top of page

Hamas-İsrail Savaşı: Asillerle Çakalların Savaşı

İnsan tabiatı ne yaptığını bilmez, ahlaksızlıkta sınır tanımaz, çakallıkta ölçü takmaz serkeşler karşısında yılmaya müsaittir. Bu sebeple Allah, müslümanlara öncelikle “sakın gevşeklik göstermeyin” buyurmuştur. Onlarla mücadelenizde kararlı olun… Ayetteki üstünlükten kasıt ise asla sayı çokluğu, silahların etkinliği vs değildir. Zira bunların tamamı izafi güç unsurlarıdır. Sayınız çok olur ama savaşma azminiz olmayabilir. Askerleriniz fazla olabilir ama disiplinleri yetersiz olabilir. Ayrıca birliğiniz ve dirliğiniz de olmayabilir. Bu sebeple ayette zikredilen üstünlük “iman, ahlak, asalet ve akıl” olduğu açıktır.


Akıl En Büyük Peygamberdir
Hamas-İsrail Savaşı: Asillerle Çakalların Savaşı

Popüler modern ifadelerin ve ideallerin her biri, neyin iyi olduğu sorunundan kaçınmak için bir kaçıştır. “Özgürlük” hakkında konuşmayı seviyoruz, bu neyin iyi olduğunu tartışmaktan kaçınmak için bir kaçamaktır. “İlerleme” hakkında konuşmayı seviyoruz, bu neyin iyi olduğunu tartışmaktan kaçınmaktır. “Eğitimden” bahsetmekten hoşlanıyoruz; bu neyin iyi olduğunu tartışmaktan kaçınmaktır. Modern insan, “Tüm bu keyfi standartları bırakıp özgürlüğü kucaklayalım” diyor. Bu, mantıksal olarak şöyle ifade edilir: “Neyin iyi olduğuna karar vermeyelim, ama karar vermenin iyi olduğunu düşünelim.” “Eski ahlaki formüllerden uzaklaşın; ben ilerlemekten yanayım” diyor. Mantıksal olarak ifade edilen bu, “İyi olana karar vermeliyim ama daha fazlasını alıp almadığımızı kararlaştıralım” anlamına gelir. Diyor ki, “Irkın umutları ne din ne de ahlakta dostum, eğitimde.” Açıkça bu, “Neyin iyi olduğuna karar veremeyiz, ama çocuklarımıza verelim anlamını taşır.”

“Ama yine de bazı insanlar var – ve ben onlardan biriyim- bir insanla ilgili en pratik ve önemli şeyin hala onun evren görüşü olduğunu düşünüyorlar. Kiracı almayı düşünen bir ev sahibi için kiracının gelirini bilmesi gerektiğini düşünürüz ancak hala onun felsefesini bilmek önemli. Düşmanla savaşacak bir general için düşmanın sayısını bilmesinin iyi olduğunu düşünürüz ancak hala düşmanın felsefesini bilmek daha önemli. Sorunun kozmos teorisinin meseleleri etkileyip etkilemediği değil, uzun vadede bir şeyin onları etkileyip etkilemeyeceği olduğunu düşünüyoruz. On beşinci yüzyılda insanlar, ahlaksız bir tavır vaaz ettiği için bir adamı çapraz sorguya çekti ve işkence etti; on dokuzuncu yüzyılda Oscar Wilde’ı böyle bir tavrı vaaz ettiği için onurlandırdık ve övdük, sonra da bunu gerçekleştirdiği için cezai esarette kalbini kırdık. İki yöntemden hangisinin daha zalim olduğu sorulabilir; hangisinin daha gülünç olduğu sorusu sorulamaz. Engizisyon çağı, en azından, bir adamı vaaz ettiği için idol haline getirip bunu gerçekleştirdiği için mahkum eden bir toplum yaratmış olmanın utanç verici hali değildir.” (Sapkınlar; Gilbert K. Chersterton)

Hamas-İsrail savaşı öncelikle bir değerler savaşıdır ve değerler savaşı olarak kaldığı sürece de anlamını koruyacaktır. İşte sırf bu sebeple savaşın kazananı şimdiden bellidir. Taktik adımlarda bir savaşta gelgitler elbette yaşanabilir ama sıra nihai noktaya geldiğinde savaşın kazananı medeni olanlar, asaletinden taviz vermeyenler olacaktır. Bu sebeple savaşlarda öncelikle her şeyden önce kendi değerlerini korumak önemlidir ve savaşlarda kendi değerleriniz üzerinden şiddetli bir imtihana çekilirsiniz. Ayet-i kerime’de bu durum şöyle ifade edilir:

Mü'minlerin tümünün öne fırlayıp çıkmaları gerekmez. Öyleyse onlardan her bir topluluktan bir grup, çıktığında (bir grup da), dinde derin bir kavrayış edinmek (tafakkuhta bulunmak) ve kavimleri kendilerine geri döndüğünde onları uyarmak için (geride kalabilir). Umulur ki onlar da kaçınıp-sakınırlar.” (Tevbe Suresi: 122)


Dar’ul İslam’’da cihad, farz-ı kifaye yani müslümanların bir kısmının yapmasıyla düşen farzdır. Ayet, Dar’ul İslam’da herkesin savaşa katılmaması gerektiğini özellikle geride kalan âlimlerin hem toplumun değerler sistemini korumak hem de askerlere değerleri hatırlatmak gibi bir görevleri olduğunu emrediyor. Zira savaşlar, gücün hem de en kaba gücün devrede olduğu zaman dilimleridir ve bu dilimlerde insanların ister istemez kalpleri katılaşır, medeniyetten uzaklaşır. İşte bu durumda yani her şeyin güç olarak görüldüğü anlarda savaşan tarafların kendi değerlerini bir kenara atma tehlikesi baş gösterir. Kendi değerlerinizi kaybettiğinizde ise savaşın bir anlamı da yoktur. Bu sebeple şunu söylüyorum: Tüm savaşları kazanmanın ilk şartı “üstünlük” duygusuna sahip olmaktır.


Üstünlük duygusuna sahip olmayanlar zaten başkalarının tahakkümü altında olmaktan dolayı rahatsız olmazlar. Biz müslümanlar, her namazda Fatiha Suresi’nden;


“Yalnız sana ibadet ederiz… “ ayetini okur. Dikkat edilirse ayet, “Yalnız Sana ibadet ederim” şeklinde gelmiyor, çoğul olarak “ederiz” şeklinde geliyor. Ayete “biz” manasını veren “nun” harfi “azamet nunu’dur. Ayette “biz” kelimesinin kullanılmasının bir manası insanın şerefinin yüksekliğidir. Akıllı varlık olan insan, zorunlukları ve imkânsızları tabi olarak bilir ve bu sebeple asla mümkün varlığa boyun eğmeyi aklına ve şahsiyetine yediremez(yedirememelidir.) İnsanlar, Peygamberlere bile iyi insan olduklarından değil sadece ve sadece Allah’ın elçisi olduğu için boyun eğer. Ayette “biz” lafzı kullanılarak insanın kendisi haklı olarak övülmektedir. Allah’tan başkasına boyun eğen kendi şerefinden kaybetmektedir. Akıllı olarak yaratılan insan, Allah’tan başkasına boyun eğmemek fıtratı üzerine yaratılmıştır. İnsan, üstün bir varlıktır ve başkalarına boyun eğmesi kendi şeref ve şahsiyetini yok eder.


İnsanın üstünlüğünü korumasının tek yolu müslüman olması ve müslüman olmayı korumasından geçer. Zira İslam Dini, Allah’tan başka ilah, kendisine tapılmaya layık mabud tanımaz. Zorunlu varlık sadece ve sadece Allah’tır. İşte bu sebeple her müslüman kalp ile Allah’tan başka ilah gibi görünen, kendisini öyle takdim eden kişileri ve kurumları reddeder. Esasen Allah’a rağmen insanlar üzerine kanun koymaya çalışan kişi ve kurumları İslam Dini, “tağut” yani haddini aşanlar olarak tanımlar ve bu tağutları reddetmeden iman iddiasını kesinlikle reddeder. Nitekim ayetlerde şöyle buyrulur: “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırt edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkâr edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir. Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar.” (Bakara Suresi: 256-257)


“Şunları görmüyor musun? Kendilerinin sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri sürüyorlar da tağuta inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, tağut önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Şeytan da onları bir daha dönemeyecekleri kadar iyice sapıklığa düşürmek istiyor.” (Nisa Suresi: 60)


“Andolsun ki biz, «Allah'a kulluk edin ve Tâğut'tan sakının» diye (emretmeleri için) her ümmete bir peygamber gönderdik. Allah, onlardan bir kısmını doğru yola iletti. Onlardan bir kısmı da sapıklığı hak ettiler. Yeryüzünde gezin de görün, inkâr edenlerin sonu nasıl olmuştur!” (Nahl Suresi: 36)


Esasen Peygamberlerin tamamı insanlara şereflerini hatırlatmak için gelmişlerdir. Kendi şerefini unutup veya boş verip dünyadaki kanun koyuculara boyun eğenler, her şeylerini kaybederler. Onun bunun kölesi olur, ciğeri beş para etmeyenlerin hizmetçisi olur, orda burada sürünürler. Ve bu insanlar, akıllarını da kaybederler. Çünkü akıl, aslında kendi başına bırakıldığında doğal olarak Allah’ı bulur. “Her şeyin bir sebebi vardır” kaidesini benimsemeyen akıl, her şeyin sebebini yaratıcısı olan sebeplere muhtaç olmayan ezeli ve ebedi olan Allah’ı bulur. Allah’ı bulmayan ve sadece Allah’a boyun eğmeyenler, “her şeyin bir sebebi” var hükmünce sebeplere muhtaç olanları ilah edinerek aslında “her şeyin bir sebebi vardır” akli kaidesini de çiğnerler. Artık onlar için her şey mümkün, her şey zorunlu, her şey imkânsızdır. Ne yaptıklarını bilmez, biraz sesini yükselteni adam, biraz korkutanı tanrı, biraz yaldızı cennet zannederler. Kendi benliklerinin bile farkına varamazlar ve asla göğüslerini gere gere “BEN” diyemezler. Onlar, asaletlerini kaybederler.


Dünyanın en kötü kişilerinden birisi de devlet başkanı olduğu halde yalan söyleyenlerdir ve onlarda zerre miktarı asalet olmaz. 7 Ekim Aksa Tufanı Hareketinden sonra, Amerikan Başkanı Joe Biden; “Hamas militanlarının bebeklerin kafasını kestiklerini gördüm, Görüntüler korkunçtu” açıklamasını utanmadan televizyonlarda yapmıştı. Hâlbuki öyle bir görüntü yoktu zira öyle bir olay yoktu. İsrail’in 1948 yılından bu yana yaptığı zulüm ve terörü görmeyenlerin olmayan görüntüleri görmesi açık bir yalandı ve bu durum Hamas’ın karşısında olanların ne kadar da düşük ve sefil bir çete olduğunu ortaya koyuyordu. 7 Ekim’den sonra İsrail’in Gazze’ye düzenlediği işgal ve terör saldırısında İsrail güçleri Hamas mücahidleriyle savaşmak yerine hastaneler, okullar vurmuş ve kadın ve çocukları hedef gözeterek öldürerek büyük bir kahramanlık (!) sergilemiştir. Tarihler 16 Ekim’i gösterdiğinde İsrail, El Baptist Hastanesini bombalamış 500 müslüman bu saldırıda şehit olmuş ve yüzlerce kadın ve çocuk yaralanmıştır. Kadın ve çocukları hatta Gazze’deki hayvanları bile öldüreceğini duyuran İsrail’in hastane saldırısından sonra Amerikan Başkanı İsrail’i ziyaret etmiş ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu ile görüşürken hastane saldırısını Hamas’ın yaptığını biliyoruz demiştir. Pişkinlik sınır tanımamış savaşın 40. Gününde Amerikan Başkanı Hamas’ı “savaş suçlusu” ilan etmiştir. Kısaca Hamas’ın karşısında azgın köpekler, çakallar, sırtlanlar bulunmaktadır. Asil insanlar ise bunlara asla boyun eğmezler. Allah (cc) şöyle buyurmuştur:


“Sakın gevşemeyin. Üstün olduğunuz halde barışa çağırmayın. Allah sizinle beraberdir. Sizin amellerinizi asla eksiltmeyecektir.” (Muhammed Suresi: 35)


İnsan tabiatı ne yaptığını bilmez, ahlaksızlıkta sınır tanımaz, çakallıkta ölçü takmaz serkeşler karşısında yılmaya müsaittir. Bu sebeple Allah, müslümanlara öncelikle “sakın gevşeklik göstermeyin” buyurmuştur. Onlarla mücadelenizde kararlı olun… Ayetteki üstünlükten kasıt ise asla sayı çokluğu, silahların etkinliği vs değildir. Zira bunların tamamı izafi güç unsurlarıdır. Sayınız çok olur ama savaşma azminiz olmayabilir. Askerleriniz fazla olabilir ama disiplinleri yetersiz olabilir. Ayrıca birliğiniz ve dirliğiniz de olmayabilir. Bu sebeple ayette zikredilen üstünlük “iman, ahlak, asalet ve akıl” olduğu açıktır. Çünkü birincisi bu ayetten önce Allah şöyle buyurmuştur: ”Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin. Amellerinizi boşa çıkarmayın. İnkâr eden, Allah yolundan alıkoyan, sonra da inkârcılar olarak ölenler var ya, Allah onları asla bağışlamayacaktır.” (Muhammed Suresi: 33-34) Görüldüğü gibi ayet, iman edenlerle kâfirleri kıyaslamaktadır. İkincisi. Savaşlarda ateşkes ve barış görüşmeleri de savaşın bir parçasıdır. Hamdi Yazır ayetin tefsiri bağlamında şunları söylemektedir:


“Burada “Gevşeklik etmeyin ve barışa yalvarmayın.” diye barışa yalvarmaktan menedilmiş olması, düşman tarafından yapılmış olan herhangi bir barış teklifinin reddini gerektirmez. Nitekim Enfal Sûresi’nde “Eğer onlar, barışa yanaşırlarsa sen de ona yanaş.” (Enfal, 8/61) ayetiyle barışa yanaşan düşmanların talebine karşı barışa yanaşmak, emredilmişti. Fetih Sûresi’nde geleceği üzere Hudeybiye barışı da müslümanların galibiyeti halinde idi. Demek ki maksat herhalde, barışı reddetmek değil gevşeklik edip de zillet ile barışa talip olmamaktır. Bunlar, Muhammed ümmetinin, “İman edip salih amel işleyenler ve Muhammed’e indirilene inananlar” (Muhammed, 47/2) niteliğini muhafaza etmek şartıyla gelecekte ulaşacakları yüksekliği haber vermekle peygamberine vaaddir.


Muhammed Ümmeti, şerefli ve asil bir ümmettir ve bu ümmet asla çakallara boyun eğmez. Üstünlük duygumuzu kaybettiğimiz de Ümmet-i Muhammed (sav)’den de çıkarız. Bu ümmet, ona buna hele serserilere boyun eğmez. Bu sebeple “üstünlük” duygumuza sahip çıkmak, asaletimizi muhafaza etmek savaştan da önemli ve savaşları kazandıran bir değerdir. İşte bu sebeple Hamas-İsrail savaşı; insanlarla ve çakallar arasındaki bir savaştır ve bu savaşı kazanacak olanlar hiç şüphesiz insanlar olacaktır.


Meselenin bir diğer önemli yanı da şudur. Üstünlük duygusuna sahip olanlar asla İslam ve müslümanların sancağı altından başka sancak altında savaşmazlar. Tarihte bunun acısını en çok müslümanlar yaşamıştır. İki kısa örnek verelim.


Birinci Dünya Savaş’ında müslümanlar, Alman komutası altında Çanakkale Savaşına katılmış ve takriben 250.000 müslüman bu savaşta ölmüştür. İngiliz Güçleri Çanakkale’yi geçememişler ama bu savaştan çok kısa süre sonra İstanbul, İngiliz Güçleri tarafından işgal edilmiştir. Başka sancaklar altında yaptığınız savaşlarda yenseniz de yenilseniz de çok bir anlamı yoktur.


İkinci örneğimiz ise bizzat Filistin Davası ile ilgili…


1947-48 yıllarında Filistin’de savaş başladığında Hasan el Benna önderliğindeki Müslüman Kardeşler fiilen bu savaşa katıldı. Lakin bu savaşlarda emir komuta tamamen Mısır Devletinin emrindeydi. Hasan el Benna, İsrail ve İngiliz güçleriyle savaşmak için sürekli olarak Mısır yönetiminden izin istiyordu. “Müslüman Kardeşlerin 15 Aralık 1947 tarihinde Kahire’de düzenlediği büyük gösteriye binlerce kişi katıldı. Gösteride konuşan İmam El-Benna, Müslüman Kardeşlerin Filistin’in özgürlüğü için on bin kişinin kanını bağışladığını ve bu mücahitlerin şehit olmaya hazır olduklarını söyledi.”


Arap Birliği ile Mısır hükümetinden hayır gelmeyeceğini gören Müslüman Kardeşler savaş başlamadan bir ay önce ilk birliği Filistin’e gönderdi. Hükümetin baskı ve çıkardığı sıkıntılar yüzünden sayıyı minimum düzeyde tutmak zorunda kalan Müslüman Kardeşler bu kez ilmi ziyaret adı altında bölgeye adam göndermeye başladı. Tek tek veya küçük gruplar halinde sınırdan sızan mücahitler En-Nusayrat kışlasında toplanıp burada eğitim almaya ve cihadı sürdürmeye başladılar. En-Nakab çölünde başlayan cihada aktif olarak katılan Müslüman Kardeşler burada bölgeye gelen diğer kardeşleriyle birlikte önemli görevler ifa ettiler. Filistin için başka ülkelerden gelen ve Müslüman Kardeşlere katılan mücahitlerin sayısı çok geçmeden onları katladı. Gerilla savaşına başlayan mücahitlerin düşmana ciddi zayiat verdirmesi ve etkinlik kazanması üzerine Mısır hükümeti Müslüman Kardeşlerden bölgedeki güçlerini geri çekmesini istedi. Müslüman Kardeşlerin bu talebi reddetmesi üzerine sınıra sıkı kontrol ve denetim getiren Mısır hükümeti buradaki faaliyetleri engellemek istedi. Yardımların Mısır tarafından önemli ölçüde kesilmesine karşın Filistin halkı hareketi ve harekete mensup mücahitleri kucakladı ve onlara sahip çıktı.


Bu konuda Mısır hükümetine baskılar artınca, gönüllü olan Mısırlıların Arap Birliği bayrağı altında cihada katılmasına izin verildi. Yarısı Müslüman Kardeşlerden olan 600 kişiden meydana gelen üç Tugay oluşturuldu. Bununla yetinmeyen Müslüman Kardeşler, Suriye’de eğitim görmesi için 100 gönüllü gönderdi.


Bu küçük birlik Mısır’ın Porsaid limanından 10 Mart 1948 tarihinde Suriye’ye gönderilince Porsaid halkı onları uğurlamak için limanı doldurdu. Hasan El-Benna’nın yaptığı konuşmanın ardından Suriye’ye giden birliği Suriye Müslüman Kardeşler Genel Murakıbı Mustafa Sıbai, Ömer Behauddin El-Emiri ve Muhammed El-Hamid’in öncülüğünde Suriye halkı karşıladı. Hasan El-Benna birliği yerinde görmek için 23 Mart’ta hava yoluyla Şam’a gitti.


Filistin savaşını yazan bütün tarihçiler, yazarlar ve araştırmacılar, bu savaşta Müslüman Kardeşlerin katkılarından mutlaka bahsediyor. Güney Filistin’de önemli ölçüde etkin olduklarını yazan tarihçiler özellikle Gazze, Rafah ve Bi`ri Saba’da çok daha etkin olduklarını kaydediyorlar. Müslüman Kardeşlere mensup mücahitlerin Güney Filistin ve başka yerlerde Siyonist hedeflere saldırdıkları, ulaşımlarına darbe vurdukları ve girdikleri önemli savaşlarda Gazze’yi korudukları, El-Faluca’da Mısır askerlerinin maruz kaldığı kuşatmayı yarıp hafiflettikleri, Gazze ve Rafah’ın yanında, Kudüs, Beytlaham, El-Halil, Sur Bahir gibi yerlerde savaştıkları ifade ediliyor.


Filistin savaşında yüze yakın Müslüman Kardeşler mensubu şehit oldu bir o kadarı da yaralandı. Bazıları da esir alındı. Müslüman Kardeşlerin savaştaki etkisini düşman bile itiraf etmiştir. Savaştan hemen sonra Moşe Dayan`ın neden gönüllülere saldırmadıklarıyla ilgili bir soruya verdiği cevap bunu açıkça ortaya koyuyor: “Fedailer bizim akidemizden daha güçlü bir akideyle savaşıyor. Onlar şehit olmak için savaşırken biz yeni bir ümmet inşa etmek için savaşıyoruz. Onlarla savaşmayı denedik, ancak bize çok ağır hasarlar verdiler. O nedenle biz onlarla çatışmaktan hep geri durmayı tercih ettik.” Belki de Yahudilerin Müslüman Kardeşlere olan kini bundandır. Esir alınanları öldürüp bedenlerini parçalıyorlardı.” (Doğru Haber Gazetesi)


Hasan el Benna ve Müslüman Kardeşler Hareketi, Filistin’de savaşmalarına rağmen hem başarı kazanamamış hem de başka sancaklar altında savaştıkları için aldıkları taktik başarılardan bile istedikleri neticeleri alamamışlardır. 1948 yılında İsrail resmi olarak kurulmuş ve Müslüman Kardeşler Teşkilatı da o dönemde Mısır’da yasaklanmıştır. Mısır Devletinin idaresine talip olmayan ve kendi sancağı (devletini) kurmak için atak yapmayan Müslüman Kardeşler Hareketi tabiri caizse o dönemde savaşmadan yenilmiştir. Savaşın komutası siz de değilse komuta kademesinin iyi niyetine güvenmekten başka çareniz yoktur ve Mısır Devleti kendi menfaatleri çerçevesinde hem Müslüman Kardeşler Hareketini arkadan vurmuş hem de Filistin’i İsrail’e hediye etmiştir.


Müslümanlar, üstün insanlardır. Onlar hiçbir zaman başka sancaklar altında savaşmazlar. Çünkü İslam üstündür ve O’na hiçbir şey galebe çalamaz. Başka sancaklar altında yapılan savaşlarda zafer bile gerçek bir zafer değildir. Çanakkale’de ölen 250.000 insandan sonra Türkiye’de şeriatı reddeden bir devlet kurulduğu düşünülürse başka sancaklar altındaki savaşların zarardan başka bir şeye yaramadığı açıktır. Kaldı ki başka sancaklar altında savaşan müslümanlar, “üstünlük” duygusunu kaybettiklerinden zaten yenilmişlerdir. Üstünlük duygusunu kaybedenler, dinlerini de kaybetmeye mahkûmdur. Ama üstünlük duygusuna sahip olan müslümanları yenebilecek hiçbir güç yoktur.


“Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer (gerçekten) iman etmişseniz en üstün olan sizlersiniz.” (Al-i İmran Suresi: 139)

コメント


bottom of page