Ara

İnalcık’ı unutmamak

Farkı (a) zekâsı; (b) birleştirici hafızası; (c) beş misli fazla çalışması; (d) dünya tarihçiliğiyle bağı; (e) Osmanlıya ilişkin Bizans, Venedik vb kaynaklarından da yararlanması; (f) Batı tarihçi ve sosyal bilimcilerini de (Bloch, Marx, Weber, Pirenne, Chayanov vb) okuması, özümlemesi ve kullanmasında yatıyordu.

Halil Berktay (Kitapları)

Serbestiyet

Şu geçtiğimiz Çarşamba, Halil İnalcık’ın üçüncü ölüm yıldönümüydü. İki gün öncesinde, TRT-2’den Hande Kondu Yücel ve ekibi gelip bir çekim yaptılar, 15-20 dakikalık. Sonra da 25 Temmuz’da, 18 - 18:30 arasındaki Hayat/Sanat programında  gösterdiler uzun uzun.

Güzel de olmuştu; ellerine sağlık. Hüzünle seyrettim ve daha ne ekleyebilirim diye düşündüm, önceden almış olduğum notlarımdan. Dönüp tam üç yıl önce bugün yazdıklarımı okudum: Halil İnalcık 1916-2016 (27 Temmuz 2016). Hemen hepsini orada da söylemişim zaten: efsanevî çalışkanlığı, üretkenliği, dar anlamda “yerli ve millî” olmadığı, Türkiye’nin 1945 sonrasında tekrar dünyaya açılma sürecini yakalaması, erken bir aşamadan itibaren iç piyasadan çok dış piyasa için üretmesi ve uluslararası rekabete uygun kalite standartlarını yakalaması, DTCF yıllarının  üzerine Chicago yılları, tarihçiliğin evrensel ana mecrası içinde yer alması… Profesyonelliğiyle birlikte çok-katmanlılığı. Resmî ve ciddî hoca çehresinin ardında, herkese göstermediği yanları. Cihan görmüşlüğü, nice ülkeler ve insanlar tanımışlığı. Müzik ve şiire düşkünlüğü. Hayata bağlılığı. Dünyevî zevkleri (bkz yukarıda, sağdaki resim). Bana biraz Marx’ı da çağrıştırırcasına, insanî olan hiçbir şeye yabancı olmaması: Nihil humani me alienum puto.

Eserlerinin ayrıntılı bir dökümü ve analizi dışında, ki burada yapamam, birkaç nokta daha var altını çizmek istediğim. (1) Osmanlının tarihçisi olması, ama Osmanlıcı olmaması.İkisi farklı şeyler, herkes anlamasa da. Evet, Avrupa-merkezciliğin Şarka bakışını; küçümseyiş, ötekileştiriş ve aşağılayışını; bu çerçevede, özel olarak Osmanlıya ilişkin önyargılarını düzeltmek, büyük entellektüel tutkusuydu, tarihçiliğinin çıkış noktasıydı. Ama tersi geçerli değildi, yani Oryantalizm (Şarkiyatçılık) tezinin karşısına bir Oksidantalizm (Garbiyatçılık) anti-tezi dikmiyor; Osmanlının itibarını iade edeyim derken bu sefer ters uçta bir Osmanlı hayranlığı ve yüceltmesine savrulmuyordu. Biliminin konusu, maddesi, malzemesiydi ama, (sanat, mimarlık ve şiir bir yana) hele devlet ve siyasal rejim kertesinde, çok da sevmezdi Osmanlıyı aslında. Osmanlıyı geri getirme, medeniyetini restore etme, ya da bir tür neo-Osmanlı kültürü yaratma tasavvurlarından ise hiç hazzettiğini söyleyemem. Bu tür ahistorik, anakronistik çabalar İnalcık’ın o çok köklü, çok eğitilmiş, çok sindirilmiş tarihsel gerçekçiliğiyle bağdaşmıyor; genellikle kitsch diye tarif edilebilecek sonuçları ise estetik duygusunu hayli rencide ediyordu.

Dünya görüşü ve açığa dökmekten hoşlanmadığı temel siyasî duruşu itibariyle İnalcık, ölçülü bir Cumhuriyetçi, ılımlı ve modernist bir Türk milliyetçisi şeklinde tarif edilebilir. Yerine göre popülizme tâviz verebilir; “farklı dağlarda farklı şarkılar” söyleyebilir; özellikle içerde, yüzde yüz yerli ortamlarda ideolojik iktidar hiyerarşilerinin icabını yerine getirebilir; milliyetçi sağın geleneksel yayın organlarına illâ yazı vermeye zorlandığında, âdet yerini bulsun kabilinden belirli klişeleri sıralayabilirdi pekâlâ. Bunlara onun ayıbı değil, Türkiye’nin ayıbı diye bakıyorum: insanı bu tür “hayatta kalma igçüdüleri”nden (survival instincts) türeyen kısmî konformizmlere zorluyordu ve hâlâ da zorluyor, bir Halil İnalcık’ın bile dışında kalamadığı. Buna karşılık ciddî eserlerinde; yer yer kuru denecek kadar sade ve yalın, kısa kısa cümlelerle örülmüş, belirtik değer yargılarından kesinlikle uzak duran objektivist tarih anlatımında, belâgatin ve hamasetin zerrece yeri yoktu.

(2) Ayrı ve özel bir “Halil İnalcık metodolojisi” yoktur, abartmadır, uydurmadır. Üç yıl önce hayata veda ettiğinde, bu tür sözler çok sarfedildi çeşitli demeç ve panellerde. Çok isterdim ve isterim, neymiş bu özel metodoloji, lütfen bana da bir anlatın diyebilmek. Kendisi hiç ama hiç böyle bir iddiada bulunmazdı. İçerik bakımından çok önemli buluşları, orijinal teoremleri vardı tabii: raiyyet rüsumu, ateşli silâhların yayılması ve sonuçları, çift-hane sistemi ve daha niceleri. Ama yöntem açısından, hepimizin bildiği ampirik, belgeci, apriori varsayımlara yer vermeyen, birincil kaynaklardan yola çıkan, kaynak eleştirisinin tek tek bütün (dış ve iç) adım ve kurallarını titizlikle gözeten, kül yutmaz bir Rankecilik söz konusuydu. Aksi yüzüne karşı söylense çok kızardı muhtemelen, olabilecek biricik bilimsel metoddan sapıyorlar diye. Haklıydı da. Ranke’den bu yana, yeni bir metodoloji gelmedigerçekten. Farklı estetikler geldi, farklı tarih poetikaları geldi -- sosyal tarih, ekonomik tarih, kültürel tarih, Marksizm, Annales, maduniyet çalışmaları (subaltern studies), İtalyan mikro-tarihçiliği gibi. Ama bunları, bütün tarihçilerin benimsediği, halen de hepimizin yöntem derslerimizde öğretmeye ve nesilden nesile aktarmaya devam ettiğimiz ortak metodoloji ile karıştırmamalı. Böyle değişik estetik veya poetikalardan beslenmek, dolayısıyla her kuşakta yeni yeni sorular sorabilmek başka; bütünüyle yeni bir metodoloji icat etmek başka. Halil İnalcık buydu: yeni tarih estetik ve problematiklerine sonuna kadar açık, metod açısından ise gayet sağlam bir Rankeciydi son tahlilde. Daha sıradan, “standart ürün” diye tarif edebileceğimiz Osmanlı tarihçilerinden farkı (a) zekâsı (çok zekiydi, intikal hızı çok yüksekti gerçekten); (b) hafızası (ki büyük bir birleştirme ve sentez kapasitesi sağlıyordu); (c) başka herkesten beş misli fazla çalışması; (d) dünya tarihçiliğinin farkındalığı; (e) Osmanlıya ilişkin Bizans, Venedik vb kaynaklarından da yararlanması; (f) Batı tarihçi ve sosyal bilimcilerini de (Bloch, Marx, Weber, Pirenne, Chayanov vb) okuması, özümlemesi ve kullanmasında yatıyordu.

(3) Bir yanda herşeyi bilme tutkusu; diğer yanda geçilme, aşılma ve unutulma korkusuyla yaşıyordu. İkisi bir aradaydı; sonsuz merak ile sonsuz kırılganlık içiçe geçiyor, kişiliğinin âdetâ temel çelişkisini oluşturuyordu. Bir kısım yakınları olarak, ne zaman kendisine bir fikrimizi açsak, ya da henüz taslak halindeki bir çalışmamızı yollasak, başka şeyler meyanında, benim şu şu şu makalelerimi de okumuş muydun (yani: zikredecek misin; dipnotlarında ve bibliyografyanda yer alacak mı) hatırlatmasını da (ince ricasını mı demeli) içeren bir cevap alırdık. Mümkün müydü atlamak; eserleri, elde var bir, başlangıç noktamızdı zaten. Ama gene de kendini tutamaz, söylemeden yapamazdı. İçimden şaşardım; bu kadar başarılı, bu kadar zirvede, bu kadar yapmadığı kalmamış, ayrıca yerine göre (ve bilhassa hocalık bağlamında, öğrencilerine karşı) bu kadar da otoriter bir adam, hâlâ bu kadar endişeli, bu kadar güvensiz olabilir miydi, kıymetinin bilinmediği, bilinmeyeceği konusunda? Ama pekâlâ oluyordu ve onu süreli çalışmaya, daha fazla çalışmaya, herşeyden mutlaka haberdar olmaya ve hiçbir gelişmeyi kaçırmamaya iteliyordu. Yukarıda, en tepede solda yer alan resme bakın; hangi vesileyle çekilmiş bilmiyorum ama, tesadüfî yüz ifadesi bana işte tam bu ruh halini -- dünya, hayat, bilim ve zamanın akışı karşısında bu içsel, gizli, normalde saklı duran hayret, ürkeklik ve hayranlığı anlatıyor.

1979 yılının Nobel Fizik Ödülü’nü paylaşanlardan Steven Weinberg (sanırım), yıllar önce New York Review of Books’da çıkan bir yazısında, insanların ölüme karşı direnme ve sonsuzluğu arama çabaları üzerinde durmuştu: Bir, din. İki, çocuk yapmak; çocukları ve torunlarıyla yaşamak. Üç, çok çalışmak ve ürün vermek suretiyle, bu dünyadan göçtükten sonra da hatırlanmayı sağlamak. Halil İnalcık’ın yolu bunlardan üçüncüsüydü kuşkusuz. Vücudunun artık onu dinlemez hale geldiği anlara kadar çalışması, kendince ölümsüzlük ve unutulmazlık arayışını yansıtıyordu.

                                                                   *          *          *

Saatler boyu sohbet ettiğimiz günlerden biri daha sona ererken, bakmış, bakmış ve aşağı yukarı buna benzer şeyler geçirmiştim aklımdan. Dilimin ucuna Dylan Thomas’ın babasının ölümü üzerine yazdığı bir şiirin son kıtası gelmişti de, hemen yutmuş, bastırmıştım tabii. 80’lerinde bir adama nasıl dersiniz: Hocam, hep böyle devam edin, ölüme meydan okuyun ve son âna kadar teslim olmayın? O zaman okumadım, okuyamadım. Şimdi buraya (kendi çevirimle) alıyorum.

And you, my father, there on the sad height,

Curse, bless, me now with your fierce tears, I pray.

Do not go gentle into that good night.

Rage, rage against the dying of the light.

Ve sen, babam benim, o keder yamacında,

Yalvarırım, şimdi bana küfret, beni kutsa ateşli gözyaşlarınla.

Usulca gitme o güzel geceye.

Koyver, tutma öfkeni ışığın sönüşüne karşı.

Derin Bakış