top of page

Hümanizm, Doğrudan Demokrasi ve Fareli Köyün Kavalcısı

Onlar, “Tanrısız daha güzel” zikriyle mest; kul insanı reddediyor; insan, insan aklıyla çözülmesi gereken nesne. Mantık; değişik, muhtelif neticeler çıkarmaya namzet, bu yüzden sınırsız bireysellik kaçınılmaz. Küresel (Birleşmiş Milletler gibi) Merkezler; kurtarıcı edasıyla sahneye çıkarak anarşiyi yok eder; İnsan Hakları Beyannamesi; tanrısız daha güzel teranesinin zakkumu. Kötü haberlerim var; Hümanizm’i sevgi, insancıllık, hoşgörü kavramlarıyla anlayan, anlamak isteyen ve anlatanlara çünkü Hümanizm; Allah’ın dışlandığı “Beşeriyete İbadet Mezhebi.”


Akıl En Büyük Peygamberdir
Hümanizm, Doğrudan Demokrasi ve Fareli Köyün Kavalcısı

Hastane koridorunu ağır ağır adımlıyor; etrafında telaşları yüzlerinden okunan doktor ve hemşireler. Kapısında “Kroniks Odası” levhası asılı kapının önünde… Derin bir nefes alır; kapıyı açar: Loş ışıklı oda, odanın sağında ve solunda sıvı nitrojen tankı içerisinde bir o yana bir bu yana yüzen cesetler; sıra sıra dondurulmuş. Ölüme çare bulunduğunda (!) dondurulduğu yerden çıkarılmak isteyen insanlar… “Olmak ya da olmamak işte bütün mesele bu!..” Bütün meseleleri bu, bu cesetlerin. Ölmek çaresizliği; ölmenin uyumak olmadığını biliyor çünkü. “Düşünün ki uyumakla yalnız. Bitebilir bütün acıları yüreğin, çektiği bütün kahırlar insanoğlunun. Uyumak ama düş görebilirsin uykuda, o kötü. Çünkü o ölüm uykularında sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu. Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan. Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına? Sevgisinin kepaze edilmesine, kanunların bu kadar yavaş, yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine. Kötülere kul olmasına iyi insanın. Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken? Kim ister bütün bunlara katlanmak, ağır bir hayatın altında inleyip terlemek. Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa. O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya, ürkütmese yüreğini? Bilmediğimiz belalara atılmaktansa çektiklerine razı etmese insanları? Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi: Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor. Yürekten gelenin doğal rengini. Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar yollarını değiştirip bu yüzden bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar.” Zavallı, çaresiz, naçar insanoğlu… Ama lâubalî, cıvık, şımarık… Çünkü zalim ve cahil…

“Nasıl oluyor da Allah’ı inkâr ediyorsunuz? Oysa ölü iken sizi O diriltti; sonra sizi yine öldürecek yine diriltecektir ve sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara Suresi: 28) İki ölüm arasında yaşanan hayatta, kibir olmayacak şey. İnsan, kuldur ve Hz. Muhammed (sav)’e mushafta ilk hitap, kul hitabı. (Bkz. Bakara Suresi: 23) Cennete bile girse insan, kuldur ve cennete kulluğunu iliklerine kadar hissedecek; kulluk makamından sonsuz bir haz alacaktır. Yahudilik ve özellikle Hıristiyanlığın yanılgısı da burada. Onlar, Hz. İsa (as) Efendimizi hâşâ Allah’ın oğlu (!) ilan ettiklerinde kendilerini de ilahın kendilerine nüfuz ettiği/edeceği varlıklar olarak görmeye başladılar. “Tanrı ateştir, insan demir; ateş, demire ısıyla nüfuz eder” sözleri, ruhbanlıkları ve tüm ibadetleri hep bir “tanrılaşma” arzusunun tezahürleri. Lakin Allah, “ne doğurmuştur ne de doğrulmuştur” ve Allah’ın hiçbir varlıkla akrabalığı söz konusu olmadığı gibi tüm peygamberler dahi kuldur ve kul olarak kalacaklardır. Kroniks Odası’nda yeniden dirilecekleri günü bekleyenler; kul olmak yerine “tanrılaşmanın” hesabını yapanlardır.

Onlar, “Tanrısız daha güzel” zikriyle mest; kul insanı reddediyor; insan, insan aklıyla çözülmesi gereken nesne. Mantık; değişik, muhtelif neticeler çıkarmaya namzet, bu yüzden sınırsız bireysellik kaçınılmaz. Küresel (Birleşmiş Milletler gibi) Merkezler; kurtarıcı edasıyla sahneye çıkarak anarşiyi yok eder; İnsan Hakları Beyannamesi; tanrısız daha güzel teranesinin zakkumu. Kötü haberlerim var; Hümanizm’i sevgi, insancıllık, hoşgörü kavramlarıyla anlayan, anlamak isteyen ve anlatanlara çünkü Hümanizm; Allah’ın dışlandığı “Beşeriyete İbadet Mezhebi.” Dünyayı yeterli gördüğü için Allah’ın kanunlarına karşı müstağni aydınlanma çocuğu; insanın ilahlığını ilan ettiği için laikliğin ve ideolojik demokrasinin temeli.

Hümanizm’in nihai hedefi “Temsili Demokrasiyi” Liberalizm’i ön cepheye sunarak aşmak ve “Doğrudan Demokrasi”ye ulaşmak. “Milletvekilleri, bana, benim adıma ilahlık” yapabiliyorlarsa “ben, kendim adıma, kendi kendime tanrılığımı neden ilan etmeyeyim” iddiasıdır, doğrudan demokrasi. Günümüzde sosyal medyanın çok gelişmesi “doğrudan demokrasi” rüyalarının gerçek olabileceği iddialarına neden oldu. Sosyal Medyanın tetiklediği Gezi Hadiseleri; vandallıklar ve terör faaliyetleri ile “temsili demokrasinin” yetersiz olduğunu ilan; doğrudan demokrasiyi talep hareketidir. “Demokrasi, sadece seçim değildir” sloganı doğrudan demokrasiyi savunanlarındır ve bu replik ile her türlü iktidar ve otoriteyi zulüm kavramı ile tarif ve tasvir eder. Onlara göre bütün otorite sahipleri diktatördür ve bireysel özgürlükler (eşcinsellik dâhil) bir puttur ve asla tartışılmazdır. Gözden kaçan, kaçırılan bir realite var: Gerek sosyal medya gerekse de “doğrudan demokrasi” kavramı uluslararası algı yöneticilerinin tekelindedir. Bireylerin neyi nasıl düşüneceklerine belirli merkezler karar vermektedir.

İlluminati Çetesi ve onun tepe ismi İblis; “ Doğrudan Demokrasi” hülyalarıyla insanlığın sonunu getirecek planlara imza atmaktadır. Çünkü “doğrudan demokrasi” doğrudan “kaos”tan başka bir şey değildir. Doğrudan Kaos.


“Doğrudan Demokrasi” doğrudan Kaostan başka bir şey değildir. Bir kere ilahlığınızı ilan etmiş iseniz yanınızda ikinci bir ilaha (!) tahammül etmeniz mümkün değildir. İlahlığın özelliği budur. Tek tek insanlar ilahlığını ilan ediyorlarsa diğerini yok etmesi kaçınılmaz sondur.


“De ki: “Eğer dedikleri gibi Allah ile birlikte ilahlar olsaydı, o zaman bu ilahlar Arş’ın sahibine bir yol ararlardı.” (İsra Suresi: 42),


“Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir ve O’nunla birlikte hiçbir ilah yoktur; eğer olsaydı, her bir ilah elbette kendi yarattığını götürürdü ve (ilahların) bir kısmına karşı üstünlük sağlardı. Allah, onların nitelemelerinden yücedir.” (Mü’minun Suresi: 91) Bu tespitimiz “Narsisizm”i aşan bir mahiyete sahiptir. Narsisizm;kişinin kendisine aşık olma halidir. Narsisistik Kişilik bozukluğu olanlar başkalarının düşüncelerine önem vermez, başkalarının hakkına da saygı göstermez, o daima haklıdır bu yüzden en önde, en gözde ve tek olmak ister. Her şey kendileri için vardır ve ne olursa olsun her şeyin kendilerine hizmet etmesi lazımdır. Lakin kişinin “tanrılık” ilan etmesi çok çok farklıdır. Çünkü Narsisist kendini beğense de nihayetinde kendini bir başkasına beğendirme arzusu duyar ve çevredeki insanlar kendisini beğenmezse iç çöküntüye uğrar. Ama ilahların (!) bu türden kaygıları olmaz, olamaz, herkes kendine tapmak zorundadır!.. Doğrudan Demokrasi’nin ortak sloganı: “İnsan, insanın kurdudur” hatta “insan, insanın katilidir.”


“Biz de kiminiz kiminize düşman olarak (yeryüzüne) inin. (dedik)” (Bakara Suresi: 36)


Doğrudan Demokrasi ile insanlar göreli ahlak, radikal bireysellik ile hiçbir kırmızıçizgisi olmayacak tarzda şartlandırılırlar. Pek tabii ki bu durumda bireyler, uluslararası çetelerin avı durumuna gelirler. Küresel Çeteler, İblis namına önce Liberalizm’i sahaya sürdü. Sonra… Doğrudan Demokrasi kavramına sarılarak toplumu bireyselleşmeye itti. Bireyselleşen toplumlar da terör örgütlerinin avı haline geldi. Kurt, yiyeceği avı sürüden ayırır çünkü.


Doğrudan Demokrasi; aydınlanmanın asi çocuğu olarak tarif edilir. Asi çocuk cici kavram daha gerçekçi kavram: Anarşizm!.. Anarşizm; temsili demokrasiyi reddeder, onu bir nevi diktatörlük olarak niteler. Rousseau’nun; “Ne olursa olsun, bir ulus kendine temsilciler seçer seçmez, özgürlüğünü de varlığını da yitirmiş olur” cümlesi kanun koyucularımızı seçme anlamındadır ve doğrudur. Anarşist Bakunin; “Temsili Demokrasi; bir ikiyüzlülük ve ebedi yanılsama sistemidir çünkü temsili demokrasi burjuvazinin diktatörlüğünü destekleyen bir araç olarak kalmaya mahkûmdur” derken kurtuluş yolunu göstermeden sadece tespitte bulunuyordu. Ne ki doğrudan demokraside de kanun koyucu bizzat insan nefsidir, hevasıdır. Bu arenada “çağdaş din” bilime bile yer yoktur; saf hevadır gündemde olan. Malesta’nın dediği gibi: “Ben bilimin yanılmazlığına inanmıyorum, ne her şeyi açıklayabilme gücüne ne de insan davranışını kontrol altına alma misyonuna inanıyorum.” Gezi Hadiseleri’nde dinamik güç ne siyasal partilerdi ne de bilim vs. gibi norm üretenlerdi esas dinamik güç sınırsız bireysellik ve hevaydı.

Bilge Köyü’nde gözü dönmüş, aklı uçmuş, nefretlerine tapan birkaç eli silahlı cani; kadın, çocuk ve yaşlı demeden tam 46 kişiyi katletti. Şaşırdık, şoka uğradık, ağladık… Bir kişinin dahi haksız yere katliama uğraması bütün bir insanlığa karşı işlenmiş suç. Bütün bir insanlığa karşı… Çünkü bu suçu işleyen tüm insanlığı yok etme potansiyelini de içinde taşır mesele sadece imkân meselesi… Gönlünüz kararmış ise yapmayacağınız çılgınlık yok. Karşıdaki yok olmadıkça var olamamam psikolojisine kapılmış iseniz siz de “doğrudan demokrasi” sevdalısısınız.


Bosna Savaş’ında Sırplar; Bosnalı müslümanların evlerine giriyor ve evde kim varsa yok ediyordu. Niye? Çünkü… Zira içlerinde mukaddes bir değer taşımıyordu; aşamayacakları kırmızıçizgileri yoktu. Doğrudan Demokratların kırmızıçizgileri yok; evlere kamera yerleştirirler… Kırmızıçizgileri yok; her yalanı ibadet aşkıyla söylerler… Kırmızıçizgileri yok; binlerce masumu hapse atarlar… Kırmızıçizgileri yok; aileleri yok ederler…


Fareli Köyün Kavalcısı


Bir varmış, bir yokmuş… Ülkenin birinde küçük mü küçük; şirin mi şirin bir köy varmış. Bu köyde yaşayanlar da mutlu mu mutluymuş. Gel zaman git zaman köy farelerin istilasına uğramış. Her yerde fareler varmış ve köylünün bütün yiyeceklerini acımasızca tüketiyorlarmış. Halk çareler aramış ama bulamamış. Bir gün bu köye bir adam gelmiş: “Ey zavallı köylüler bana bir torba altın verirseniz sizi farelerden kurtarırım” deyince köylüler hemen kabul etmişler. Bunun üzerine adam kavalını çıkarmış, o kadar güzel bir melodiyle çalmış ki tüm fareler toplanmış adamı takip etmeye başlamış. Adam, fareleri köyün yakınındaki nehre götürmüş, kendisi nehri yürüyerek geçerken, fareler de nehirde boğulmuş. Köy farelerden kurtulmuş kurtulmasına da köylü söz verdiği bir torba altını adama vermemiş. Bunun üzerine adam, tekrar kavalını çalarak yürümüş, bu sefer de köyde yaşayan 130 çocuk adamı takip etmiş. Kavalcı çocukları dağa götürmüş ve köylüler bir daha çocuklardan haber alamamış… Rivayete göre çocuklar dağdan aşağı düşerek ölmüş.


Nice çağrılar var!.. Gençlerin taptıkları ne çok tanrı (!) var. Politikacılar, sporcular, sanatçılar… Yüzlerce hatta binlerce… Ve her gün değişen çağrılar… Her çağrı kurtuluş temalı ama:


“Hak olan çağrı yalnızca O’nadır. Onların Allah’tan başka çağırdıkları ise onlara hiç bir şeyle cevap veremezler. (Onların durumu) yalnızca, ağzına gelsin diye iki avucunu suya uzatan(ın boşuna beklemesi) gibidir. Oysa ona gelmez. Kâfirlerin duası, sapıklık içinde olmaktan başkası değildir.” (Rad Suresi: 14)


Çocuklarımızı bizden çalıyorlar; hem de kelimelerle; hürriyet, özgürlük, eşitlik, çağdaşlık gibi kavramlarla. Doğrudan Demokrasi; hayal… Tek tek birey iseniz her tehlikeye açık olduğunuzu bilmelisiniz.


“Ve kâfirlerin misali, o hayvanların misali gibidir ki, çağırmadan, bağırmadan başka bir şey işitmeksizin haykırır durur; sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar düşünmezler.” (Bakara Suresi 171) Çocuklarımızı bizden okullarıyla çalıyorlar… Hapishaneleriyle, makamlarıyla… Miting meydanlarında, konserlerde, üniversite koridorlarında, dağda, bayırda…


Suruç Patlaması’nda ölen 32 gencin görünen hikâyesi ile “Fareli Köyün Kavalcısı” arasında inanılmaz benzerlikler var. Sosyal medya üzerinden yapılan çağrı da Kobani’ye “çocuk parkı” yapılacaktır. Peki, her gün şiddetli çatışmaların yaşandığı ve sivil ve çocukların olmadığı Kobani’ye çocuk parkı yapılacağı yalanına kim inanır? Bütün korunaklardan mahrum, aklını sosyal medya çağrılarına kiraya vermiş, doğrudan demokrasi “kâbusuna” kananlar, sadece. Fareli Köyün Kavalcıları; çocuklarımızı kâh dağa kaldırıyor, kâh Gezi’de esnafların camlarını kırdırıyor, kâh çeşit çeşit ideolojilerin esiri yapıyor. Eline saz alıp, caz söyleyen eli kanlı dili kirli “barış söylemcilerine” hayran bıraktırıyor.


“Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi: Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor. Yürekten gelenin doğal rengini. Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar yollarını değiştirip bu yüzden bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar” derken Shakespeare, bilinç ve düşüncenin yüreği bulandırdığını söylüyordu. Düşünceyle yola çıkanları korkaklıkla itham etmesi de bundan. Kavalcının peşine düşmek varken düşünmek gençlerin işi değil.


Gençlerin kanı hızlı akar doğru ve bu yüzden onlara delikanlı denir. Delikanlıların ahlakı da “isyan ahlakı.” Ashab-ı Kehf güzel örnek:


“Biz sana onların kıssalarını gerçek olarak anlatacağız. Hakikaten onlar, Rablerine iman eden birkaç genç idi. Biz de onların hidayetlerini artırdık. (Oranın hükümdarı karşısında) ayağa kalkarak dediler ki: "Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir. Biz, O'ndan başkasına ilâh deyip tapmayız, yoksa saçma sapan konuşmuş oluruz. Şu bizim kavmimiz, Allah'tan başka ilâh edindiler. Onların ilâh olduğuna dair açık bir delil getirselerdi ya! Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir? (İçlerinden biri şöyle demişti:) "Mademki siz, onlardan ve Allah'tan başka taptıkları putlardan ayrıldınız, o halde mağaraya sığının ki, Rabbiniz rahmetinden size genişlik versin ve işinizi rast getirip kolaylaştırsın." Ey Muhammed! Baksaydın güneşin doğduğu zaman mağaranın sağ tarafına yöneldiğini, batarken de sol taraftan onları makaslayıp geçtiğini görürdün. Onlar, mağaranın geniş bir yerinde idiler. İşte bu Allah'ın mucizelerindendir. Allah kime hidayet ederse, işte o, hakka ulaşmıştır; kimi de hidayetten mahrum ederse, artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.” (Kehf Suresi: 13-17) Ashab-ı Kehf’in isyanı tefekküre dayalı en önemlisi de hakikat aşkına yapılması: “Onların ilâh olduğuna dair açık bir delil getirselerdi ya!” İzafiyete boğulmamışlar.


Gerçekleri gizlemeyelim. Doğrudan Demokrasi; Doğrudan Hedonizm’dir. Hedonizm; hazzı her şeyin üstünde tutan; insan eylemlerinin nihai anlamda haz sağlayacak biçimde planlanması gerektiğini savunan felsefi disiplindir. İçki, sınırsız cinsel ilişki, esrar serbesttir. Ashab-ı Kehf ayağa kalktı; ayağa kalkabildi ama sarhoşlar ve esrarkeşler ayağa kalkabilir mi? Aklını kiraya verip sosyal medya yalanlarına kananlarda isyan ahlakı olabilir mi? Doğrudan Demokrasi; doğrudan sahtekârlıktır ve ölmeden önce “Kroniks Odası”na girmektir.

Comments


bottom of page