Ara

Dinin kendisini de tüketim nesnesi haline getiren ‘Yapay Kutsallıklar’

Sosyolog Mevlüt Özben’in “Yapay Kutsallıklar” isimli çalışması kutsallığın geçirdiği tarihi aşamaları, geleneksel dönemde toplumların dünyevi olanı kutsallaştırmasından günümüzde kutsal olanın dünyevileşmesini göz önüne seren değerli bir çalışma. İsmail Aydoğdu yazdı.


Dünyabizim

Din, tarihin her döneminde tartışıla gelen konulardan biri belki de en çok tartışılanıdır. Tarihsel süreçte ilkel topluluklardan günümüzün farklı kavramsallaştırmalarla isimlendirilen topluluklarına kadar din günlük yaşamın temel belirleyicilerinden olmuştur. Din olgusunun her dönemde var olması onun her dönemde aynı formda ve etkililikte varlığını devam ettirdiği anlamına gelmez. Günümüzde başta teoloji/ilahiyat olmak üzere sosyal bilimlerin birçok alanında dinin farklı tarihsel koşullarda kendisini nasıl görünür kıldığı, siyasal, ekonomik, kültürel ve toplumsal hayata olan etkileri bağlamında gittikçe artan oranda bir çalışma “nesne”sine dönüşmektedir. Sosyolog Mevlüt Özben’in Yapay Kutsallıklar isimli çalışması da din ve din olgusu dolayında kutsallığın geçirdiği tarihi aşamaları, bu aşamalarda kutsallığın adeta evrimleşerek günümüz postmodern dönemdeki ölümcül sıçrayışını, geleneksel dönemde dünyevi olanı kutsallaştırmasından günümüzde [modern-postmodern dönemde] kutsal olanın dünyevileşmesini göz önüne seren değerli bir çalışma.



Özben, giriş kısmında kitabın bütünlüklü vurgusunun modernliğin farklı evresi diye adlandırdığı günümüzün, “kutsallıkları kendi gerçekliğinden değil, kendi gerçekliğine doğru saptırdığını” açıklamaya çalışacağını dile getiriyor. Dört bölümden oluşan kitapta, yazar “din kutsallık(lar) ve bu çalışmanın gerekçesi” başlıklı ilk bölümde (17-40) din ve kutsallık arasındaki ilişkiden hareketle kutsallığın inanma edimini insan için anlamlı kıldığını, kutsal ile sarmalanmadığında inanmanın mümkün olmadığını ifade ediyor. Bu ilk bölümde yazar din, inanama, kutsal ve inanç gibi temel kavramların geçirdiği ve tartışıldığı bir kesit sunuyor.  Durkheim’in kutsal ve dindışı ayrımından hareketle bu iki kavramın birbirini tamamladığı ve belirginleştirdiğini, kutsalın varlığının hayatın geri kalanını itibarsızlaştırmadığını aktarır (20-21). Öte dünyaya ya da doğaüstünü temsil ettiği iddiasında olan kutsallıkların nasıl oluyor da bu dünyaya ait nesnelere ve maddi bir forma ihtiyaç hissettiği sorusuna (22) yazarın kutsal ve dindışı’nın ayrılmaz birlikteliği ve algımızın kutsal olanı yorumlama, anlamlandırma ve tasvir etme biçimi oluşuyla yanıt veriyor. Aşkın olan dinin bu dünyaya/insanlara hitap etmesindeki ve onlar eliyle hayat bulmasındaki nüansın da kutsalın neden duyular dünyasından olması gerektiğini, çünkü insanın kutsalın hem nesnesi hem de öznesi (25) olduğunu, bu haliyle kutsallıkların tanrısal olanın açık bir tezahürü olduğunu ifade eder.

Geleneksel toplumlarda din ve kutsallık



Geleneksel toplumların dünyevi olanı kutsallaştırmak gibi bir tecrübeleri vardır. Onlar duyumsanan varlıklar kadar duyumsanamayan varlıklarla da ilgilenmiş ve elle tutulur ve gözle görülebilir olanlara bir kutsallık atfetmeye başlamışlardır. Totem, animizm, büyü ve Şaman inançları ilkel insandan bu yana insanın aşkın olanı bulmanın birer tezahürü olarak görülebilir. Şamanların doğal olguları kişileştirerek güneş ve ay gibi gök cisimlerine tanrısallık atfettikleri bilinmektedir (51). Yunan mitolojisinde ve Mezopotamya dinlerinde birbirine oldukça benzeyen çeşitli kutsallık ve tanrısallık atfedilen sembollerle rastlamak mümkündür. Benzer bir durumun Budizm’de tanrısız kutsallık olarak karşımıza çıkmaktadır(64). Yine büyük dinlerde dünyaya ait olanlar üzerinde hükümranlık kurmak anlamında anlaşılabilecek birçok savaşın kutsallık şemsiyesi altında dini bir hüviyete büründüğü verilen örneklerle izah edilmiştir (73-76). Benzer bir kutsallaştırmanın cinsellik alanında da meydana geldiğini, bunun ilk örneği olarak da “ensest” tabusu (78) olduğunu söylemektedir. Gerek kitabi dinlerde gerekse diğer inançlarda modern öncesi insanın kendi sonlu yazgısı ile baş etmek için kutsal bir gelecek inşasına yöneldiklerini, Hristiyanlıkta mesih, İslam’da mehdi inancının bunun bir yansıması olarak okunabileceğini, eskatolojik öğretilerin geleceği kutsalın ipoteğine aldıklarını ifade eder(103-105).


Yukarda özetlemeye çalıştığımız geleneksel toplumların dünyevi olanı kutsallaştırmak şeklinde kendini gösteren anlamlandırma biçimleri modern toplumlarda tersi bir seyir izleyerek kutsal olanın dünyevileştirilmesi şeklinde meydana gelmiştir. Modern dönemle birlikte akla ve bilime duyulan koşulsuz güven dinin toplumsal hayattaki etkisinin azalmasını, toplumun dinsel olandan arınmış kurumlar (32) inşa ettiğini, sekülerleşme kavramını, dini olanın yerini dünyevi olanın alması anlamında değil ama kutsal olanın dünyevileşmesi olarak okumak mümkündür. Aslında modernliğin kendisinin de en yalın anlamıyla kutsal olanın dünyevileştirilmesi olduğu (110), kutsalla mesafeli olan doğaya hükmetme, onu kendi yararına biçimlendirip işleyerek, bir anlamda tanrının yaratma sıfatının insana verilmesi ve insanın evrenin merkezine yerleştirilmesidir. Daha önce tanrı tasarrufu olan yaratma artık özne olan bireye ait bir özellik olmaya başlar. Bu dönemi Bloch’a ait olan şu söz öz bir şekilde açıklamaktadır. Ona göre yaratma yaratıcıdan öndedir (127). Ortaçağdan rönesansa ve oradan da aydınlanmaya varıncaya dek, modernleşme sürecinin önce dini olanı hafife alıp sonra nasıl değersizleştirdiğini birkaç örnek olay açıklamaya çalışalım. Kilise tarafından ortaçağda sergilenen deliler bayramı ve eşek bayramında sahnelenen oyunlar, kilise ve dini ritüellerin giderek nasıl etkisizleştirilip kemirmeye başladığını göstermektedir (114-115). Bu oyunlarda kralın soytarı, başrahibin şaklaban ve sahte bir papanın seçilerek sahnelenmesinde, elbiselerin ters giyilmesinde hiyerarşilerin alaşağı edilerek kralın ve papanın dünyevi ve kutsal kimliklerinin itibarsızlaştırılmasıdır (115-116).




Modern dönemde kutsalın dünyevileşmesi

Rebelias’ın Gargantua adlı eserinden aktarılan şu örnek de dikkate değerdir. Yaramazlık ve haylazlık yapan çocuğun kahyayı kandırması üzerine kahyanın çocuğa dönerek “iyi yutturdun bize, yakında Papa bile olursun sen” demesi ya da aynı çocuğun kilse çanlarını çalıp kısrağının boynuna çıngırak olarak takması (117-118) dini değerleri, kutsallıkları ve onların simgelerini alaya alarak, gülünçleştirerek itibarsızlaştırır. Bu ve benzer durumlar modernliğin dünyevileştirme ediminin bir yüzü olarak kutsalın gülünç düşürülmesi, onun gökyüzünden yeryüzüne indirilip kutsallığının yitirilmesidir (124). Modernliğin kendisi dünyevi olunca ona ait olanın da yeryüzünün sınırları içerisinde fail bireyin nasıl merkeze doğru yol aldığını görmek daha da kolaylaşır. Bu manada insan bedeni çok daha ilgiye mazhar olmakta, günah-hasta ikilemi boşa çıkarılmakta ve beden tamamen kutsaldan arındırılmaktadır yine bağlamda İsa’nın tanrının cisimleşmiş hali vb. olarak anropomorfik düşünce kutsalı dünyevileştirmektedir (129).

Modernizmin şeyleri ve olayları nicelikselleştirerek nitelikten ziyade onları sayı ve ölçülebilir olarak tasarımlaması (139) da kutsalın dünyevileşmesinin bir başka örneğidir. Ölümün de yaşam gibi artık dünyevi oluşu, onun ertelenebilir oluşu, bedenin dünyevileşmesinin bir sonucudur (140-141). Ölüm anında rahip ve hocadan önce doktorun çağrılması (147) bunun bir göstergesidir. Bedenin ve ölümün kutsallıktan arındırılmasının bir sonucu olarak cinsellik de dünyevileşmiştir. Foucault’tan hareketle modern dönemle birlikte cinsellik artık yasaklanan, yok sayılan bir şey değil, iktidar ilişkileri çerçevesinde yararlanılacak bir nesneye (155) dönüşmüştür. Bu anlamda neslin devamı çerçevesinde dişiliğe yüklenen geleneksel kutsal rolü tıbbın ilerlemesiyle birlikte artık tamamen dünyevi bilginin ve yasaların alanına (165-167) dâhil olmuştur.



Kitabın ana vurgusunun ilgi çekici örneklerle açıklandığı bu bölümde yazar, modernliğin farklı bir evresi olarak tanımladığı bu dönemde boşluğa düşen modern dönemin güçlü ve yaratıcı bireyinin yeniden dine, tanrıya yöneldiğini ancak bunu yaparken yine kendince yaptığını göstermektedir. Günümüz toplumlarında günlük yaşamda kutsallıkların etkisi ve serimlenişini İngilizce pretend -mış gibi yapmak- fiili ile açıklayarak artık günlük yaşamı biçimlendiren değil, yaşamın biçimlendirdiği değerler olarak (36) Baudrillard’ın simülasyon kuramından hareketle, sahip olunmayanın sahipmiş gibi yapılarak ifade edilmektedir.  Modernliğin bu döneminde dinin ve sağlığın “otoritesi” arasında kurdukları paralellik ilgi çekmektedir: Kişilerin “sağlıklı olması” onların “dini bütün” olmasının yerini almıştır öyle ki kişilerin sağlıklı yaşam ve beslenme konusundaki hassasiyetleri onların dini pratiklerinin oldukça önüne geçmiştir (38-39).


Geleneksel dünyadan kopuş

Klasik modernlikte yaşanan kopuş, dinsel temsilin yasaklanması iken modernliğin bu farklı evresindeki kopuş dinsel temsilin içinin boşaltılması ve sahiciliğinin yok olmasıdır (208). Günümüz toplumlarını tanımlamak için Alman sosyolog Ulrich Beck’in kullandığı kavram olan “risk toplumlarında” olası tehlikelere karşı sığınabileceği güvenli bir limanın olmaması, bu arayışta olan insanı yeni bağlanma arayışına itmiştir. Bu bağlanmaları destekleyen yapay kutsallıklardır (210). Bu yapay kutsallıklar kendi doğal seyri içerisinde değil, adeta bir labaratuvar ortamında meydana getirilmiş gibidir.

Bu meydana getirişin en çok görüldüğü alan ise tüketimdir. Üretimin esas alındığı modern topluluktan tüketimin ve gösterişin merkezde olduğu günümüz tüketim toplumunda birey artık sadece bir tüketicidir. Boşlukta sallanan ve kırılgan bir yapıya sahip günümüz insanı tüketimin cazibesi ile o kadar kuşatılmıştır ki tarihte hiçbir inanç sistemi onu bu kadar etkilememiştir, cennet adeta onun satın alabileceği bie şeye dönüşmüştür (216). Tüketicinin “tüketim katedrallerinde”ki faaliyetlerini karmaşık bir dine benzemesi, dinin de bir tüketim nesnesi halini alması modernliğin bu farklı evresinin bir özelliğidir (217). İşte bu evrede günümüz insanı daha önce “öldürdüğü” tanrıyı adeta yeniden “yaratmakta” ama bu tanrının modern öncesi dönemin tanrısı ile aynı olma şansı kalmamıştır. Kaybolan ya da kaybettirilen tanrının yeniden keşfi, daha doğrusu kaybolan tanrı le bulunan tanrı aynı tanrı değildir (227).

Burada karşımıza çıkan, bulunan tanrının, modernliğin bu farklı evresinde kutsalları kavrayış ve yaşama katışta geleneksel dünya ile önemli bir kopuşun olduğudur. Kutsallıkları yapaylaştıran şey de tam olarak bu kopuştur (233). Bu kopuşu daha da anlaşılır kılmak için Zizek’ten hareketle paralaks kavramını kullanan yazara göre özellikle gökbilimi ve fotoğrafçılıkta temelde gözlemcinin yerinin değişmesine bağlı olarak bir nesnenin gözlenen doğrultusunda meydana gelen değişim (233) olarak tanımlanabilir. Buradan hareketle modernlik ve modernlik sonrası dönemde tanrı hep aynı yerde olmasına rağmen konumu değişen bireyin aynı tanrıyı görme olanağının olmadığını anlatmak için başvurulan bu kavram günümüzün yapay kutsallıklarını açıklamak için kullanışlı olmaktadır. Bu bağlamda değişen kutsallıklar değil, kutsallıkların kavranış koordinatlarıdır (235).




Tüketim çağının mabedleri ‘tüketim katedralleri’

Tanrıyla ve kutsallıklarla kurduğumuz ilişki, yükümlülük ve hesap vermeyi içermediğinden ya da bir alışveriş sistemine dâhil olmadığından evcilik oyunundaki bir dekor mesabesine düşmekte, evcilik oyunundaki tutum olan -mış gibi yapmak kutsallıkları yapaylaştırmaktadır (242). Bu dönemde ortaya çıkan dine yönelme hangi sebepten kaynaklanmaktadır? İnsanın anlam arayışının sonucu mu, yoksa sakatlanmış öznelliğinin ruh protezini inançtan karşılamanın sonucu mu? (244).  Bu soruya yazar kısaca üç etkenin sebep olduğu sonucuna varmaktadır: Modernlik öncesi ve sonrasının hemen her alanda yol açtığı paralaks yarık. Klasik modern dönemde büyüsü bozulan dünyanın, yeniden tüketim sanayisi ve tüketim kültürü aracılığıyla. Yeniden büyülenen günümüz insanının parçalanmış hayatlar içerisinde ruhunu kaybetme noktasına gelen sahte benlik dolayısıyla (244-245).

Tüketim kültürünün büyülediği günümüz insanı para aracılığı ile her şeyin alınıp satılabilir olduğunu, tükettikçe kendisinin de satın alınabilir oluşunu fark ettiğinde bu satın almaların kutsalı dönüştürdüğü döngüsü içerisinde gidip gelmektedir. Zedelenmiş kişisel ve toplumsal yanımızın tedavisi için sürekli bir biçimde kurbanlar vermemiz (tüketmemizin) bir nedeni de budur. Ritzer’in alış veriş merkezlerinin kutsal mekânlar gibi tasarlanmasından ve işlevsel kılınmasından hareketle kullandığı “tüketim katedralleri” günümüz insanı için hayatın merkezi konumuna yerleşmiştir artık (262).



Manevi değerlerin ve kutsallıkların dünyayı fethetmek istediklerinde maddi değerlerin desteğine ihtiyaç hissettiğine ama bu gerçekleştiğinde çoğu kez maddi olanın manevi değerleri değiştirdiğine ve onları baştaki amaçlarından saptırdığını söyleyen Habermas’a atıfla (39) dinin bireysel ve toplumsal hayatımızda geleneksel dönemde sahip olduğu baskın rol, onun araçsallaştırılıp dünyayı ele geçirme aracına dönüşünce şüphesiz ki kendinden çok şey yitirmeye başlamıştır. Her şeyin çok hızlı bir şekilde değişip dönüştüğü günümüzde din de ilk ortaya çıktığı dönemlerin masumiyetini ve saflığını kaybetmiş ya da kaybettirilmiştir. Buna rağmen insanın aşkın olana bağlanma, tanrısal olanı isteme ve ona yönelme arzusu bir şekilde devam etmiş ve yazarın tabiriyle kendi yapay kutsallıklarını ortaya çıkarmıştır. Özben’in uzun zaman ve yoğun emeklerinin bir ürünü olan kitap, günümüzde dinin konumlanışını gerek toplumsal bazda, gerekse bireysel olarak kendi hayatlarımızda nerede durduğunu ve neyi ifa ettiğini anlamak bakımından da bir imkân tanımaktadır.


Derin Bakış