Ara

Dünyayı Neşeli İnsanlar Değiştirecek

Siz hiç “SU” içtiğinizde siz de sevinçten dört köşe oldunuz mu? Ben olmadım. Ya yemek yediğinizde. Çok sevdiğim bir yemek olunca sevindim ama yine de sevinç naraları atmadım içimden. Veya güzel bir elbise, şık bir ayakkabı aldığınızda. Belki çocuk iken. Ayşe’nin yaşında iken.


Bünyamin Ateş


Ayşe’nin Kırmızı Ayakkabıları


Kavruluyordu köy, toprak ağzını açmış bekliyordu. Kaç gündür çıktıkları yağmur duasından da bir sonuç alamıyorlardı. Bir damla düşmedi yere, gök ağlamamaya kararlıydı, Güneş’te yakmaya. Oysa duaya katılanlar arasında faizci de yoktu. Ümitler tükeniyor, felaket yaklaşıyordu. Sonunda hastalıktan dolayı evinden çıkamayan köyün güngörmüş ismi Mümtaz Hocanın kapısına dayandılar: “Hocam, istihareye yatsanız da duamızın kabul edilmeme sebebini…” Mümtaz Hoca, mahcup: “Yatmasına yatarım da. Ben günahkâr bir kul… Neyse… Siz gidin de yarın gelin.” Ertesi gün, ahali Mümtaz Hocanın yanına koşarak geldi. Hoca mütebessim: “Galiba sorunu çözdük. İş bir çift kırmızı ayakkabıya kaldı. Küçük Ayşe’nin gönlünü razı edin mesele çözülür.” Köylüler; “Aman Hocam. Mesele ayakkabı meselesi olsun. Bir değil on çift olsun.”



Ayşe… 6 yaşındaki kızımız hem öksüz hem yetim. Dedesi de son derece fakir ama bir gayret bayramdan önce güzel mi güzel bir çift kırmızı ayakkabı almıştı torununa. Ayşe, her gece ayakkabısını yastığının altına saklar yatmadan önce ayakkabısını çıkarıp sever ve “Allahım. Yarın da yağmur yağmasın. Sokaklar çamur olmasın, ayakkabılarım kirlenmesin. Lütfen Allah’ım. Lütfen yağmur yağdırma” diye dua etmeden yatmazdı.

Soğuk Su ve Allah Sevgisi

“Allah’ım!.. Senden sevgini ve Seni sevenlerin sevgisini ve Senin sevgine beni ulaştıracak ameli talep ediyorum. Allah’ım!.. Senin sevgini nefsimden, ailemden, malımdan, SOĞUK SUDAN daha sevgili kıl.” İlk başta bu hadis-i şerifi okuduğunuzda çölde soğuk suyun kıymeti aklınıza gelir. Haklısınız çölde soğuk su çok kıymetlidir. Ama durun bir dakika. Acele etmeyin. Hadisin değişik rivayetleri arasında bu duanın Hz. Davud (as)’ın duası olarak da nakledildiği de zikredilir. Yani hadis-i şerifteki “Soğuk Su” ibaresi nadir bulunan, zor elde edilen bir su çeşidini ifade etmiyor. Hadis, çok sıradan, her gün içtiğimiz bir SUYU gündeme getiriyor.

Su ve Allah sevgisi… Hadis-i şeriften, Hz. Muhammed (sav) ve hatta tüm peygamberlerin su içtiklerinde çok ama çok sevindiklerini, su içtiklerindeki sevinçlerini Allah sevgisine basamak yaptıklarını dahası bu “SU” içme sevgilerindeki andan daha fazla olarak Allah’ı sevmelerini yine Allah’tan niyaz ettiklerini anlıyoruz. Ne muhteşem bir sevgi. Ne muazzam bir sevinç.

Su içtiğinizde siz de sevinçten dört köşe oldunuz mu? Ben olmadım. Ya yemek yediğinizde. Çok sevdiğim bir yemek olunca sevindim ama yine de sevinç naraları atmadım içimden. Veya güzel bir elbise, şık bir ayakkabı aldığınızda. Belki çocuk iken. Ayşe’nin yaşında iken. Sonra yıllar geçti. Geceler ve gündüzler sıradanlaştı. Sıradanlaştıkça çirkinleşti. Saf sevinci, temiz bir neşeyi unuttuk. Yüz hatlarımıza nefretler çöktü. Tebessümü unuttuk. Yapmacık kırıtmalar kaldı bir tek. Allah’ın verdiği hiçbir nimet yüzümüzü güldüremedi. Hep şikâyet. Hep naz…



Piyangodan Çıkan 100 Milyon

Tamam, kumar haram. Çalışmadan yorulmadan elinize 100 Milyon Lira para geçti diyelim. Hem de helal yoldan mesela miras kalsın tanımadığınız bir akrabanızdan. Bir anda ev değil villalar. Araba değil arabalar alacak kadar para sahibi olduğunuzu düşünün. Çok sevinirsiniz eminim. Ben sevinirdim. Sevinçten sokaklarda koşar, yağan yağmura aldırmadan oradan oraya koşardım. Koşardık. Siz hiç İMAN nimeti için, İmandan dolayı EBEDİ cennet kazanacağına inanan birisinin sevinçten deliye döndüğünü gördünüz mü?

Hadi cennet öteki âlemde… Ya bu dünya… Müslümanı ve kâfiriyle… Zengini ve fakiriyle. Sağlıklı olanıyla ve hastalıktan kıvrananıyla… Bütün insanlar için… Hem de istisnasız. Allah’ın verdiği nimetler (kişinin elinde bulunan nimetler) kaybettiklerinden, sıkıntılarından, dertlerinden her zaman, her an daha fazladır. Sevinç üzüntüye, rahmet zahmete her zaman üstün gelir dünyada. Son nefese kadar da tüm insanlar için durum böyledir. Sıkıntınız ne kadar büyük olursa olsun her an, her saniye elinizdeki nimetlerle sıkıntılarınızı karşılaştıracak olsak her zaman nimetler açık ara önde olur. Dahası sıkıntılarınız sayılabilir cinsten iken size bir saniye içerisinde verilen nimetler sayılamayacak kadar çoktur. Adeta sonsuzdur. Sahi gözünüz ile hangi sıkıntı yarışabilir? Ve daha birçok nimet. Ama siz dünyada tebessümünü hiçbir zaman kaybetmeyen insan gördünüz mü? Nankörüz biz. Hem de çok nankör. Bir insana sürekli iyilik yapıp da yüzünü güldüremiyorsanız bu nankörlükten başka bir şey midir? Allah, kullarını güldürüyor ama kullar nankör. Kaba, sürekli şikâyet eden, kardeşinden tebessümü esirgeyen, mız mız, nankör insancıklar sürüsü olduk farkında mıyız?



“Mescide Gidişinizde Güzel Giysilerinizi Giyin…”

“Ey Ademoğulları!.. Her mescide gidişinizde güzel giysilerinizi giyin ve yiyin, için. Fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (Araf Sûresi: 31)

“Güzel giysilerinizi giyin” hükmü, Allah’ın kullarından hiçbir şeyi esirgemediğini beyan açısından önemli. Daha sonra gelen “yiyin ve için” hükmünü de “Güzel” kelimesinden ayrı düşünemeyiz. Yani güzel yemekler yiyebilir ve içeceklerde içebilirsiniz sadece haram dairesine girmemek şartıyla serbestsiniz. Anlıyoruz ki Müslümanların hayatı kendilerine ve çevrelerine zehir etmelerinin bir anlamı yoktur.

Zekât meselesinde meşhur ihtilaflı meselelerden birisi “Atların/Bineklerin Zekâtı” meselesidir. Hanefi Mezhebi âlimleri genel olarak “binek olarak binilen atın/bineğin zekâtı verilmez” dese de bazı âlimler “lüks bineğin zekâtı verilir” diyerek meselenin takva boyutuna dikkat çekmişlerdir. Lakin bu takvanın mükellefin kendisi açısından anlamlı olduğunu İslam Devleti ve Cemaati için takvanın ise “Lüks Araçlardan Zekât almamak” olduğunu söylemek zorundayız. Zira mademki zekât, fakirin değil Allah’ın hakkıdır öyleyse Allah’ın hakkı olan meselede İslam Devleti/Cemaati zekât alırken takvalı olmalı ve Müslümanın malındaki zekât miktarını hesaplarken asgari hususlara dikkat etmelidir. Zira İslami Devletin/Cemaatin görevi de Allah’ın hakkı olan bir meselede asla haksızlığa, gaspa yönelmemesidir. Belki de sırf bu yüzden Hz. Osman (ra) Efendimiz zekât mallarının sadece açıkta olan mallardan alınması gerektiğini, zekât amillerinin gizli malları araştırmaması gerektiğini beyan etme gereği duymuştur. Tüm bunları şunun için söylüyorum: İslâm, dünyalık edinme hususunda kibre kapılmamak şartıyla lükse de izin vermiştir.

Ümit ve Korku Meselesine Bir Başka Açıdan Kısa Bir Nazar



“Allah iman edenlerin Velisidir (Dostudur). Onları (mü’minleri) karanlıklardan nura iletir…” (Bakara Sûresi: 257) ayetine iman edip de ümitsizliğe, karamsarlığa, gevşekliğe düşenlerin vay haline. Kur’an ve Sünnet, Müslümanların dünyada ve ahirette izzete kavuşacağını beyan eder. Allah’a iman ettiğini söyleyip de Allah’ın vaatlerine inanmayanların iman iddiası ne kadar tutarlı olabilir?

Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali… Bu isimler bizzat yüzlerine cennetlik olduğu bildirilen isimler. Bu isimlerin bizzat kendilerinin bile cennete gireceklerinden zerre miktarı şüpheye düşmeleri asla mümkün de değildir caiz de değildir. Ama biliyoruz ki Müslümanlar ümit ile korku arasında yaşayan insanlardır. Peki, öyleyse yüzlerine karşı bizzat Peygamberimiz (sav) tarafından cennete girecekleri söylenen isimler nasıl olur da korku-ümit dengesini muhafaza edeceklerdir?



Öncelikle mesele korku ve ümit kavramlarının kulluk açısından asıl değil aracı olduğunu bilmek de gizli. Bizler kuluz. Allah’ın kulu. Eğer ibadetlerimizde gevşeklik hissedersek, lakayt davranışlara sürüklenirsek hemen korku ilacını içeceğiz ve kendimizi yeniden kulluk çizgisinde tutacağız. İbn-i Mace’de kaydedildiğine göre cennetlik olduğuna iman ettiğimiz Hz. Peygamber (sav) Efendimiz şöyle buyurur: “Ben sizin görmediğinizi görür işitmediğinizi işitirim. Sema gıcırdamaktadır. Gıcırdamakta da haklıdır. Çünkü yüce Allah’a secde ederek alnını koymuş bir meleğin olmadığı dört parmaklık bir yer dahi yoktur. Allah’a yemin ederim, eğer benim bildiğimi bilirseniz pek az güler, pek çok ağlardınız. Yataklarda kadınlardan zevk almazdınız Yüce Allah’a yalvarmak üzere yollara koyulurdunuz. Allah’a yemin ederim orakla biçilen bir bitki olmayı çokça arzu ederdim.” Cennete gireceği kesin olan Hz. Muhammed (sav)’in korkusu, cehennem korkusundan öte Allah’a karşı mahcup olma korkusundan başka bir şeyle izah edilemez. Tıpkı diğer cennetlik sahabeler gibi. Allah’ın verdiği nimetlerin karşılığında teşekkür etmekten aciz olan kullar, mahcubiyet acısını daha dünyada hissederler. Ve eğer aşırı korkuya kapılır kendinizi cehennemlik gibi görmeye başlarsanız hemen ümit ilacı içerek yine kendimizi yeniden kulluk çizgisinde tutacağız. Allah’ın rahmetinin bizim günahlarımızdan büyük olduğunu aklımıza getireceğiz: “Kullarım!.. Şüphesiz Ben kendime zulmetmeyi haram kıldım, aranızda da onu haram kıldım. O bakımdan birbirinize zulmetmeyiniz. Kullarım!.. Kendisine hidayet verdiklerim dışında hepiniz sapıksınız. O bakımdan Benden hidayet dileyin sizi hidayete ileteyim. Kullarım!.. Kendisini yedirdiğim dışında hepiniz açsınız. O bakımdan Benden size yemek yedirmem isteyiniz size yedireyim. Kullarım!.. Kendisine elbise giydirdiklerim dışında hepiniz çıplaksınız. Benden size elbise giydirmemi isteyin sizi giydireyim. Kullarım!.. SİZLER GECE GÜNDÜZ GÜNAH İŞLEYİP DURUYORSUNUZ. BEN İSE BÜTÜN GÜNAHLARI BAĞIŞLAYANIM. BENDEN MAĞFİRET DİLEYİNİZ, SİZE MAĞFİRET EDEYİM.” (Müslim) Cennetlik ilan edilsek de cehenneme gireceğimiz söylense de aklımızda tutalım biz KULUZ. Allah’ın kulu. Bu kulluğumuzu da ancak ümit ile korku dengesini beraber tutarak sürdürebiliriz. Aksi ise ya şımarıklık veya korkunç bir karamsarlık. Lakin şunu da aklımızda tutmalıyız. Bizim bizzat var edilişimiz Rahmetin eseridir. Bu eserin durup dururken azaba dönmesi hikmet ile bağdaşmaz. Allah, Rahman ve Rahim’dir. Allah’ın sonsuz azabına ancak Müslüman olmayanlar duçar olacaklardır. Bu yüzden son nefesimizden korkmalı ve son nefesimize kadar kulluk hassasiyetiyle yaşamalıyız.



Sünepe İnsanların Dinine Kimse Girmez

“Hikâye o ki, 987 yılında Kiev Prensi Vladimir tebaasını toplar, “Dinleyin beni ey ahali!” der. “Bulgarlar geldi, benden kendi dinlerini kabul etmemi istediler. Onlar gittiler Almanlar geldiler,

bana kendi dinlerini övdüler. Almanlar gittiler Yahudiler geldiler, Yahudiler gittiler Yunanlılar geldiler, kendilerinkinden başka tüm dinleri eleştirdiler. Konuştular, konuştular, dünyanın başından bu yana tarihini anlattılar. Sözleri güzeldi, şaşırtıcıydı. Bir başka dünyanın varlığından bahsettiler. Kim bizim dinimizi kucakladıktan sonra ölürse tekrar dirilecek, kucaklamazsa öbür dünyada ateşte yanacaktır dediler. Siz ne diyorsunuz buna?”

“Kimsenin benim malım kötüdür demeyeceğini en iyi sen bilirsin ey Prens!” dedi ileri gelenler. “Ama eğer istiyorsan, adamlarını gönder, araştırsınlar bunların Tanrı’ya nasıl ibadet ettiklerini.”

Öyle yapıyorlar. Vladimir on akil adam seçiyor, Bulgarlara, Almanlara, oradan da İstanbul’a gönderiyor. Adamlar İstanbul’da imparatorun huzuruna çıkıyorlar, ki o Basileyos’tur, neden geldiklerini anlatıyorlar. İmparator çok memnun olmuştur, Patrik’e haber salıyor ve çanların çaldığı, tütsülerin savrulduğu, koronun ilahiler söylediği müthiş bir gösteri hazırlıyorlar. İmparator en iyi giysilerini giyiyor ki, Ruslar Yunan Tanrısı’nın ne kadar görkemli bir Tanrı olduğunu anlasınlar. Nitekim misafirler adamakıllı etkileniyorlar. Kiev’e geri döndüklerinde halkın huzurunda şöyle anlatıyorlar:



“Bulgarlara gittiğimizde gördük ki, cami dedikleri bir mabette kuşağı çözmüş, gevşek gevşek ibadet ediyorlar. Bulgar eğiliyor, oturuyor, oraya buraya bakıyor. Onlarda coşku yok. Hüzün dokulular ve kötü kokuyorlar. Onların dinleri işe yaramaz. Sonra Almanlara gittik, onların mabetlerindeki merasimleri de gördük ama orada da görkem yok. Oradan Yunanistan’a geçti, bize Tanrı’ya taptıkları binaları gezdirdiler. Kendimizi cennete gelmiş sandık. Dünyada ne böyle ihtişam ne de güzellik var.” (Alev Alatlı, Aydınlanma Değil Merhamet, sh. 77-78) Netice de bu macera sonunda Ruslar, Ortodoks olmaya karar veriyorlar. Hikaye doğruysa Rusların Müslüman olmama veballerine Bulgar Müslümanlarının gevşek gevşek ibadet etmeleri, tebessümü terk etmeleri, neşelerini yitirmiş olmaları da ortak.

Dinler arenasında insan zihnindeki temel problem alanı ahirete yönelik kurtuluş değildir çünkü ahiret gününe yönelik test imkânına hiç kimse sahip değil. Tartışılan esas mihver; dinin dünyaya yönelik vaatleridir. Teorik olarak dünya ve ahiretin izzeti olan dinin müntesipleri bile “dinlerini verip dünyayı satın alma” arayışlarına çok zaman kapılırlar. İsrailoğulları’nın bütün bir tarihi, bu problemlerin tarihidir. Kur’an-ı Kerim’de çarpıcı bir örnek verilir: “Hani bir zamanlar, “Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayacağız, yeter artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın” dediniz. O da size “O, üstün olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya konaklayın ve o vakit istediğiniz elbette olacaktır” dedi. Üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu ve nihayet Allah’tan bir gazaba uğradılar. Evet, öyle oldu, çünkü Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Evet, öyle oldu, çünkü isyana dalıyorlar ve aşırı gidiyorlardı.” (Bakara Suresi: 61) Hz. Musa (as) İsrailoğulları’nı çeşit çeşit yemeklerden mahrum etmedi, etmeyecekti. Göklerden yemek getiren Hz. Musa (as) yerdeki sebze, kabak, sarımsak, mercimek ve soğanı mı esirgeyecek? Ama İsrailoğulları dediler ki; “Biz dinin ufuklarından düşüp yerin dibine girmek istiyoruz.” Hiç şüphesiz Hz. Musa (as)’da diğer bütün peygamberler de insanların dünya ve ahiretlerini imar etmek için gelmişlerdir. Çölde İsrailoğulları’na gökten yemek gelmesinin asıl önemli sebebi, dünya için kula kulluk eden bir kavmi terbiye edip ruhlarındaki kölelik kirlerini temizlemeye yönelikti yani konjonktüreldi.



Hz Adem (as)’dan Hz. Muhammed (sav)’e kadar gelen tüm peygamberler; dünyayı imar, medeniyeti inşa ve ahirette kurtuluşu sağlamak için gelmişlerdir. Dünyadaki zillet, dinin amaçları içerisinde yer almaz. Dünyada zillet içerisinde yaşayanların ya dinleri yanlıştır ya da kendileri dini gerçekten anlamışlardır. Dünyada zilleti tavsiye ve telkin eden bir din, batıldır. Hz. Ömer (ra) geçmiş ümmetlerin düştüğü halleri zihninden geçirdiğinde dizleri titredi; dünya ve ahiretin izzeti olduğu halde dinlerini verip dünyasını imar etmek isteyen İsrailoğulları’nı aklına getirdi “Nereye gidiyoruz, ne oluyoruz” soruları ile dehşete kapıldı. Sarsılıyordu. Kendisini toparladı ve bu düşünceler içerisinde daha fazla dayanamadan Hz. Peygamber (sav)’in yanında alıyor soluğu: “Sen Allah’ın hak peygamberi değil misin?” Resul-i Ekrem (sav) net: “Evet, ben Allah’ın peygamberiyim.” “Biz müslümanlar hak, düşmanlarımız olan müşrikler ise batıl üzere bulunmuyorlar mı?” “Evet, öyledir.” “O halde dinimizi küçük düşürmeye niçin meydan veriyoruz?” “Ey Hattab’ın oğlu, ben Allah’ın kulu ve Resulüyüm. Allah’ın emirlerine aykırı harekette bulunamam. Bu anlaşma (Hudeybiye) maddelerini kabul etmekle de Allah’a isyan etmiş değilim. O, ben hiçbir zaman zarara uğratmayacaktır.” Hz. Ömer (ra) zannediyordu ki, Hudeybiye’de din verilerek dünya huzuru satın alınıyordu; hâlbuki din dünyanın da izzeti ve huzuruydu. Yine Hz. Ömer (ra)’ın zihninde dünya ve ahiret birbirinden ayrılmazdı; eğer dünyada zillet gündeme giriyorsa o din ahirette de hak olamazdı.

Müslümanlar neden geriledi sorusundan önce gerilemek veya ilerlemek kavramlarının sorgulanması gerekir. Neye karşı geriledik veya başkaları neyle bizden ileride. “Müslümanlar neden geriledi” sorusunu soranlar dinden vazgeçerek “ilerlemek” tazyikiyle bizi baş başa bırakıyorlar. Müslümanlar yanlış sorulara yanlış cevaplar bularak kurtuluş bulamazlar. Eğer bir gerileme, dünyada zillet söz konusu ise bunun tek nedeni var: İslam’ın hükümlerine uymamak!.. Evet, mademki İslam Hak Dindir (ki hak dindir) bu din, dünyada da müslümanları tıpkı ahirette olduğu gibi insanlık âleminde en üst mertebeye çıkartacak hükümler manzumesidir. Dinde reform isteyen bahtsızların anlamadıkları husus da bu. Din, eğer zillete düşürüyorsa din değildir öyleyse yenilenme istenecek alan din değil, müslümanlardır. Müslümanların İslam Fıkhına uygun hareket etmeleridir. Dar’ul Harp’te, Dar’ul Harp Fıkhını uygulayan müslümanların zillete düşmesi söz konusu olamaz ama modernistlerin peşinde sürüklenen müslümanların başkalarının dinine gireceklerinde şüphe yoktur.



Siz hiç “SU” içtiğinizde siz de sevinçten dört köşe oldunuz mu? Ben olmadım. Ya yemek yediğinizde. Çok sevdiğim bir yemek olunca sevindim ama yine de sevinç naraları atmadım içimden. Veya güzel bir elbise, şık bir ayakkabı aldığınızda. Belki çocuk iken. Ayşe’nin yaşında iken. Veya Rabbinize ibadet etme bahtına sahip olduğunuzda mesela namaz kıldığınızda, sadaka verdiğinizde sevinçten uyuyamadığınız zamanlar oldu mu? Sonra yıllar geçti. Geceler ve gündüzler sıradanlaştı. Sıradanlaştıkça çirkinleşti. Saf sevinci, temiz bir neşeyi unuttuk. Yüz hatlarımıza nefretler çöktü. Tebessümü unuttuk. Yapmacık kırıtmalar kaldı bir tek. Allah’ın verdiği hiçbir nimet yüzümüzü güldüremedi. Hep şikâyet. Hep naz…

Belki fakirsiniz… Şimdi cezaevinde de olabilirsiniz. Hastalıktan kıvranıyor olmanız da mümkün. Ama su içiyorsunuz… Nefes alıyorsunuz. Kısaca dünyadasınız. Öyleyse Allah’ın verdiği şu anki nimetlerle başınıza gelen sıkıntılar kıyaslanamaz bile. Biri sonsuz diğeri sınırlı. Evet, etrafımız düşmanlarla çevrili. Musul’umuz bombalanıyor. Halep’imiz zor durumda. Ama istikbalden umut kesemezsin. Ümitsizliğe düşemezsin. Zaten düşman bizden vazgeçmemizi, teslim olmamızı,

yılgınlığa düşmemizi istiyor. İşte o zaman kaybedeceğiz. Ne zaman neşemizi yitireceğiz, kardeşimizden tebessümü bile esirgeyeceğiz işte o zaman yok olacağız. Unutmayalım dünyayı neşeli insanlar düzeltecek/değiştirecek. Zorluk varmış, sıkıntı çokmuş ne gam. İyi ya paramızı değerlendireceğimiz mazlumlar yanımıza gelmiş haydi el uzatalım Suriyeli kardeşlerimize. Haydi silkinelim. Sünepelikten bir hayır gelmez. Zengini ve fakiri ile ve dahi güçlü olan ve güçsüz olan kardeşlerimizle el ele verelim de dünyayı değiştirelim. Değiştir yüzünü. Tebessüm et. İçtiğin bir damla sudan dolayı hamd et. Sevin. Çünkü dünyada senin ahirette sadece senin. Haydi…



Derin Bakış