1/3
Ara

Duaların Kabul Olacağına İnanmayanlar Allah'a İnanmayanlardır

“Yemek yerseniz açlığınız bastırılır. Su içerseniz susuzluğunuzu dindirirsiniz.” Eğer böyle inanıyorsanız putpererstlerden farkınızı izah etmek gerçekten de zor. Zor zira yediğiniz yemekler ve içtiğiniz su canlı değil. Kendilerine bile hayırları yok. Kaldı ki temel “yaşam” unsurlarımızdan sayılan suyun hammaddesi, biri yanıcı diğeri patlayıcı maddelerin bir araya gelmesi sonucu oluşmuştur ki bu durumda su ve hayat kelimelerinin yan yana gelmesi rasyonel akla göre mümkün değildir.


Bünyamin Ateş

Kitap Alıntıları


“Yemek yerseniz açlığınız bastırılır. Su içerseniz susuzluğunuzu dindirirsiniz.” Eğer böyle inanıyorsanız putpererstlerden farkınızı izah etmek gerçekten de zor. Zor zira yediğiniz yemekler ve içtiğiniz su canlı değil. Kendilerine bile hayırları yok. Kaldı ki temel “yaşam” unsurlarımızdan sayılan suyun hammaddesi, biri yanıcı diğeri patlayıcı maddelerin bir araya gelmesi sonucu oluşmuştur ki bu durumda su ve hayat kelimelerinin yan yana gelmesi rasyonel akla göre mümkün değildir.



Putperestlerin temel mantığında faydası ve zararı olmayan bir takım nesnelere zihin dünyasında kendilerinden menkul bir güç atfetme olduğu açık. Önümüzdeki cansız yemeğin veya suyun kendisine atfedilen güç ile putperestlerin herhangi bir heykele yükledikleri mana arasında pek fazla bir fark yok. Gerçi her su içtiğimizde susuzluğumuzun gitmesi veya yemek yediğimizde açlığımızın ortadan kalkması su ve yemeğe ister istemez bir güç atfetmeye neden olmuyor değil. Ama bu nesnelerdeki “gücün” veya etkisinin kendinden menkul bir yarar olmayacağı da yukarıda belirttiğimiz nedenlerden ötürü mümkün değil. Aksi takdirde mesela suyun, susuzluğu giderici bilgiye malik olduğunu, bitkileri büyütme kabiliyetinin içinde bulunduğunu, her bitki, insan ve hayvanın yapısını bildiğini dahası suyu içen insan ve hayvanlar üzerinde mutlak bir otoritesi olduğunu söylemek zorunda kalırdık ki böyle bir önermeyi pozitivizme inananlar bile söyleyemiyor. Pozitivistler sadece suya kendinden menkul bir güç atfetmekle yetiniyor. Öyleyse suya kendinden menkul bir güç atfetme önermesiyle herhangi bir heykele kendinden bir güç atfetme şirki arasında sanıldığından daha az bir fark vardır.



Kainatta dakik yasaların mevcudiyeti inkar edilemez. Nesne ile yasa arasındaki bu ilişki nesnelerin üzerinde bulunan bir otoritenin varlığını zaruri kılar. Aynı zamanda nesne ve olayların hiçbirisinin başıboş ve batıl olarak var olmadığını da haber verir: “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirli bir süre için yarattık. Kâfirler uyarıldıkları şeyden yüz çeviriyorlar.” (Ahkaf Suresi: 3) Bu ayet-i kerimeden hemen sonra ise şöyle buyrulur: “De ki “Allah’tan başka yalvardıklarınızı gördünüz mü? Onlar yerden ne yaratmışlar bana gösterin. Yoksa onların göklerin yaratılışında bir ortaklıkları mı var? Eğer siz doğru söyleyen kimseler iseniz bana bu Kur’an’dan önce indirilmiş bir kitap veya ilimden bir eser getirin.” (Ahkaf Suresi: 4)

Ayet, âlemdeki nizamdan sonra kalplerin sadece Allah’a dönmesi gerektiğini beyan etmekte ve müşriklerin taptıkları şeylerin batıl olduğunu haber vermektedir. Bu noktada yani âlemin hak ve yasalarının mevcut olduğunu anladığımıza göre sormamız gereken bir soru daha kalmaktadır: Âlemde bulunan yasa önceden belirlenmiş ve asla değişmeyen bir mahiyete mi sahiptir yoksa kurallar her daim yenilenmekte midir? Bu sorunun peşine düşelim. Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Göğün boşluğunda Allah’ın emrine boyun eğdirilerek uçuşan kuşlara bakmadılar mı? Onları orada Allah’tan başkası tutamaz. Şüphesiz bunda inanan bir toplum için ayetler vardır.” (Nahl Suresi: 79) Ayet, kuşların havada durmasını Allah’a bağlıyor. Elbette kuşların kanatları var, uçma mekanizmalarına sahipler ve âlem onların uçmalarına uygundur ama nihayetinde kuşların havada kalmaları Allah’a bağlanmıştır. Bir diğer ayet-i kerime’de de sadece kuşların değil her şeyin Allah’ın iradesine bağlı olduğu vurgulanmaktadır: “Göklerde ve yerde

bulunanlar O’ndan isterler. O, her gün yeni bir iştedir.” (Rahman Suresi: 29) Ayette Rabbimizin her gün yeni bir işte olmasının dua ibadetinden sonra gündeme getirilmesi âlemde kanunların bizzat olmadığı ve kanunun her an yaratıldığını açıkça vurguluyor. Son zamanlarda yapılan araştırmalara göre maddenin temeli atomun matematiksel kesinlikle hareket etmediği aksine dışarıdan müdahaleyle insicama girdiği söylenmektedir. Teoriye “kaos teorisi” denilmektedir.



Kaos nazariyesi; fizik varsayımı ya da matematiksel bir tümevarım değildir. Fiziksel gerçeklik parçalarının bir bütün olarak eğilimini izaha yarayan bir yöntemdir. Kuram şu cümlelerle açıklanmaktadır: “Bir sigara dumanının havada yaptığı şekiller tamamen dağınık ve başına buyruk tesadüflerin ürünü olarak görülebilir. Ancak bir teorik fizikçi dumanın bu dinamiğinin aslında ortamdaki birçok parametre ve etken ile belirlendiği görüşündedir. Bu girdiler o kadar çoktur ve değişkendir ki etüt etmek ve net bir kanıya varmak imkânsızdır. Parametrelerin bu denli değişken olması aslında o parametrelerin de bir çıktı olmasından kaynaklanır. Dumanın hareketine neden olan hafif bir hava akımı aslında odanın başka yerindeki bir sıcaklık değişikliği ve basınç farkının neden olduğu bir harekettir. Ayrıca dumanın dinamiğini etkileyen girdiler birbirlerine bağlı olabilirler ki bu durumu tam anlamıyla içinden çıkılmaz hâle sokar.

Sigara dumanı örneğine geri dönersek, hava akımının yalnızca sıcaklık değişiminden kaynaklandığını farz edelim (ki pratikte bu milyonlarca etkenden biridir). Sıcaklık değişimi ortamda basınç farkı yarattığından hava akımını etkiler. Ancak oluşan hava akımı sıcaklıkta tekrar değişimlere neden olacağından farklı girdilerle tekrar bir fonksiyon oluşturur ve bu değişim sonsuza kadar devam eder.

Birçok farklı girdinin sürekli değişerek fiziksel değişimler ve farklı düzenler oluşturması ve bu düzenlerin yine kendisini etkilemesi insan zekasının ve günümüzdeki gözlem ve bilimsel tahmin yeteneklerinin çok çok üstünde olmasından dolayı kaos olarak nitelendirilir. Oysa tüm bu değişimlere neden olan fiziksel yasalara ve matematiksel açıklamalara hâkimiz.

İşte bu noktada karşımıza düzen ve kaosun aslında birbirine ne kadar sıkı sıkıya sarılmış olduğu ortaya çıkar. Fiziksel yasalar ne kadar basit olursa olsun sonuç o kadar rastlantısal ve karmaşa doludur. Demek ki fizik yasalarımız ve matematik evrendeki hareketleri açıklama da yetersizdir.

Öyleyse şunu söyleyebiliriz: Gerek âlemin düzenli hareketi gerekse de yok olmaması bir ilah sayesindedir. Nitekim şöyle buyrulur: “Eğer yer ile gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, bunların ikisi de muhakkak fesada uğrar yok olurdu.” (Enbiya Suresi: 22)

Âlemdeki bütün varlıkların aşikâr bir intizamla ile mevcut vücut bulması eşsiz bir ilahın olduğunu gösteren alametlerdendir. Aslında kainatta hiçbir şey 1+1=2 kesinliğinde olmamakta 1+1= 1,2,3… sonsuz ihtimallere sahne olabilmekte ama bu karmaşa da her şey 1+1=2 şaşmazlığında vuku bulmaktadır. Ateş her zaman yakmakta, güneş belli bir seride felekte yüzmekte ve yere attığımız şey düşmektedir. Teorinin ortaya attığı kaos asıl hayatta bulunmamakta ve kargaşayı nizam haline getirmektedir.



Fizikçiler meseleyi daha da derinleştirerek âlemin yapısı özetle şunları söyler: “Âlemin yapısı ve zaman arasındaki ilgi ve alaka “sürekli, ayrıksız ve kesintisiz” değil aksine süreksiz, ayrık ve kesintilidir. Yani… Yani alem sürekli yeniden yaratılmaktadır. “Şöyle ki; uzayın küçük parçalardan oluşması, her şeyden önce parçalar arasında boşlukların, daha doğrusu yokluğun

(uzayın yokluğu) olduğu anlamına gelecektir. Aynı şekilde zamanın tanecikli yapıda olması, yani çok küçük (örneğin Planck zamanı kadar) zaman dilimlerinden (yapı taşlarından) oluşması, peş peşe anlık “zaman-zamansızlık” veya "zaman var-yok" süreçlerinin (kesikliklerin) yaşandığı şeklinde yorumlanacaktır. Zaman, küçük dilimlerden oluşan bir şerit ise, bir dilimden diğerine geçildiğinde arada zamansızlığın olması gerekecektir, çünkü zamanda dilimler (anlar) arasında boşluklar yoksa ve zaman bir bütünse, ona kesintili demenin anlamı yoktur. Uzay, zaman ve madde birbirinden bağımsız olamayacağından, zamanı oluşturan her dilim arasında, yani zamansızlık anında evrenin, yanıp sönen bir lambanın ışığı gibi “bir var, bir yok olması” gerekir.” (Mehmet Bulğen) Meseleyi daha da basitleştirerek anlatmaya gayret edelim:

1, 2, 3… “Bir” sayısı ve arkasından “İki”, sonra “Üç”. İki, iki tane “Bir” sayısının bir araya gelerek oluşturduğu sayı. Üç de üç tane birin. Lakin iki rakamına “bir ve bir” demiyoruz keza üç rakamını da “bir, bir ve bir” şeklinde tarif etmiyoruz. Neden? Çünkü “İki” sayısının da “Üç” rakamının da hatta bütün sayıların kendi “müstakil” mevcudiyetleri var. Sayıların art arda gelmesi “müstakillerin” sıralanmasından ibaret. Nasıl?

Zamana bakalım. Birinci saniyeden sonra gelen ikinci saniyenin varlık sebebinin “1” olduğunu söylememiz mümkün değil çünkü “2” sayısı bir sayısından büyüktür, büyüğün sebebinin küçük sayı olduğunu söylemek absürt. Hatta. Hatta ikinci saniyenin, iki tane bir saniyenin birleşmesinden oluştuğunu söylemek de mantıksız. İki ve sonraki saniyelerin her biri “yeni” ve yine her biri “ayrı ve müstakil” olarak yaratılmıştır. Meselenin “mekân” meselesiyle de alakası var. Şimdi soru şu: “Birinci saniye ikinci saniye arasında sebeplilik değil sadece sıralama ilişkisi varsa (ki var) bu durumda birinci saniyedeki âlem ile ikinci saniyedeki âlem birbirinden farklı, müstakil bir varlık keyfiyetini ifade etmez mi?” Evet, eder. Evet, âlem sürekli yeni, yeniden yaratılmaktadır. Peygamberimiz (sav)’in yağmur yağdığında elbisesini ıslatması ve “Bu Rabbimin katından yeni geldi” buyurması âlem ve içindekilerin sürekli yeni olarak yaratılmasıyla alakalı olabilir.

Fizik âlemdeki yasaları kuralın sahibinden bağımsız olarak düşünmemiz mümkün değildir ve fizik yasaları kanun sahibini bağlamamaktadır. Bir ayette şöyle buyrulur: “Biz de dedik ki: "Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol." (Enbiya Suresi: 69) Allah isterse kolayca kendi koyduğu yasayı durdurmakta… İstediği zaman yak demekte istediği zaman da yakma… Tabiattaki bütün yasaları bile bilseniz âlemin yaratıcısı bütün kanunları değiştirdiği zaman bütün bilginiz bir anda cehalete dönüşecektir. Tabiat kanunları kendi müstakil varlığı ile değil kitaba dayanarak yürür.

Tüm bu izahlardan sonra bir ayet-i kerimeyi yeniden hatırlayalım: “Allah kendinden başka ilâh olmadığına şahadette bulundu, Melekler de şahadette bulundu.. İlim sahipleri de adalet ölçülerini ayakta tutarak şahitlik ettiler.” (Al-i İmran Suresi: 18)

Allah’tan başka ilah olmadığına meleklerin ve âlimlerin şehadet etmesi sırf onların değerlerinden kaynaklanan bir hadise değil. Elbette melekler ve âlimler çok çok değerlidir. Lakin biz yine putperestlere dönelim. Putperestler yani suya susuzluğumuzu gideren mutlak nesne olarak inananlar, suda görülmeyen bir güç atfediyorlar ve su hakkında kendilerince “ilmi” izahlar yapıyorlar. Görülmeyen mukaddes bir varlık olan meleklerin ve ilim sahiplerinin Allah’ın ilahlığına şahadette bulunmaları, âlemde görülmeyen kendinden menkul bir güç olmadığına ve nesnelerde ilim olarak ne kadar derinleşirsek derinleşelim hiçbir nesnenin fiziksel manada da bir fayda ve zararının olmadığını anlıyoruz. Evet, “Allah kendinden başka ilah olmadığına şehadette

bulundu.” Doğru en doğru şehadette budur. İlmi olarak da ilerlediğimiz takdirde bizim de ulaşacağımız netice bundan farklı olmayacaktır.

Sözün burasında meselenin can alıcı noktasına gelelim. Su içtiğimiz zaman susuzluğumuzu giderenin su olduğuna putperestler inanır. Biz Müslümanlar ise su içtiğimiz zaman susuzluğumuzu giderenin Allah olduğuna inanırız. Peki, ama bu inancın pratikteki ayrımını nasıl sağlayacağız?

Burada kullanacağımız anahtar kavram “Dua.” Dua, öncelikle eşyada herhangi bir güç olmadığı ikrarıdır. Daha da önemlisi eşyanın üzerinde bulunan kanunlarında nihayetinde bağlayıcı olmadığına inanmaktır. Eğer dua etmiyorsanız Allah’a da inanmıyorsunuz demektir. Sizi bağlayan şeylerin sebepler olduğuna inanıyorsunuz demektir ki bu inancın putperestlikten hiçbir farkı yoktur. Dua, Allah’ın her şeye gücü yettiğine sebeplerin ise Allah’ı bağlamadığına inanmaktır.



Allahü Teâlâ (cc) yarattığı kulların sadece ihtiyaçlarını bilmez aynı zamanda kulların ihtiyaçlarını karşılayacak yegâne varlıktır. Bir ayet-i kerime’de şöyle buyurulur: “Şayet kullarım, sana benden sordularsa, gerçekten çok yakınımdır. Bana dua edince duacının duasını kabul ederim. O halde onlar da benim davetime koşsunlar ve bana hakkıyla iman etsinler ki, doğru yola gidebilsinler.” (Bakara Suresi: 186) Ayet-i kerime insan ile Allah arasında engel olan veya vehimlerde engel varsayılan her şeyin bir kenara itilerek bizzat Allah’ın kullarının durumlarını bildiği ve kulların ihtiyaçlarını karşıladığı vurguluyor. Bu noktada dua ibadetinin karşısına “Kader” inancını çıkaran Cebriye’ye değinmek lazım. Cebriye’ye göre dua etmek fayda getiren bir şey değildir. Hâlbuki Allahü Teâlâ (cc) evveldir ve ahirdir. Ayet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır: “O hem evveldir, hem ahirdir, hem zahirdir, hem batındır. O her şeyi hakkıyla bilendir.” (Hadid Suresi: 3) Rasul-i Ekrem (sav) bu ayetle ilgili şöyle buyurmuştur: “O (Allah), kendinden evvel hiçbir şey olmayan Evvel ve kendisinden sonra hiçbir şey olmayan Ahirdir.” Zaman ve mekân mahlûktur ve başlangıcı vardır. Bizler dua ettiğimiz zaman evvel olan Allah’a dua etmekteyiz. Bunun anlamı şudur: Bizim seslendiğimiz, ihtiyaçlarımızı istediğimiz zat; zamandan ve mekândan münezzehtir ve O kendinden evvel hiçbir şey olmayan Evveldir. M. Hamdi Yazır (rh.a) şöyle der: “Cenab-ı Allah her şeyden öncedir. Bu mana iyice düşünülünce kadere mahkûm olan Allah değil, yaratıklardır. Kaderler önce ise, Cenab-ı Hak da kaza ve kaderden öncedir. Dua, bu önceliği ikrar ve itiraf olduğu için kulluk makamlarının en önemlisidir. Bize gelince, Allahü Teâlâ (cc)’nın ilmi, kaza ve kaderin niteliği, akıllarımızın dışındadır. Kaderin sırrı, meydana gelmesinden önce bilinemez.” Buradaki incelik şudur: Biz her ne kadar birçok kayıtlarla sınırlı olarak dua ediyorsak da bizim dua ettiğimiz zat, kendisini hiçbir şey bağlamayan, sınırlandırılamayan Rabbimizdir. Biz O’na dua ettiğimiz an (bizim açımızdan) ben ile O dışında hiçbir şey bulunmamaktadır. Ne maddi manada ne de manevi anlamda hiçbir engel yoktur. Bu açıdan dua; kulluk ve ilahlık meselesinin özünü oluşturur.



Özünü oluşturmakla beraber en az dua kadar önemli bir meselede duanın kabul edileceğine dair inancında Dua kadar önemli olduğuna inanmaktır. Yine başa dönelim. “Yemek yerseniz açlığınız bastırılır. Su içerseniz susuzluğunuzu dindirirsiniz.” Su ve yemek sonucu oluşan sonucun Allah’ın yaratmasıyla oluştuğunu görmüş olduk. Su ve susuzluk arasındaki ters ilişki o kadar kat’idir ki dediğimiz gibi putperestler bu kat’iliği gördükleri için putperest olmuştur. Bu yüzden putperestlik salt akılsızlık değil belki de “rasyonel akıldır.”

Dua ettiğimiz zaman bir tarafta her bakımdan aciz, zavallı, kendinde zerre miktarı bile güç olmayan ben var, diğer tarafta da Allah. Bir tarafta isteyen diğer tarafta veren. İsteme ve verme irtibatı da kesindir. Bir kere istemeden de sayılamayacak şeyleri Rabbimiz bize bahşetmiştir. İkinci ve daha önemlisi Allah, kendi kitabı Kur’an-ı Kerim’de kendisini tanıtırken daha ilk ayette “Hamd Allah’a mahsustur” buyurmuştur. Hamd kelimesinin nimet kelimesiyle bağlantısı kesindir. Dolaysıyla Allah, bize Kendisini tanıtırken öncelikle Kendisinin nimet verici olarak olarak tanıtmakta ve bunu bir “ÖVGÜ” olarak sunmaktadır. Öyleyse isteme karşısında vermeme gibi bir şeyin olması asla ama asla mümkün olamaz. Hamdın yani övülecek tüm hasletlerin KENDİSİNDE olması ve bizde övgüye değer bir şey olmaması, bizim ilk vasfımızın ihtiyaç Allah’ın da ilk vasfının ihtiyaçsızlık, zenginlik ve cömertlik olduğunu beyan eder. Öyleyse Allah’tan isteyip de vermeyeceğine inananlar dolaylı olarak da (belki de direk) Allah’a inanmayanlardır. Esasen duaya başlarken Allah’a hamd etmemiz duanın mutlaka kabul edileceği kaidesinin bir sonucudur. Hz. Muhammed (sav)’e salat ve selam getirmemiz de bizim Allah’ın kaçak kulu olmadığını, şeytan olmadığımızı ve putperestlerden beri olduğumuzu ilandır ki bundan sonra usülüne uyan tüm dualarımız kabul edilir. Duayı Rabbimize yaptıktan sonra O’nun icabet etmesinin keyfiyetini, hikmetini kesin olarak anlamasak da (yani bazı dualarımızın kabul edilmediğini zannederiz lakin bu mümkün değildir. Duaya icabette Allah’ın şanı gibi yüce olacaktır) dua mutlaka kabul edilir.



Derin Bakış

mirkitap.com - Alışveriş, Kitap Kültür

Akyol mah. Atatürk Bul. No: 111/B Şahinbey - Gaziantep