Ara

Bir ceza avukatından gerçek hikâyeler

Kitapta aktarılan 11 vakada bile ülkemiz hukuk sistemiyle Alman hukuk sistemi arasındaki keskin farkları görebiliyoruz.


Adalet Çavdar


Polisiye ve suç, edebiyatın en sevilen konu başlıklarından biri. Müptelası da boldur. Bu yüzden her başarılı eser okuyucunun kalbinde taht kurar ve okuyucuların zihnindeki ‘’karanlık tarafta’’ fikir tohumları eker. Sir Arthur Conan Doyle gözümüzün nuru Sherlock Holmes ile nasıl unutulmaz ve erişilmez olduysa, Agatha Christie yüce efendimiz Hercule Poirot ile bizleri nefes almadan nasıl peşine taktıysa artık, bizler bu günlere iflah olmaz polisiye ve suç hayranları olarak miras kaldık. Fakat kurgusal suç böyle müptelalar üretirken gerçek suç ne yana düşer diye de düşünmeden edemeyiz. İşte bu yazının konusu da gerçek suç ve suçluların marifetlerinin bir ceza avukatı tarafından derlenip kitap haline getirilmesi.



Alfa Yayınları etiketiyle basılan Suç isimli kitap Alman ceza avukatı Ferdinand Von Schirach tarafından kendi tecrübelerinden derlenmiş bir suç seçkisi. Yazar 1964 yılında soylu Sorbian Schirach ailesinin bir ferdi olarak Münih’te doğmuş. 1994 yılında ceza hukuku konusunda uzman bir avukat olan yazar orijinal ismi Verbrechen olan bu kitabını 2009 yılında yayınlamış ve kitap Almanya’da 54 hafta boyunca en çok satanlar listesinde kalırken, kendisi de Almanya’nın en başarılı yazarları arasında kabul görmüş. Suç serisini 2010 yılında yayınlanan Schuld (Suç 2) ve 2018 yılında yayınlanan Strafe ile üçleme halinde tamamlayan yazar bu eserleri dışında dört kitap daha yayınlayıp 35’ten fazla dilde milyonlarca okura ulaşmış.

Serinin bu ilk kitabını dilimize çeviren ise Itır Arda. Erzurum doğumlu çevirmen ortaokul ve liseyi Robert Kolej ve Almanya’da Hollenberg Gymnasium’da tamamladıktan sonra Ruhr Üniversitesi’nde İnşaat Mühendisliği’nden mezun olmuş. Yazarlığa da el atan Itır Arda 1 Kadın 1 Erkek ve TRT Çocuk için hazırlanan Dört x 4’lü dizisinin başyazarlığını yapmış. Itır Arda’nın Türkçeye çevrilmiş pek çok çocuk kitabı da mevcut.

Baştan sona gerçek suç dosyalarından seçilmiş 11 adli vakanın ilki Fähner. Friedhelm Fähner hayatı boyunca pratisyen hekimlik yapmış ve yaşadığı Rottweil kasabasında herkes tarafından sevilen bir isim. Gençliğinde sevip evlendiği Ingrid bu utangaç ve naif adamı zamanla çileden çıkartıyor. Yıllar boyunca türlü hakaret ve aşağılamayla eşini kendisinden ve yaşadıkları evden uzaklaştırıp işine ve hobi bahçesine iten Ingrid ise tanıştıkları esnada bir garsonken, evlilikle birlikte nemrut bir ev kadını oluveriyor. Fähner, büyük bir aşk ve tutkuyla bağlandığı eşine nikâhta ettiği yeminin sadakatiyle bağlı olmasına rağmen, yıllar boyunca sadakati sorgulanan ama bu bağlılığa asla halel getirmeyen bir eş. Onlarca yıl boyunca maruz kaldığı hakaretlere aldırmayan yaşlı adam bir gün kelimenin tam manasıyla aklını kaçırıyor ve bir cinayetin sanığı oluyor. Evliliğin kutsal yeminine karşı gelmekten başka bir pişmanlığı görünmeyen bu yaşlı adamın avukatı tabii ki bu kitabın yazarı Von Schirach. İbretlik bir evlilik hikâyesi. 



Tanata’nın Çay Kasesi isimli bir diğer hadise ise Berlin’de geçiyor. Genç kuşağın para hırsıyla boyunu fersah fersah aşan işlere meyletmesini konu alan bu dosyada ise Almanya’da sisteme entegre olmak yerine suça bulaşıp kısa yoldan vurgun yapan yabancı uyruklu gençlerin içine düştükleri çok katmanlı olaylar anlatılıyor. En kolay kısmı bir zenginin evine girip kasayı patlatmak olan bu soygunda kasadan çalınan bir çay kasesi ise ortalığı kısa sürede mezbahaya döndüren bir katliam döngüsünü tetikliyor. Unutmayın ki bu hadise de gerçek ve Almanya’nın başkentinde zengin bir Japon’a çatacak olursanız iki kere düşünmelisiniz. Kutsal addedilen porselen çay kasesini elinden çıkartmak için aç gözlülük eden bu gençler yüzbinlerce euroluk nakitle ortadan kaybolmak yerine gidip lokal bir gangstere tosluyorlar. Sonuç olarak bu hikâyeden çıkartılabilecek derslerden biri de intikamın her daim soğuk servis edilmediği.

60 Dakika ismini taşıyan bir diğer hikâyede ise yazarımız olan avukat Von Schirac’ın savunma tarafı olarak müvekkilini cinayet şüphesiyle müebbet hapisten kurtarması anlatılıyor. Delilleri incelemenin ne kadar önemli olduğu, haliyle dikkatin ve merakın kimi zamanlarda insanların hayatlarını kurtarabileceğini ispatlıyor yazar. Bu davada Stefanie isimli genç ve güzel bir genç kız bir otel odasında ölü bulunuyor. Cesedi bulan temizlikçi kadının mesai çizelgesini titizlikle doldurduğu ve bu sebeple cinayet saatinin hangi 60 dakikalık zaman dilimi içinde gerçekleştirildiği neredeyse kesin olan- ve adli tıp raporuyla desteklenen- bir cinayet bu. En büyük zanlı ise her kaçamaklarında Stefanie’ye 500 euroluk peşin ödeme yapan iş adamı Boheim. İlk ifadesinde eşine ihaneti ortaya çıkmaması için yalan söyleyen ama katil olmadığı için soruşturma ve yargılama boyunca son derece sakin kalabilen sanık kurbanla arasındaki ilişkiyi itiraf etmesine ediyor ama bu sefer de gerçek katil bir türlü bulunamıyor. En büyük sanık ise Stefanie’nin sevgilisi Abbas. Oturma izni olmadan Almanya’da kalan ve bunların üstüne bir de kumar borcu biriken bu Ortadoğulu genç, sevgilisinin kendi borcunu kapatmak için zengin erkekle ilişkiye girmekte olduğunu zor yoldan öğreniyor. Bu davada mevzubahis olan aslında katilin kim olduğu değil. Açıkça Abbas tarafından işlenen cinayet bir türlü kanıtlanamıyor. Sonu gelmez sorgulamalar süresince sevgilisinin kendi borcu yüzünden bu çareye başvurduğunu anlayan Abbas işin basit bir aldatma olmadığını da öğrenmiş oluyor. Ama nafile, itiraf etmediği cinayet yine de sevgilisiyle ilişkisi olan zengin Boheim’e kalsın istiyor. Çünkü hem temizlikçinin doldurduğu çizelgede hem de otelin otopark kameralarının tuttuğu kayıtlarda baş sanık olan Boheim’in ifadesiyle uyuşmayan önemli bir nokta var. Tam bu noktada avukat merakını zekâsıyla harmanlayıp müvekkilini kurtarıyor.



Meşru Müdafaa isimli bu vaka ise kitaptaki en acayip dosya. Kurgu olsa ancak bu kadar garip olabilecek bir olayla karşı karşıya kalan avukat bir gün Berlin’de temsilciliği olan uluslararası bir hukuk firmasından vekalet alıyor ve son derece tuhaf bir adamın savunma avukatı oluyor. Adam epey tuhaf çünkü tren garında otururken kendisine sataşan iki Nazi gencini hiç zorlanmadan öldürüyor ve tekrar oturup polislerin gelmesini bekliyor. Üzerinde ne bir pasaport ne de kimliğini belirten herhangi bir belge bulunmayan bu adam tek bir kelime konuşmuyor da. 16 farklı dilde ifade tutanağı hazırlayan polis hiçbirine cevap alamıyor. Avukatın uzattığı vekaletnameye ıstampayla parmak izi bırakan bu tuhaf adamın sistemde tanımlanmış bir parmak izi de yok. Hakkında tek bilinen önemli birileri tarafından kollanıyor olduğu ve soğukkanlılıkla adam öldürebildiği. Tabii anlayabileceğiniz üzere tertemiz bir meşru müdafaa durumu var karşımızda.

Ağır ceza davalarıyla yoğrulmuş kariyerinde birbirinden ilginç olaylara tanık olmuş yazar bizlere bu kitap vesilesiyle Alman hukuk sisteminden enteresan bilgiler de veriyor. Yargıçların bağımsız olmalarının ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz mesela. Bunun dışında Alman hukukunda, ceza mahkemelerinde yargıcın yanı sıra halk arasından seçilen iki yargıç da bulunuyor. Bu insanlar mahkemede devletin yargıçlarıyla aynı haklara ve sorumluluklara sahip oluyorlar. Kitapta bu konuda detaylı açıklama verilmekte ve bazı vakalarda kendilerinden “meslekten olmayan yargıçlar” diye bahsedilmekte. Kelimenin tam karşılığı olarak “halkın adaleti” diyemeyiz belki. Yine de adaletin tecelli bulmasında halkın payını göz ardı etmeyen bir hukuk sistemi bu. En azından deliller ışığında halk vicdanını bu işin içine katabilmeyi başarmış bir sistem. Kitapta aktarılan 11 vakada bile ülkemiz hukuk sistemiyle Alman hukuk sistemi arasındaki keskin farkları görebiliyoruz. Hiç değilse çalışan bir mekanizma var ve bu mekanizma kolluk kuvvetleri, savcılık makamı, mahkeme şeklinde hem sınırları belli hem de dava süreci boyunca birbirini olmazsa olmaz bir şekilde kabul edebiliyor. İbretlik desek pek abartmış sayılmayız.



Derin Bakış