilişkisi bölgede Amerika’ya daha fazla dost kazandırmış olsa bu yardımın neden bu denli büyük olduğunu kavrayabilirdik.

İsrail’in Birleşik Devletlere sadece zarar verdiğini söylemek gerçek dışı olacaktır. İsrail, Soğuk Savaş döneminde Sovyetler karşısında Birleşik Devletleri’n yanında geniş bir alanda mücadele vermiştir.

“Mazlum” İsrail



1948’de İsrail kurulduğunda, Birleşik Devletler yöneticileri İsrail’i riskli, zayıf ve stratejik bir değer olarak görmüyorlardı. Başkan Truman’ın yardımcıları İsrail’e yakın durmanın bölgede Araplarla olan ilişkiyi zedeleyeceğini ve zaman geçtikçe Birleşik Devletleri’n bölgedeki konumunu kaybedeceğini söylüyorlardı. Başkan Truman’ın İsrail’i tanıması ve BM bölme planına destek vermesinin sebebi stratejik nedenlere dayanmıyor, Yahudilerin çektiği ıstıraptan dolayı duyduğu sempatiye yatıyordu. Aynı zamanda Yahudilerin eski vatanlarına kavuşmaları için destek vermenin bir dini gereklik olduğu ve Amerikalı Yahudi seçmenin oyunu alabileceğine de dayanıyordu.

Soğuk Savaş’ta İsrail

Soğuk Savaş’ın en çekişmeli yıllarında ise Amerika için belirli bir süreliğine stratejik öneme sahipti. Örneğin, 1956’da bir İsrail ajanı Sovyet Başbakanı Nikita S. Kruşçev’in Stalin’i eleştirdiği gizli konuşmasını ele geçirdi. İsrail bu belgeyi derhal Amerika’ya iletti. İsrail içlerinde Mig-21 (Sovyet Avcı Uçağı) gibi teçhizatları, silahları ve belgeleri Amerika ile paylaştı.



Mısır, Suriye ve Irak gibi Sovyet müttefiki devletlerin güçlerini İsrail’in dengelediği de bir gerçektir. Unutulmamalıdır ki, Birleşik Devletleri’n İsrail’e olan bu yakınlığı bu ülkelerin Sovyetlerin şemsiyesinin altına girmesinin başlıca nedenidir. Örneğin; Mısır ve Suriye 1950’lerin başından itibaren İsrail ile sert bir çatışma içinde yer aldılar. Bu çatışmalar esnasında Birleşik Devletleri’n herhangi bir desteğini göremediler. Yıllar ilerledikçe, kendilerinin faydalanamadığı destekten, İsrail’in faydalandığını gördüler. O dönemde İsrail’e karşı kullanılacak olduğundan dolayı Amerika, Mısır ve Suriye’ye silah vermeyi reddetti. Reddedişin üstüne 1955 yılında gerçekleşen Mısır askeri üssüne olan saldırıda ciddi can kayıpları hali ile Mısır’ı silah almaya itti. Silahları Amerika vermediğine göre onların da Sovyetlere gitmekten başka çaresi yoktu. Bu durum Sovyetler Birliği için bölgedeki dönüm noktalarından biridir. Belirtmekte fayda var ki, İsrail’in en büyük silah tedarikçisi 1967 yılına kadar Fransa olmuştur.

İsrail’in neredeyse iki elin parmağını geçmeyecek katkılarını abartmamak gerekir zira İsrail’in sağladığı hiçbir bilgi, verdiği destek Soğuk Savaş esnasında hayati derecede öneme sahip olmamış. Süper güç dengesini kritik manada sarsmamıştır.

Eski bir CIA ajanına göre İsrail’in bölgede sağladığı istihbari desteğin güvenirliğinden ve faydasından şüphe edilmekteydi. CIA ajanının belirttiğine göre; “İsrail’in Arap dünyasının hakkındaki siyasi istihbaratının kalite düşüklüğü karşısında şaşkına döndüm. Taktik askeri istihbarat birinci sınıftı. Ancak İsrailliler düşmanlarını tanımıyorlardı. Ellerindeki siyasi istihbarat bilgileri komik derecede kötüydü. Çoğunluğu dedikodu malzemesinden ibaretti.”

Bunun yanı sıra İsrail bölgedeki diğer Amerika çıkarlarını korumakta güvenilir bir müttefik olmadı. İsrail’in 1982’de Lübnan’ı işgal etmesi bölgeyi istikrarsız hale getirdi ve Hizbullah gibi örgütlerin kurulmasına sebep oldu. Bu örgütün Amerika’ya karşı düzenlediği saldırılar 250’den fazla Amerikan askerinin ölümüne sebep oldu. Batı Şeria’yı ve Gazze’yi Amerikan silahları ile sömürge altına aldılar, masum insanları öldürdüler.

İsrail’in “Jeostratejik” Önemi



İsrail’in jeostratejik bir önemi de bulunmamaktadır zira Basra Körfezi petrolüne ulaşım için Birleşik Devletlere hiçbir katkı sağlayamamaktadır. Soğuk Savaş döneminde Basra Körfez’ine doğru hareket eden Sovyet ordusunu durdurmak için İsrail ordusunun kullanılması fikri ortaya atılınca, İsrailli yetkililer bu fikri uçuk bulmuşlardı. Bir Pentagon yetkilisi sözlerinde İsrail’in önemi için şu sözlere yer veriyor: “1980’li yıllarda Orta Doğu için ihtimal hesapları yaparken, vakaların %95’inde İsrail’in herhangi bir kıymeti olmadığını anladık.”

1980’lerin sonunda İran-Irak savaşında Basra Körfezi’ndeki petrol tankerlerinin güvenliği tehlikeye düştüğü zaman İsrail’in körfez için yapacağı yardımların ne kadar sınırlı olduğu ortaya çıktı. Birleşik Devletler ve bazı Avrupa müttefikleri petrollerin güvenliğini sağlamıştı. İsrail ise bu vakada görev almamıştı.

Soğuk Savaş dönemi için İsrail’in bir miktar stratejik değeri olduğu iddia edilebilse de bu değer yine de Amerika’nın neden böylesine bir yardım yapması gerektiğini açıklamamaktadır.

Teröre Karşı Ortak Mücadele Argümanı

11 Eylül saldırısı ardından İsrail’e yürütülen ortaklıkta gösterilen yeni gerekçe ise teröre karşı ortak mücadele oldu. Bu gerekçe İsrail ve Birleşik Devletleri’n aynı terör gruplarıyla savaştığı ve bölgede teröristleri destekleyen “haydut” devletlerle mücadele ettiğini göstermektedir. Gerekçeye göre, terörist grupların İsrail ve Birleşik Devletleri’ni seçmelerinin sebebi; bu grupların Yahudi-Hristiyan değerlerine, kültürüne ve demokratik ögelerine karşı antipati duymalarıdır.

Öncelikle sormak gerekir ki, terör ve terörizm nedir? Genellikle siyasal bir dava uğruna girişilen, toplumu korkutmaya, yıldırmaya yönelik her türlü eyleme terör denir. Terör eylemlerinin tümüne de terörizm denir. Terörizm bir teşkilat veya düzenli bir ordu değildir. Terörizm, savaş ilan edilebilecek bir yapı değildir. Kendisinden güçlü bir yapıyı demoralize etmeye, korkutmaya veya şaşırtmak amacıyla güçsüz grupların sınır tanımadan yaptıkları eylemlerdir. Terörizm ülkelerin de kullandıkları maşalardır. Örneğin, Siyonistler İngilizleri Filistin’den çıkarıp kendi devletlerini kuruncaya kadar terörizmi kullanmışlardır. 1946 yılında King David Otel’ine yapılan bombalı saldır ve 1948’de BM arabulucusu Folke Bernadotte’un öldürülmesi gibi birçok Siyonist terör eylemi meydana geldi. Hali hazırda Birleşik Devletleri’n PYD ve PKK’yı desteklemesi, geçmişte Nikaragua ve Angola’daki gerillaları örnek verilebilir.

Terörizm savaş ilan edilebilecek olsa bile İsrail’i hedef alan “terörist” gruplar ile Birleşik Devletleri hedef alan gruplar farklıdır. İslami Cihad, Hamas ve Hizbullah bugüne kadar Birleşik Devletlere saldırıda bulunmadılar. Bu örgütler Filistin için savaşan örgütlerdir. Filistin de İsrail’in işgali altında olduğu için hedef aldıkları ülke İsrail’dir. Denebilir ki, Hizbullah Lübnan’da Amerika askerlerine saldırdı. Bu saldırının amacı Lübnan’ı yabancı güçlerden temizlemekti. Hizbullah’ın odağını İsrail’den kaldırıp Birleşik Devletlere yöneltmesi pek mümkün gözükmemektedir.



Bu “terörist” grupların oluşmasının da sebebi İsrail’in Filistin’i işgali değil midir? Sivillerin vatanını ellerinden aldığınız zaman, ailesinin de yarısını öldürdüğünüz zaman size; “Evet, siz daha güçlüsünüz. Buyurun sizin hakkınız.” Demesini mi bekliyorsunuz? Birleşip İsrail kadar güçlü bir devlet kuramayacaklarına göre yapacakları eylemler “terör” eylemleri olmaktan dışarı çıkmıyor.

Şu yönden de bakılmalıdır ki, eğer ortak terör argümanı altında birleşilmeyip, hareket edilmese Birleşik Devletleri’n bölgede terör problemi olmayacaktı. Kısacası, terör gruplarından dolayı İsrail’le ittifak kurulmamış, İsrail ile ittifak kurulduğu için terör organizasyonları ile karşı karşıya kalınmıştır. İsrail’e verilen destek bölgede anti-Amerikancılığa sebep olmuştur.

Üsame bin Ladin örneği de bu durum için tam uygundur. Üsame bin Ladin’in “terörist” olmasının en büyük sebebi, İsrail’in Filistin’i işgal etmesidir. CIA’nin araştırmalarına göre, genç Üsame genelde çok kibar ve iyi huylu biriydi. Çatışmadan hoşlanmazdı. Yumuşak mizacının tek istisnası onun Filistinlilere verdiği destek ve Amerika ve İsrail’e karşı duyduğu olumsuz tavır olmuştur.

Çin’e Satılan Amerikan Teknolojisi

İsrail ile olan müttefikliğin güvenilirliğini sorgulamak gerekir. Çin gibi rakip devletlere Amerikan silahları ve teknolojisi satmanın yanında istihbarı hırsızlık faaliyetlerinde de bulunmuştur. Jonathan Pollard vakası ile gündeme gelen bu hırsızlık olayı, bu olayın sadece Jonathan Pollard ile sınırlı kalmadığı bu hırsızlığın birçok kere daha yaşandığını ortaya çıkartmıştır. Amerikalı bir şirketten ajan kamerası teknolojisini çalmaya çalışmışlar ve Pentagon’un elektronik istihbarat programına da sızmışlardır.

Stratejik argümanlardan anlayacağımız üzere İsrail’in verdiği hiçbir stratejik fayda ki bizce vermiyor; böylesine bir yardımı meşrulaştıramaz, böylesi bir yardıma gerekçe gösterilemez. Anlaşılacağı üzere, Birleşik Devletler ile İsrail arasındaki olan bu “özel” ilişki stratejik gerekçelere dayandırılamaz. Bir başka argüman türü olarak ahlaki argümanları inceleyeceğiz.

Kardeş ve Demokratik Ülke “İsrail”



“Her iki millet de mücadele ve fedakarlıklar sonucu doğdu. Her iki millet de başka diyarlardaki dini zulümlerden kaçan göçmenler tarafından kuruldu. Her iki millet de kanunlar önünde eşitliğe ve serbest pazara dayalı işleyen demokrasiler kurdular. Ve her iki ülke de belli temel inançlara sahiptir: Tanrı insanların hareketlerini gözlemekte ve her hayata değer vermektedir. Bu bağlar bizi tabii müttefikler haline sokmuştur ve bu bağlar asla kopmayacaktır.” 2004 yılında AIPAC (Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi)’ın yıllık konferansında George Bush’un yaptığı konuşma İsrail ile olan birçok tarihi ve ahlaki ortaklığa atıfta bulundu.

Ahlaki argümanların en büyüğünü kısaca özetlemek gerekirse; İsrail, Orta Doğu’da Amerikan değerlerini paylaşan tek ülkedir. Demokrasiye sahip bir ülke olması, Hristiyanlar ile ortak dini değerlere sahip olmaları, geçmişte birçok zorbalığa ve insanlık suçlarına maruz kalmaları gibi nedenler kişilerce Birleşik Devletleri’n neden İsrail’e yardım yaptığını göstermektedir.

Yahudiler’in geçmişte uzun bir süre boyunca sürekli olarak zulme uğradıkları doğrudur. Lakin bu durum Yahudilere zalim olma hakkını getirmez. Geçtiğimiz yüzyıl boyunca onlar Orta Doğu’da zalim rolünü oynadılar. Halen daha oynamaktalar. Tıpkı Avrupalıların Amerika kıtasına geldikleri zaman yerlilere zulüm ettiği gibi İsrail de Filistinlilere zulüm etmektedir. Lakin İsrail’in bu kanlı yeni tarihi, Amerikalılar tarafından görmezden gelinmektedir.

El-Jezira gibi kanallar sayesinde birçok Amerikalı Filistinlilere ne olduğu konusunda daha bilinçli hale gelmiştir zira 24 saat yayın yapan bir kanal, İsrail’in uyguladığı şiddeti ve suçu da göstermektedir.

Mazlum İsrail

Gösterilen bir diğer gerekçe ise “mazlumun yanında olmak” tır. İsrail’in hala nasıl mazlum olduğunu açıklayamamakla beraber geçmişte de mazlum olduğunu açıklayamıyoruz zira İsrail hiçbir zaman Filistinliler ile girdiği mücadelede mazlum olmadı. Her milletin kendi kurtuluşunu ve kuruluşunu efsaneleştirdiği üzere, İsrail de bir efsane yaratmıştır. İnanılan odur ki, İsrail, Filistinlilere ilaveten 5 Arap ordusu ile savaşmış, İsrail’in sayıca az ve silah bakımından zayıf olmasına rağmen İsrail’in üstünlüğü ile savaş sonuçlanmıştır. İsrail çevresini saran Arap dünyasına bakıldığında zayıf gözükebilir, karşısında bir devlet değil birçok devlet olduğu için de zayıf gözükebilir. Nüfus rakamları da İsrail’i güçsüz gösterebilir lakin Arap devletleri sahip oldukları kaynakları güçlü bir askeri güce İsrail kadar başarılı olamamıştır. İsrail bu konuda çok daha başarılı olmuştur. Bilinmesi gerek ki, İsrail aynı anda hem Filistinliler hem de 5 Arap ülkesi ile savaşmadı. İlk savaş 1947’de Yahudiler ve Filistinliler arasında iç savaş olarak başlamış ve 1948’de İsrail’in bağımsızlığını ilan etmesiyle sonuçlanmıştır. İkinci savaş ise 1948’de 5 Arap ülkesi ile yapılmış 1949’da sonlanmıştır. Kaynaklara göre, Siyonistler Filistinlilere karşı sayıca ve silah gücü açısından çok üstün durumdalardı ve orantısız bir zafer kazanmışlardı.

Günümüzde “mazlum” gerekçesine dayanılarak İsrail’in desteklenemeyeceği çok açıktır zira uzun bir süredir “mazlum” değil zalimdir. Güç olarak da bölgenin en güçlü ülkesi konumundadır. Ayrıca bölgedeki tek nükleer güçtür.

Demokratik Ülke İsrail



Bir argüman ise İsrail’in bölgedeki tek tam demokrasi ile yönetilen ülke olmasıdır. İsrail’i savunanlar bölgedeki tek demokratik ülkenin İsrail olduğunu hatırlatır ve İsrail’in çevresinin diktatörlüklerle çevrili olduğunu söylerler. Yine de bu argüman böylesine bir yardımı açıklamaya yetmez. Dünyada başka demokratik ülkeler de var lakin onlar İsrail kadar yardım almıyorlar. Ayrıca bir ülkenin demokratik olup olmaması Birleşik Devletleri’n yardım için bir kıstası değildir. Amerika geçmişte birçok demokratik hükümeti devirmekte rol aldı ve Amerika çıkarlarına destek verdiği sebebi ile de birçok diktatörlüğe destek verdi. Bu sebeplere binaen İsrail’in demokratik olup olmaması, Amerikan desteğini meşru kılmamaktadır.

Stratejik ve ahlaki argümanlar İsrail’e verilen desteği açıklamaya yetmemektedir. Stratejik argümanların son kullanma tarihi Soğuk Savaş döneminde bitmiştir. Ahlaki argümanlar ise İsrail’in Kutsal Topraklar ’da gösterdiği zalim davranıştan dolayı zedelenmiş ve saflığını yitirmiştir.

Her Şeyin Cevabı “İsrail Lobisi”

İsrail’e verilen böylesine yardımı açıklamanın tek yolu İsrail lobisidir. Birleşik Devletler ’de aktif bir şekilde şahıs ve teşkilat halinde çalışan, Birleşik Devletleri’n dış politikasını İsrail çıkarlarına göre değiştirmek isteyen insanların bu hedef doğrultusunda bir araya gelmesine İsrail lobisi denir. Bu lobi tek merkezden yönetilen ve birleşik bir koalisyon değildir. Lobi her konuda da aynı düşünmek zorunda değildir. Lobi bir sır da değildir, lobiyi oluşturan teşkilat ve şahıslar desteklerini açıkça gösteriyor ve diğer çıkar grupları gibi faaliyetlerini açıktan gerçekleştiriyorlar. Lobinin herhangi bir üyelik kartı herhangi bir hiyerarşik sistemi de yoktur. Lobideki şahısların ve teşkilatların amacı Amerikan halkını ve devletini İsrail’e maddi yardım sağlamaya ve politikalarını desteklemeye teşvik etmektir. Siyasette çok güçlü olan İsrail lobisi, tek bir amaç uğruna çalışmakta ve başarılı olmaktadır. Medya, parlamento, sivil toplum kuruluşları vb. etkiye sahip kuruluşların üzerlerinde etkisi çok büyüktür hatta büyük bir kısmına da sahiptirler. Medyada da Yahudi aleyhine bir söylemde bulunmak kişiyi “anti-semitik” yaptığı için ellerinde güçlü kozlar bulunmaktadır. Eleştirenler Nazi, anti-semitik, ırkçı gibi suçlamalarla karşı karşıya kalmaktadır. Lobiye karşı çıkan politikacıların da siyasi ömrünün uzun olmayacağı açıktır. Kısacası lobi imza istemektedir ve politikacılar, senatörler kim imza atması gerekiyorsa imzasını atmak durumunda kalmaktadır.


Yazar: Süleyman Kibar

Kaynak: Derin Düşünce

İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası













Derin Bakış