Huzur Defteri - M. Fatih Çıtlak

İstanbul’da bulunan Karagümrük Cerrahi Âsitanesi, Osmanlı’nın son zamanlarında, birçok önemli zâtın hayatını değiştiren olaylara tanıklık etmiştir. Ama bu tanıklıklar genelde sözlü kültür içinde kalmış, dilden dile nakledilmiş ve çoğunlukla sıradan okura kapalı kalmıştır. M. Fatih Çıtlak, Huzur Defteri’nde, bizi bu dergâh vc çevresinde yaşananlara götürüyor. Safer Efendi’nin huzurunda tuttuğu notları ve dinlediği sohbetleri bizimle paylaşıyor.

Huzur Defteri sadece tasavvuf okurunun ilgisini çekecek bir kitap değil, aynı zamanda yakın tarih meraklılarına ve kültür tarihine ilgi duyanlara da hitap edecek bilgilerle dolu.


Kitap Alıntısı

Cenâb-ı Hakk’a hamd ü senâ, Resûl-i Kibriya Efendimiz’e salât ve selâm, cümle kardeşlerimize de selâm ve hürmet… Çok kıymetli okuyucular, elinizde bulunan bu kitap senelerce bir mürşid-i kâmilin huzurunda tutulan notları, sohbet kayıtlarını ihtiva etmektedir. Kendisinden feyiz almaya gayret ettiğim bu zât, sesli kayıt almama müsaade etmeyerek fakire şöyle buyurmuşlardı. “Oğlum, sohbeti dinlerken bir yandan defterine not al, ses kayıtlarını alanlardan daha sonra eksiklerini giderirsin. Ben de şeyhimin huzurundayken hep deftere kaydettim. Kimbilir belki bir gün bunları kitap haline getirir, neşredersin.” Evet, bu söz vücûd buldu, gerçi ses kaydı alanlar bu kayıtları fakire vermemek üzere azîm ve gayret içerisinde olduklarından sağlam diyebileceğim defterimdeki bu hazineyi sizlere sarf edilmek üzere vakfediyorum. Zira biz bu sohbetlerin zevk ve lezzetini her an ve her gün hissetmemize rağmen lâyıkıyla amel edemediğimizi düşünüyorum. Ama sizler anlayış ve idrakinizle, muhabbetli sinelerinizle bu nakledilen güzellikleri muhafaza edecek ve bizlerden çok daha güzel idrak edeceksiniz. Bendeniz böyle düşünüyorum.



Bu kitabın vücûda gelmesi için gayret ederken fakirin ne yazarlık adına ne de ilim satmak nâmına bir iddiası yoktur. Başkalarının ne düşündüğü de işin açıkçası bendenizi pek alâkadar etmiyor. Ama şu bir gerçek ki bu okuyacağınız satırlar eğer kitap olmasaydı ve fakirin defteri arasında öylece saklı kalsaydı unutulup gidecekti. Çünkü maalesef o sohbetlere erişmiş birçok insan burada anlatılanları ya bilmiyor yahut eksik hatırlıyor. Fakîr böyle bir vebal altında kalmamak için duyduklarımı ve yazdıklarımı siz muhabbetli kardeşlerime arz ediyorum.

Zaman, mekân ve şahsı birleştirdiğinizde tarih ortaya çıkar. Lâkin tarihteki yaşanan hakîkatler zaman, mekân ve şahısların değişmesiyle tahrif olmaz. Çünkü hakîkat her çağda ve mekânda hakîkat olarak karşımıza çıkar. Pörsümez, solmaz yeter ki o damarı keşfedelim. Bendeniz Huzur Defteri’ne kaydettiğim birçok hâdiseyi belli bir konu bütünlüğü olsun ve zihninizde bir çerçeve şekillensin kastıyla tasnif ettim ve bir şahıs üzerinden onlarca şahsı, hâdiseyi ve menkıbeyi aktarmak istedim. İnşâallah bu kitaptan sonra Huzur Defteri serisi diğer kayıtları da gün yüzüne çıkartacak. Bu kitap, Hazret-i Şeyh İbrahim Fahreddin Şevkî Efendi’yi ve onunla alâkalı hâdiseleri kısmen ihtiva etmektedir. Bu büyük mânevi şahsiyeti okurken bir dönemi, seyr u sülûku, kendimizi, tarihimizi, mâneviyatımızı ve daha birçok hissiyatımızı öğrenmiş olacağımız kanaatini taşımaktayım. Maksadımız bir şahsı veya meşrebi medh ü senâ etmek yani övmek değildir. Yaşanmış olan hâdiseler üzerinden hayatımızın hakîkatini keşfetmektir. Bu eser bir hâtırat da değildir. Kitabı okuduğunuzda şu an içinde bulunduğunuz durumu ve hali açıklayan birçok cevabı bulacağınız ümidindeyim. Bu sebepten hâtırat olmaktan öte bir hakîkat hayatı gözlerinizin önünde belirecektir.

Edebî kudretten âciz olduğumdan ve aslı nasılsa öyle aktarmak istediğimden dolayı ifadelerle fazla oynayamadım. Hem saham değil hem de haddim değil. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki, bendeniz nasıl bu sohbetleri dinlediğimde aynı o demleri yaşıyormuş gibi oluyorsam sizler de bu satır aralarında anlatılanların içinde bir şahıs olarak kendinizi bulacaksınız.

Eserin vücûda gelmesine vesile olan mânevî büyüklerime hürmet ve şükranlarımı arz ederim. Âhirete intikal etmelerine rağmen fakîri hiç yalnız bırakmadılar. Ayrıca Timaş Yayınları ailesine ve kıymetli mensuplarına gösterdikleri müsamaha ve himmetlerinden dolayı teşekkür etmeyi bir borç bilirim. Dinleyen ve okuyan, anlatandan arif gerek. Bu vesileyle bu satırları siz okurlarımızın hoş nazarlarına ve nurlu kalplerine tevdî kılıyorum. Muvaffakiyet Cenâb-ı Allah’tandır.

Eûzü billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm Bismillâhi’r-rahmani’r-rahîm

Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemin vessalâvatü vesselâmu alâ seyyidina Muhammedin hayri halkıhî ve sahbihî ecmaîn.

Cenâb-ı Hakk başta imân olmak üzere insanlara birçok nimet vermiştir. Hiç kimse bu nimetlere lâyık olduğundan dolayı erişmemişti. Bunların hepsi Cenâb-ı Hakk’ın lûtfudur vesselâm. Allah Teâlâ’nın rahmetinin, merhametinin ve faziletinin icabıdır. Peygamberlerde dahi böyledir. Kim yaratılmışsa, kim halîfetullah olmuşsa onlarda da hep bu nev’îdendir. Dolayısıyla imâna liyâkat hiç kimsenin harcı değildir. İnşâallah Cenâb-ı Hakk bizleri, lütfuyla mazhar eylediği imâna lâyık olamasak da, en azından liyâkat için gayret eden kullarından eylesin.

Allah Teâlâ bilinmekliğini murad etti. Bu bilinmekliği, insana kelâmıyla bildirmeyip de; “Mahlûkata ve kâinâta bak ve ibret al, Bana yol bul.” dese kimse bir şey diyemezdi. Ama merhametiyle kelâmını indirdi, yine merhameten o kelâmı beyân edecek peygamberler gönderdi ve kâinât kitabını ayet ayet kelâmı ve peygamberleri vesilesiyle ders gibi okuttu. Zaten bizim en büyük mazhariyetimiz ümmet-i Muhammed olmaktır.

Efendimiz(s.a.s)‘in nuru evvel, gönderilişi sonradır. O, hem enbiyânın hem de insanlığın efendisidir. O en güzel zâta bende olmak ne kadar günahkar olsak da bizler için en büyük şereftir.

Cenâb-ı Hakk’ın bizlere lûtfu bununla da kalmadı. Bizi hem Efendimiz’e ümmet eyledi hem eşref-i mahlûkat, ekmel-i enbiyâ Habîb-i Hudâ Efendimiz(s.a.s)‘in hemen yanındaki güzide ashabıyla o güzeller güzeli zât-ı âlîyi tanımamıza imkân bahşetti. Tâbiîn ve onlardan sonraki, hepsi kıyamete kadar birbirleriyle el ele olan bu nurlu silsileyle, bu nur ve muhabbetin hakîkat makamında bizlere aktarılmasını nasip eyledi. Yani Cenab-ı Hakk kendisini meçhul bırakmadığı gibi en güzel kulunu da meçhul eylemedi. Ahlâkını ve nurunu gösteren, nurdan kandillerle insanlığı zulmetten nura davet eyledi. Enbiyâdaki imân ve nur evliyada görünen feyiz ve muhabbet hep Cenâb-ı zü’l- Celâl ve’l-Kemâl Hazretleri’nin lûtfu ve ikramıdır. Biz âciz kullar bu şükrü ödemekten de âciz kalmışızdır.

Safer Efendi Hazretleri bir gün bazı velîlerden menkıbeler anlatmıştı. Söz sözü açtı sonra sükût etti, bir müddet durdu, orada bulunan ihvan da herhalde anlatılanları düşünmekle meşguldü. Safer Efendi, söze şöyle başladı:

“Nasıl sizinle böyle oturuyoruz, işte biz de bir akşam aynı böyle Fahreddîn Efendim Hazretleri ile sohbetteydik. Gerçi o zaman bu kadar kalabalık değildik. Yedi sekiz kişi vardı. Bizlere tuhaf bir soru sordu. ‘Çocuklar, hadi bakalım cevap verin, size bir soru!’ buyurdular. ‘Akşemseddîn-i Velî Hazretleri’ni biliyorsunuz, Fatih Sultan Han’ın ilk şeyhi ve mürebbisi’ biz de ‘evet efendim, himmetinizle biliyoruz.’ dedik. Şöyle devam etti: ‘Pekâlâ, sizce bu fakirle Akşemseddîn Velî arasındaki fark nedir?’ Zaten derviş, edeptendir, sorulunca hemen cevap vermez. Ama biz hiç beklemediğimiz bu soru karşısında hakîkaten şaşırıp kalmıştık.

Site Yaptırmak mı İstiyorsunuz

Kurumsal ve e- ticaret siteleri için doğru yerdesiniz

Kurumsal Site: 890 TL

E- Ticaret Sitesi: 1490

Bilgisayar Ekranları

Mesai Saatlerimiz

Hafta İçi 09-17 Arası

Yerimiz

Akyol mahallesi, Atatürk Bulvarı No: 111/B Şahinbey - Gaziantep

bilgi@mirkitap.com

5539207655

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter