Bir sis metaforu Tekvin

Bir tablodan yola çıkarak, dünya tarihinin, siyasetinin, ekonomik ve kültür hayatının, para ve güç ekseninde nasıl şekillendiğini, Türkiye'ye ve İstanbul'a etkilerini ve özelde Galata'nın vakıadaki rolünü kurgu içerisinde okuyup görebiliyorsunuz.


Bir sis metaforu Tekvin
Bir sis metaforu Tekvin

Mücahit Kocabaş

Dünyabizim

 


“Gözlerini pencereye doğru çevirdi. Simsiyah bir karganın çirkin sesler çıkararak beyaz bir sis bulutunun içinde bir gözüküp bir kaybolarak uçtuğunu gördü. Kargayı düşünerek, bir bilinmezin içinde uçmak ürkütücü olmalı, diye geçirdi içinden ve bugün bilmediği yerlerde uçmakta olan ne çok karga var.”


Bir sis metaforu Tekvin
Bir sis metaforu Tekvin

Galata sis altında. Sadece Galata mı? İstanbul, Türkiye hatta dünya sis altındadır. Sis perdesi içinde kalmış dünyada neler oluyor bilen var mı? Sürekli bir karmaşa, kaos, buhran, gözyaşı… Göz gözü görmüyor. Her şeyi gördüğü iddia edilen göz, olaylara müdahale eden gizli eller, ezoterik yapılar, kendilerine aydınlanmacı diyen toplulukların, amacının ne olduğunu bilmekte zorlandığımız karanlıkta kalma ve karanlık işler yapma çabaları ve adeta duvar örer gibi sembollerle, simgelerle örülmüş, hapsolmuş bir dünya. Sis perdesi aralanır gibi oluyor bazen. İşte tam o anda daha çok karanlığa batırılıyor hakikat.

“Sis sadece şehri, gökyüzünü değil zihinleri de işgal etmişti.”

“Bir ara merak edip araştırdım. Ordo ab chao ibaresi üst düzey masonlarca ‘motto’ olarak kullanılıyor diye hatırlıyorum. Ama en üst seviye olanlar arasında yani 33. Derecedekiler. Bu Latince bir deyiş “Kaostan gelen düzen” anlamına geliyor.”

Hedefe ulaşmak için suni bir kaos ortamı yaratmak, kontrol etmek, besleyip büyütmek ve çıkarları doğrultusunda yeni bir düzen oluşturmak. Sürekli başvurulan karanlık bir yöntem bu.

Bir tablo, böylesi bir karanlığın esrarını çözebilir mi? Belki de! Lakin önce tablonun esrarını çözmek gerek. Yazar, romanda etrafımızı bir heyula gibi saran sırları açığa çıkarmaya çalışıyor. HSBC bombalanması diye bildiğimiz o kahredici ve menfur olayla başlıyor hikâyeler zinciri. Sonrasında o olayda öldürülen Kenan Ruzly ve Ruzly ailesi etrafında olay örgüsü işlenmeye başlıyor. Öyle bir işleniyor ki, aksiyon, bilgi, heyecan, kuşku ve merak duygusu kitabın son cümlesine kadar sizi içine çekiyor.



Yazılanlar gerçek mi yoksa?

Asıl karakterimiz Hakan Turan’ın manevi kız kardeşi Melek ile buluşması, onun kaybolması veya kaçırılması, Ahu ve Derya’nın hem Melek’in bulunması hem de tablonun sırrının çözülmesi için Hakan’a yardım etmeleri, Atilla Taşkent’in engelleme çabaları… Ayrıca Osman Hamdi Bey’in hayatı, eserleri, kültür ve sanat dünyamızdaki yeri, ekonomik ilişkileri, sanat dünyasına bakış ve eleştiriler, dünyanın yönetiminde etkin rol oynayan aileler, cemiyetler, konseyler, kulüpler, kişiler ve bunların tarihi perspektifi, sis metaforu içinde veriliyor.

Burada benim dikkatimi çeken bilgi konusu. Bir tablodan yola çıkarak, dünya tarihinin, siyasetinin, ekonomik ve kültür hayatının, para ve güç ekseninde nasıl şekillendiğini, Türkiye'ye ve İstanbul'a etkilerini ve özelde Galata'nın vakıadaki rolünü kurgu içerisinde okuyup görebiliyorsunuz. Binalar, binaların tarihi serüveni, kapılarında taşıdıkları semboller, sembollerin ardında dönen mücadele ve savaş, savaşın taraflarının ve kahramanların esrarlı ve gizemli hayat hikâyeleri mükemmel bir kurguyla okura sunuluyor. Romanda karşınıza çıkan yan kahraman ve olaylar da kesinlikle havada bırakılmıyor ve muhakkak bir sonuca bağlanıyor.

Yazar, akıcı ve sürükleyici bir dil kullanmış. Bu da gizemlerle ve yoğun bilgi ile dolu kitabın bir çırpıda okunmasını sağlıyor. Ana hikâyenin arasına serpiştirilen tarihi anekdotlar, kutsal metinlerden alınmış bölümler, kurgu içine yerleştirilmiş gerçek olaylarla irtibatlı kişi, mekân ve zaman bilgileri de kitaba canlılık ve merak duygusu katıyor. Gerçek ile kurgunun birbirini tamamladığı bölümlerde, okur hangisi gerçek hangisi kurgu ikilemine düşüyor. Silvio Durham'ın gerçek hayatta kim olduğunu hemen tahmin ederken Yakup Ruzly ve Nurettin İslamoğlu kimdi diye araştırmaya başlayabilirsiniz. Ve kitabı bitirdiğinizde şöyle diyebilirsiniz: “Yazılanlar gerçek mi yoksa ‘ade due dumbela’ mı?

Son olarak bir tespite yer vermek istiyorum. Tekvin, yazarın ilk romanı. Çok emek verildiği görülüyor. Bu kadar kitabın basıldığı bir ortamda insanın aklına şöyle bir cümle geliyor: “İnsanlar yazdıklarını demlemeden kitap çıkarmasa, çıkaracaksa da böyle dört başı mamur bir eser ortaya koysa.”