Bizim modernleşmemizin tek korkusuydu irtica

İşlevsel kullanımı söz konusu olduğunda ülkemizde en çok kullanılan kavramın irtica olduğu inkâr edilemez. Ancak soy kütüğü, istihdam edildiği alanlar ve sık sık seferber edildiği sosyo-kültürel zemin, taşıdığı hacim de dikkate alındığında kavramın eşdeğer bir derinlikte kullanılmadığı anlaşılmaktadır. Uluorta ve özensiz ilgilerin kurbanı olan kavram üzerinde bütün bu katmanları dikkate alan bir çözümleme yapılmamıştır.



Necdet Subaşı (Kitapları)

Dünyabizim

İrtica kavramı bir dönem genel kamuoyunda en çok kullanılan ifadeler arasında yer almaktaydı. Bugün neredeyse unutulan kavramın siyasi tarihimizdeki ağırlığı en çok da suçlayıcı ve tahkir edici vurgusundan kaynaklanmaktaydı. Siyaset lehçesinde hatırı sayılır bir kullanım alanını ifade eden kavram şimdilerde neredeyse hiç kullanılmamakta, bugün artık kekremsi bir tatla birlikte hatırlanan sözcük, ancak talihsiz ve acınası bir geçmişi betimlemek için tedavülde tutulmaktadır. Oysa kavram düne kadar hiç de öyle kolay bir şekilde es geçilebilecek bir şey değildi.

Geçmişte oldukça sık bir şekilde kullanılmasının götürülüp bağlanacağı pek çok gerekçeden söz etmek mümkündü. Bir kere her şeyden önce kavram, biraz da kendisine atfedilen anlamların kullanışlılığıyla, doğrudan ilgili olarak gündelik hayatta bir karşılığa sahipti.

İrtica siyaset lehçesine dahil olarak kullanılmaya başlandığı andan itibaren bir tehdit kavramı olarak anlaşılmış, verili düzenin varlık ve geleceğini tehlikeye sokan ve eski rejimin değerlerini yücelttiği varsayılan her atıf için rahatlıkla kullanılabilmiştir. Örneğin Cumhuriyet öncesi rejimin kurumsal tabiatı ve işleyişi saltanatla özdeşleşmiş olmasına rağmen, bugün kullanımdaki anlamlarından hareket edildiğinde irticadan sadece saltanata dönüş özlemlerinin cisimleşmiş hâli çıkarılmamaktadır. Öyle ki artık eski rejimi ayakta tutan her şey, saltanat ve dinin iktidara eklemlenmiş formu dahil hemen her şey reddedilir ve bunlara ilişkin referanslar da tam bir irtica arayışı olarak değerlendirilip mahkûm edilir.

İşlevsel kullanımı söz konusu olduğunda ülkemizde en çok kullanılan kavramın irtica olduğu inkâr edilemez. Ancak soy kütüğü, istihdam edildiği alanlar ve sık sık seferber edildiği sosyo-kültürel zemin, taşıdığı hacim de dikkate alındığında kavramın eşdeğer bir derinlikte kullanılmadığı anlaşılmaktadır. Uluorta ve özensiz ilgilerin kurbanı olan kavram üzerinde bütün bu katmanları dikkate alan bir çözümleme yapılmamıştır.

Kavramın kullanım sıklığı ve seferber edilmesindeki niyet, her şeyden önce bu kavrama duyulan ihtiyaç ve yine kavramın kullanışlılığıyla ilgilidir. Başından beri sanal bir ürküntüyü defetmek üzere kullanılan ve tehdit vurgusunu besleyici bir şekilde seferber edilen kavramın hem maliyeti hem de yol açtığı sonuçlar toplumda giderek daha derinlikli etkiler bırakan kırılmaların tetikleyicisi olmuştur.

Gerçeklik dünyasında somut bir karşılığı yoktu

Nitekim kavramın artık sıkça tekrarlanan maliyeti her şeyden önce toplumdaki mağduriyetler zincirine yeni halkalar eklemekle malul olmuştur. İrticaya atfedilen anlam ve değerin bugün gerçeklik dünyasında somut bir karşılığa sahip olduğunu düşünmek zor olsa da yine de kavram, içine ilerici- gerici, laik-anti-laik, mürteci vs. gibi tanımlayıcı ifadeleri de katan genel bir söylem ve hissiyat şebekesinin parçasıdır. Siyasallaşan imgesiyle bütünleşen etkileri incelendiğinde Türkiye’nin sosyo-politik gerçekliğindeki tüm çeşitlilik ve hareketliliğin, toplumsal düzeyde esaslı bir karşılık bulan her oluşum ve farklılaşmanın kolaycı bir şekilde söz konusu şebekeye dahil olmuş kavramlarla açıklanması neredeyse rutin bir devamlılığa dönüşmüştür.

İrtica kavramı subjektif bir değerlendirmeden asla kurtulamayacak uygulama biçimleriyle, son tahlilde ancak muğlâk sayılabilecek bir içerikle özdeşleşmiştir. Müktesebatında içkin olan özellikleri, eskilerin deyimiyle “efradını cami ağyarını mani” bir tanımına ulaşmaya asla izin vermemektedir. Bu bağlamda gericilik sözcüğüyle eşanlamlı olarak kullanılan irtica kavramının daha etkili bir söz dağarcığına sahip olduğu rahatlıkla söylenebilir. Devlet hafızasıyla örtüşen kavram, modern Cumhuriyet’in varoluşsal gerçekliğine eleştiri ve itiraz dahil her türden karşı duruşu karşılayan bir dil sermayesinin belki de en kullanışlı sözcüğüdür. Öte yandan bu çeşitlilik, kavramın uluorta ya da fazlasıyla işlevsel düzeyde kullanımına fırsat vermektedir.

Literal anlamda eskiye dönüş arzularını zemmetmek üzere istihdam edilen kavramla, bugün tedirginlik uyandıran her bir hareket düzen karşıtlığıyla ilişkilendirilmekte ve mahkûm edilmek için sadece kuşku çekmesi yetmektedir. Rejim karşıtı fikir, söylem, hâl ve duruşların toplam kıymet ve maliyeti irtica kavramıyla buluşturularak reddedilmektedir. Varlığını geçmişten sıkı bir kopuş üzerine inşa eden tüm radikal değişim süreçlerinde olduğu gibi, Türk modernleşmesinde de artık felaketin esin kaynağı irticadır ve ona karşın bihakkın mücadele etmekten başka çare yoktur. Bu bağlamda Fransız Devrimi’nin liderleri de “ancien regim”den kurtulma isteğiyle kalmamışlar, eski rejimin değerler dünyasına nostaljik düzeyde de olsa vurgu yapmayı bile tam bir reaksiyon olarak değerlendirmişlerdir. Siyaset literatürüne de girmiş olan bu temellendirme sonuçta eski siyasal düzen arzusuna yönelik her çıkışı gerici birer heves ve eylem olarak kodlamakta gecikmeyecektir. Aslında bu tanımlama neyin gerici neyin ilerici sayılacağı konusunda bizzat tanımlayıcıların eline çok yönlü fırsatlar sunmaktadır. Ne var ki tanımlama ve değerlendirme hakkının tam bir istismara fırsat verici kullanımından doğan sorunlar tarihin zabıtlarında yer almıştır.


Rejim karşıtlığıyla özdeşleşti

Bugün kavram karşı müdahale, manipülasyon, demagoji ve düzeltme taleplerine rağmen rejim karşıtlığıyla sıkı sıkıya özdeşleşmiş durumdadır. Bu özdeşleşmede ana tema geriye dönüş özlemlerinin her şeyden önce din üzerinden gerçekleştirilmesi arzusunu içermektedir.

Aslında kavramın etimolojik ve semantik soy kütüğüne dikkat etmek gerekir. Kavram eğer Arapça köklerinden hareketle tanımlanacaksa kelimeyle ilk etapta vurgulanan rucu’ etmektir. Bu da “geri dönme, cayma, sözü ve fikri değiştirme” anlamlarını kapsamaktadır. Kavramın semantik cephesi ise bugün kullanılandan oldukça farklı ve paradoksal sayılabilecek şekilde irtidat ve inhiraf etmeye vurgu yapmaktadır. Bu bağlamda irtica “imandan caymayı, ondan uzaklaşmayı veya din ile imanı ilkelerine aykırı olarak değiştirmeyi” ifade etmektedir. Böylece irtica, İslami geleneğin sınırları içinde tanımlandığında irtidat ve inhiraf kavramlarını da içine katan geniş bir anlam yelpazesine sahip olmaktadır. Günümüzde dine yapılan aşırı ve ölçüsüz vurguları ve bütün bunların ürettiği kopmaları ifade etmek üzere kullanılan kavramın, gerçekte dinle kurulan mesafeyi ifade ediyor olması bir hayli ilginçtir. Ne var ki kavramın otantik anlamı zedelenmiş, artık “irtica”yla başka yeni anlamlar üretilmeye başlanmıştır.

Arapça orijinli sözcüğün kavramsal düzeyde kullanılması oldukça yenidir. Osmanlı modernleşmesinin bilinen ilk adımları arasında yer alan Tanzimat Fermanı’yla birlikte başlayan değişim konseptinde, yeniliğe karşı direnenlerle yeniliği her hâlükârda yüksek bir teslimiyetle karşılayanlar arasındaki gerilim, tarafların birbirleri hakkındaki değerlendirmelerinde de çıtası bir hayli yüksek basmakalıp suçlamalara yol açmıştır. Bu kalıplar içinde değişimi besleyen ve destekleyen odaklar, muktedir olduklarını hissettikleri her vesileyle kendilerini süreç içinde ilerici olarak tanımlamakta ısrarlı olmuşlar, kendilerine karşıt olarak gördüklerini de onların tepki düzeylerine ve kendi aralarındaki nüanslarına pek fazla dikkat etmeksizin gericilikle suçlayarak damgalamışlardır. Gerici kavramının Osmanlı modernleşme literatüründe ve gündelik politik lehçedeki karşılığı irtica olmuştur. Eski ve yeni arasındaki gerilimin giderek bir sınır ihlaline doğru sürüklendiği bu süreçte, bugün muhafazakârlık olarak bilinen ve geçmişi ister nostaljik ister sıkı bir referans alanı olarak değerlendirsin, tarihi bir başvuru zemini olarak değerlendiren tüm çabalar gericilikle bağlantılandırılmış, bu bağlamda eskiye bugünümüzü kuran ve besleyen bir çerçeve olarak bakma konusundaki ihtiyatlı ya da iyimser yaklaşımların tamamına birer şer odağı olarak bakılmaya başlanmıştır.

Tarihte ilk kullanımı

Sürecin tarihsel kayıtlara yansıyan boyutları oldukça karmaşıktır. Ancak Yeniçeri ocağının lağvedilmesi ve Nizam-ı Cedit örgütlenmesinin ortaya çıkmasıyla birlikte artık yeni bir düzen ve yeni bir intizamdan söz etmek gerekmiştir. Bu süreçle birlikte ilk kez genel geçer söylemlerde bile hissedilir bir değişiklikten söz etmek olağan bir hâle gelmiştir. “İmparatorluğun en uzun yüzyılı” olarak bilinen Tanzimat süreci ciddi bir rota değişikliğini de beraberinde getirmiştir. Rotaya müdahale ilerde daha da net düzeyde fark edileceği gibi “taraf”ları farklı tahkimatlara zorlayacak düzeyde yeni bir epistemolojik inşaya da fırsat verecektir. Yanı sıra bu süreçle birlikte “eski bağlam”lar, “eski konsept”lerden vazgeçmek gerekmiştir. Bilinen dünyanın sonuna gelinmiş, görece muhayyel sayılabilecek bir dünyanın çekiciliği de her düzeyde artmaya başlamıştır.

Kavramın ilk kullanımı tarihimizde 31 Mart Vakası olarak bilinen ve içeriği hâlâ daha tam olarak açıklığa kavuşturulmamış sık tekrarlanan talihsiz bir olayla birlikte olmuştur. 31 Mart Vakasında siyaset terminolojimize dahil olan kavram, bilahare ağırlığı dinî talepkârlıklarla ilişkilendirilmek üzere her türden bireysel ve toplumsal beklentiler için reddedici ve dışlayıcı bir dille kullanılmaya başlanmıştır. 31 Mart’la birlikte eskiye yönelik bir dikkati, hassasiyet ve vurguyu irtica kavramıyla ilişkilendiren bir dil, sonuçta bugün itibariyle dinselliği gündelik yaşamda fark edilir bir düzeyde temsil iddiası taşıyan her adımı takbih etmek üzere kullanılmaktadır. Kavramın ilk kullanılmaya başlandığı tarihten itibaren kazandığı yan anlamlar sürekli çoğalsa da bu genişlemenin her şeye rağmen bütün zamanlara yayılan tekil bir anlam üzerinden tanımlandığı söylenebilir. Buna göre irtica dinsel arzu, beklenti ve özlemler içinde dile getirilen niyet, eylem ve taraftarlık söylemlerinin hepsini kapsayacak şekilde özelleşmiş ve genel kullanıma tevdi edilmiştir.

Bu sorunlu ve hiç kuşkusuz bu nedenle de tartışmalı olan kullanım, gerçekte insanlık dünyasının verimliliklerini korumaya alan bir hissiyattan çok, belli bir skalayı yaşam biçimi olarak tanzim etmeye yönelik bir dayatmayı tahkim etmektedir. Bugün irtica kavramının kullanım alanı bir hayli genişlemiş ve alelade vatandaşların kimi ladinî tercihlerinde, hatta oldukça seküler sayılabilecek taleplerinde bile irticai kimi işaret, ima ve doneler bulabilmek marifet olmaktan çıkmıştır. Örneğin tüketim kültürü gibi sonuçta seküler alanın bilgisiyle varlığını sürdüren alanlarda bile irtica suçlamasına bihakkın maruz kalan kimi örnekler artık sadece espri konusu olmakla kalmamakta, yanı sıra birlikte yaşama kültürünü tehdit eden bir unsur olarak, sorumluluk sahibi insanların vicdani duyarlılıklarını harekete geçirmektedir.

Kadim korkulara dayanıyor

Bugün daha çok alelade kullanımının yarattığı sınır ihlallerinden kaynaklanan bir kovuşturma isteği, kavramın mahiyeti üzerinde sorumluluk sahibi bilim adamları, entelektüel ve kanaat önderleri arasında şüphe uyandırmaya başlamıştır. Kavramın netameli kullanımı, içerdiği muğlaklıkla beraber toplumda derin bir huzursuzluğun kaynağı olmaya başlamıştır. Ancak bu hissiyatın geldiği noktanın “taraflar”ın kadim korkularına dayandığını da unutmamak gerekir.

Bilindiği gibi Cumhuriyet, Osmanlı mirası üzerine kurulmuştur. Devletin radikal bir tanzim iddiası taşıyan kuruluş fikriyatı, verili müfredatta yerini alsa da gerçekte bu düzenlemenin, geçmişi asla ihmal etmeyen bir devamlılık içerdiği gözlerden kaçmamaktadır. Cumhuriyet’in kuruluş dinamizminde dikkat çekici kimi semptomların üzerine ısrarla gidilip bu gerilim ortamında kimi sert kararlar alınmış olsa da süreç içinde, tabiri caizse “sular durulduktan sonra” ortaya çıkan görüntü, tarihsel devamlılığın teyit edilmesinden ibaret olmuştur. Cumhuriyet’in ortadan kaldırdığı siyasi yapı, her şeyden önce bir önceki dünyanın kavramsal setleriyle ancak anlaşılabilecek hanedan ve saltanat rejimidir. Osmanlı saltanatı hiç kuşkusuz sadece bu coğrafyada karşılığı olan bir uygulama değildir. Bir yüzyıl geriye gidildiğinde dünyanın her yerinde mer’i olan yönetim tarzları, 20. yüzyılın başlarından itibaren toplumsal meşruiyetlerini kaybetmekle karşı karşıya gelmiştir. Eski paradigmalar sadece düşünce ve bilim alanında değil, siyaset alanında da köklü değişikliklere maruz kalmaktadır. Hanedan imparatorluklarındaki çözülme İngiltere’de, Avusturya’da, Almanya’da, hatta kıta Avrupa’sının tamamında ciddi bir toplumsal dönüşüm arzusuna bağlı olarak, zaman içinde miadını doldurmuş ve Cumhuriyet’i deruhte eden demokrasi fikri, yüzlerce yıl aradan sonra dünyada tekrar yeni bir yapılanmanın heyecan verici başlangıcı olmuştur. Artık modern devlet yapılanmasında geleneksel tasarımlardan vazgeçilmiş, gündelik hayat başta olmak üzere özel ve kamusal alanların kesiştiği ana eksenler demokrasi fikriyatında buluşmuşlardır.

Cumhuriyet yönetimi yeni bir rejim tasavvuru olarak halk egemenliği fikriyatıyla ortaya çıkmış, Batılı ve modern söylemlerin inhisarındaki devlet, geçmiş söz konusu olduğunda ona karşı derin bir hassasiyete her zaman sahip olmuştur. Devletin kuruluş sürecinde yeni rejimin taleplerine karşı eleştirel ya da karşıt bir tutum sergileyenlerin, etnik ve kültürel reflekslerini her fırsatta dinle meşrulaştırma amacı taşıyan isyanları, sonuçta mevcut muhalefeti, dinsel vurguya yer verdiği ölçüde gericilikle dolayısıyla da Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası örneğinde olduğu gibi irticayla özdeşleştirme konusunda iflah olmaz bir yanılsamaya mahkûm etmiştir.

Devletin laiklik politikalarının çerçevesini belirledi

İslam söz konusu olduğunda dinin doğrudan temsilinin ne bir kişiye ne bir zümreye ne de bir kuruma hasredilmesi mümkündür. İslam’ın geleneksel ve modern vizyonunda asla değişmeyen en bariz özelliği, onun ne kurumsal ne de kült olarak bir temsile sahip olmamasıdır. İslam pek çok sosyal harekete ilham verebilir, toplumsalın derin dünyasında yüzyıllara dayanan etkisi pek çok noktada ciddi bir meşruiyet üreteci olarak hatırlanabilir. Ancak sonuçta bütün bunlar ona başvuran, kendi varlıklarını dinin imtiyazlı gücüyle buluşturmak isteyenlerin bir kusuru, sorunu ve siyaseti olabilir. Kabul etmek gerekir ki bu sosyolojik gerçeklik, Cumhuriyetin kurucu eliti tarafından da hiçbir şekilde ihmal edilmemiş, kuruluş dünyasının belli başlı aktörleri, dine olan sadakatlerini hemen her fırsatta açıklama gereği duymuşlardır. Devlet-millet ortaklığının üzerinde buluştuğu asıl payda din olmuştur. Bugün Anadolu’nun her yerinde Cumhuriyet’in “Din-i Mübin-i İslam’ın payidar olması”nın bir nişanesi olarak görülmesi de bu yüzdendir.

İrtica konusundaki hassasiyet, giderek devletin laiklik politikalarında sıkı bir denetime yol açmıştır. Eski rejime özlem duydukları iddiasıyla pek çok kişi söz, fiil ve tasarruflarıyla suçlu ilan edilmekten kurtulamamıştır. Devletin onlarca bedelle inşa ettiği bir düzeni koruma içgüdüsü anlaşılmaz değildir. Ancak irtica algısının artık sürekli nükseden bir paranoyaya dönüşmüş olması kaygı vericidir. Devletin dinle olan ilişkisini tam bir açıklığa kavuşturması konusundaki gevşekliği nasıl açıklanabilir? Bunu anlamak hâlâ zordur.

Dini eski rejim ve saltanatın istinat ayağı olarak gören Cumhuriyet eliti, yeni dönemde onunla hangi misyon üzerinden temasa geçileceği konusunda tüm vatandaşları tatmin edecek kuşatıcı bir dil ve düzenek üretmekte bir hayli geç kalmıştır. Din karşısında gündelik hayata ve özellikle de eğitim müfredatına yansıyan dikkatli bir mesafe arayışı toplumun en temel hissiyatının ileride pekâlâ muhalif bir retorikle buluşabileceği ihtimalini ısrarla göz ardı etmiştir. Devletle bağdaşık ve ortak bir din algısı, kuruluş dönemine özgü duyarlılıklar nedeniyle pek az sağlanabilmiştir. Şaşırtıcı bir şekilde din de bu şartlarda her tür muhalefet söyleminin besleyici/belirleyici ana damarı hatta kaynağı olarak değerlendirilmekten kendini kurtaramamıştır. Oysa din ne iktidarın ne de muhalefetin çıkarlarına alet edilmemesi gereken siyaset üstü bir dil, söylem ve eylem biçimleri üretir. Bu gerçek devletin uzunca süre göz ardı ettiği bir durumdur.

Devletin kurucu hassasiyetinin hâlâ devam ediyor olabilmesini mevcut sosyo-politik değişim süreçleri içinde anlamlandırmak güçtür. Savaş sonrasının yılgınlığı, imparatorluk bakiyesinden yeni bir ülke doğurma heyecanı, tazeliğini koruyan korkular, ardı ardına patlak veren isyanlar devlet reflekslerini rutin bir tepkiselliğe mahkûm etmiştir. Ancak artık bu reflekslerin normalleşmesi gerektiği de açıktır.

Dini irticai bir kalkışmanın ayrılmaz bir parçası sayma saplantısı

Bu değişimin sağlanması için dinle devlet arasındaki ilişkiselliği yeniden tanımlamak gerekir. Böylece devlet ve din arasındaki protokol ne hısımlığa ne de hasımlığa fırsat vermelidir. Tedirginlik, korku ve bu süreçlerin tetiklediği histerik duygular içinde sık sık tehlikenin farkındalığının vurgulanmasında ve bu konudaki hassasiyetlerin tırmandırılmasında bir beis görülmemiştir.

Dini irticai bir kalkışmanın ayrılmaz bir parçası sayma yaklaşımı Türkiye örneğinde her şeyden önce sosyologların aşmaları gereken bir durumdur. Yapılan araştırmaların hiçbiri Türkiye’de din temelli bir isyankârlık potansiyeline prim vermemektedir. Öte yandan istismar konusunda duyulan kaygılar yerinde olmakla beraber bu tür yönelimleri yok etmenin yolu da devletin dinle ilişkisini açıklığa kavuşturmasından geçmektedir.

Türkiye’de laikliğin uygulama adımlarının her zaman bir cezai tanımlama içinde seyretmesini bu nedenle anlamak zor değildir. Ancak kabul etmek gerekir ki meydana gelen sorunların çoğu da dinle güvenlik arasında birebir ilişkiler kurmaktan kaynaklanmaktadır. Dini, güvenlik aygıtının sürekli teyakkuz hâlinde olacağı bir ekstrem öge olarak görmek, huzur ve güvenin teminatı konusunda halkın sağduyusundan çok cezai yaptırımlara bel bağlamak, toplumumuzun din devlet eksenli bütünleşme arzularını kısıtlamış, bu yönde atılan adımlar da sahiplerini bir hayli yorgun düşürmüştür.

Bugün dinle devlet arasındaki ilişkilerin geldiği noktada artık irtica kavramı etrafında bir söylem akışına yer verilmemektedir. Bununla birlikte dine saygı temelinde politik bir akışkanlıktan beslenen bir dil kavramın yeni türevleriyle karşılaşmaktan da kendini alamamaktadır. Gerçekten de bugün her ne kadar da irtica kavramının çakılı anlamlarından uzaklaşmayı başarmışsak da ortalıkta gezinen ve sözüm ona dinî bir muhtevada ilerlediği düşünülen kimi sekter düşünce ve eğilimlerin eskinin otoriter tanımlama tuzağına düşmeden bugün nasıl okunacağı başlı başına hem bir dert hem de bir çıkmaz olarak gündemde yer tutmaktadır.

Kavramlar aradan çekilir, kullanılmaz ve zamanla da tedavülden düşerler ancak onların içerdiği anlamlar hiç umulmadık bir şekilde söz gelimi yeni mecralarda, farklı söylem akışlarını beslemek üzere bir kez daha ortaya çıkabilir, farklı talepkârlıkların önünü açmak üzere seferber edilebilirler. Bir kavramın tasfiyesine ve miadının dolduğuna tanıklık ettiğimiz bir milatta gericiliğin, yobazlığın, irtica ve zamandışılığın bir söylemsel karşılık teması içinde kullanılıp kullanılmayacağı sorusu hâlâ bir merak konusu olarak ele alınmaktan kendini kurtaramamaktadır. Öyle ya, hiç hazzetmediğimiz şu şablonlar bugün neye tekabül etmektedir? Eski nedir? Yeni neye delalet etmektedir? Bu bağlamda gelinen sürecin olumlu bir istikamete tevcih edilmesi konusunda başka neler düşünülebilir? Başka neler yapılabilir? Hiç kuşkusuz bu sorular ülkemizin, milletimizin ve insanlığın hayrına olacaktır.

Site Yaptırmak mı İstiyorsunuz

Kurumsal ve e- ticaret siteleri için doğru yerdesiniz

Kurumsal Site: 499 TL

E- Ticaret Sitesi: 799 TL

Bilgisayar Ekranları

Mesai Saatlerimiz

Hafta İçi 09-17 Arası

Yerimiz

Akyol mahallesi, Atatürk Bulvarı No: 111/B Şahinbey - Gaziantep

bilgi@mirkitap.com

5539207655

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter