Can sıkıntısı hapishanesi neresi?

Can sıkıntısı zamanın tasallutuna maruz kalıp, yapacak bir şey bulamamaktır. Yaşadığı hâlin çaresinden mahrum olmaktır. Ölümle dirim arasında bir kavgada taraf olmaktır. Hem ölümden hem de dirimden yana olmanın bedelini ödemektir.


Hüseyin Akın

Dünyabizim

“Can sıkıntısı iç kısmı en sıcak, en alacalı ipekle astarlanmış, sıcak, gri renkli bir kumaştır. Rüya gördüğümüzde, bu kumaşa sarınırız. Ondan sonra kendimizi, onun astarının arabeskleri arasında yuvamızda gibi hissederiz. Uyuyan kişi ise, bu kumaşın altında kasvetli ve canı sıkılmış gibi gözükür. Uyanıp ne rüya gördüğünü bize anlatmak istediğinde de, bize anlattığı çoğunlukla bu can sıkıntısı olur. Çünkü zamanın astarını bir çırpıda tersyüz etmeyi kim başarabilir ki?” (Walter Benjamin-Pasajlar)



Can sıkıntısı ontolojik bir hadisedir. Bir adım ileri iki adım geri gidecek iştiyak ve enerjiyi kendinde bulamayanlar can sıkıntısından mustarip olanlardır. Hayatın kısa süreliğine duraksama hali de diyebiliriz buna. Biliyorum anlatamadım. Şöyle izah edeyim:

Canı sıkılan insanın içerisinde suskun ve zamanla başa çıkamayan bir can vardır. Zamanın hakkını vermediğini hissedip tedirgin olur. Zaman sanki insandan bağımsız hareket etmektedir ve o insana hiç uğramamaktadır. Bu yüzden cana sıkıntı hep zamansız gelir. Yine anlatamadım galiba:

Efendim, her şeyin olduğu gibi can sıkıntısının da bir tarihi olmalıdır. İlk insanların böyle bir şikâyetleri olduğunu sanmıyorum. Çünkü insanın canının imkânlarıyla orantılı biçimde hareket etmediği dönemler o kadar eski dönemler değildir. Modern zamanlarda insanın canı burnunda ya da ağzındadır. Dünya bir süpermarkettir ve canımız istemediği şeylere istekli kılınmaya çalışılır. İnsanın canının istediğini yaptığı dönemler bizim henüz o zamanın içerisinde yaşamadığımız dönemlerdir. Tabiat canımız gibi değil, canımızın kendisidir. “Gibi” benzetme edatı insanın canı ile arası açıldıktan sonra ortaya konulan yaklaştırma çabasıdır. Sanırım anlatayım derken, abartma tozu kattım cümlelere. Baksanıza abartma tozundan söz sözü görmüyor. Acaba nasıl anlatsak bunu?

Şöyle düşünün: Karnınız acıktıktan sonra başka acıkacak dişe dokunur bir şey bulamıyorsanız, her yeri gezdiğinizi sanıp başka bir yer kalmadığına kanaat getirerek tıkanıp kalıyorsanız ya da kavuştuktan sonra her defasında kavuştuğunuz kişinin o olmadığını fark edip hayal kırıklığına uğruyorsanız, kırılan hayaliniz sıkılan canınızın peşine takılacaktır. Sanırım bu da değil. Bir şeyler dışarıda kaldı, içerdekilerle de konuyu tutuşturmamız hayli zor. İyisi mi Walter Benjamin’e danışayım:

“Can sıkıntısı iç kısmı en sıcak, en alacalı ipekle astarlanmış, sıcak, gri renkli bir kumaştır” diyor üstat. Üstelik rüya görünce bu kumaşa sarılırmışız. Can kendisini bu sıkıntıdan kurtaracak sığınak arar. Kış günü battaniyeye sarılan vücutlar gibi saadet arar. Kendini hayattan çekip, hayati belirtileri kamufle ederek gerçekliğe dayanma mecburiyeti olmayan bir dünyaya sığınır. Ana rahmi kadar sıcak ve ana rahmi kadar evren dışı. Yok yok, demek istediğim de bu değildi, can sıkıntısı kavramının künhünde yaslı olan anlam da böyle değil. Ne ben anlama ulaştım ne de anlam bana. Geçelim o halde.

Varlığınızın üzerine binen sıkleti kaldıramıyorsanız. Odanızın içerisine dahil olan kişilere katlanamıyorsanız. Yaşınız bedeninize birkaç numara dar ya da bol geliyorsa. Kaşığınıza gelenle ağzınıza giden tamamen birbirinden farklı ise, canınız bir şeye fena halde sıkılmış demektir. Şayet başınızı işten veya gidişten ayırmasaydınız sıkılan canınız sizi etkilemeyecek, bir süre sonra siz onunla ilgilenmeyince kendi kendine teskin olacaktır. Bu düşüncelerim de sadra şifa olmadı sanırım. Olsaydı şayet içimde onlara dair bir olgunluk meyvesi yeşerirdi. Olmadı.

Bari Edip Cansever’in sözünün peşine takılalım, fena mı olur? Şu cümleyi o kurmuştu: “Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar.” Bir de şöyle diyordu: “Bu dünyada can sıkıntısının bir başka anlamı var baylar” iki dizeyi bir araya getirip kafamızı alacalı, ipek astarlı, sıcak ve gri kumaşın içerisine mi soksak acaba? Uyurken ne kadar uyanıkken başımıza gelebilecek bir sürü can sıkıntısından başımızı kurtarmış oluyoruz. Hay Allah, yine ikna edici bir yargıya ulaşamadım galiba. Böyle zamanlarda yargıya başvurmamak lazımmış demek ki.

Can sıkıntısı zamanın tasallutuna maruz kalıp, yapacak bir şey bulamamaktır. Yaşadığı hâlin çaresinden mahrum olmaktır. Ölümle dirim arasında bir kavgada taraf olmaktır. Hem ölümden hem de dirimden yana olmanın bedelini ödemektir. Ölümden yana olduğumuzda dirim bizi yanına yaklaştırmamakta, dirimden tarafa hareket ettiğimizde ölümle aramız açılmaktadır. Her iki tarafa da yaranamamanın oluşturduğu durumun adına “Can Sıkıntısı” ne kadar yakışıyor.

Yazı yazmak böyle bir sıkıntının bahanesidir. Okumaktan sonra sayfaların arasından savuşmak yine sıkılan canımıza “canın sağ olsun” tesellisinde bulunmaktır.

Siz siz olun sizi “can sıkıntısı hapishanesine” düşürecek suçlar işlemeyin.

Site Yaptırmak mı İstiyorsunuz

Kurumsal ve e- ticaret siteleri için doğru yerdesiniz

Kurumsal Site: 499 TL

E- Ticaret Sitesi: 799 TL

Bilgisayar Ekranları

Mesai Saatlerimiz

Hafta İçi 09-17 Arası

Yerimiz

Akyol mahallesi, Atatürk Bulvarı No: 111/B Şahinbey - Gaziantep

bilgi@mirkitap.com

5539207655

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter