Binbaşı Ersever'in İtirafları - Soner Yalçın

“Devlet cinayet işlemez, cinayet örgütleri kurmaz” diyen Turgut Özal’a mı inanırsınız, yoksa “Türkiye bir NATO üyesi olduğu için böyle bir kuruma sahip olması doğaldır. ABD’nin de böyle bir kurumu desteklemiş olmasını yadırgamamak gerekir” diyen dönemin CİA Başkanı William Colby’e mi inanırsınız, ya da “ben yaptım, oldu” diyen Ersever’e mi inanırsınız onu bilemem.



“…Bu aramaların vatandaşa eziyetten başka hiçbir işe yaramadığını göstermek istedim. Üç tane kimlik ve üç tane ayrı plaka hazırladık. Kimlikleri o sırada PKK’nın MKYK üyeleri olan Abbas Duran Kalkan, Cemil Bayık ve Selahaddin Çelik adına düzenledik. İki asker dikmişler yola, “dur, nereye gidiyorsun” dediler. Kimliğimi gösterdim, “Şenoba’ya gidiyorum” dedim. Deftere “Selahattin Çelik” diye yazıp, arabanın plaka numarasını aldılar. Birkaç saat sonra geri döndüm, aynı askerler. Bu sefer “Cemil Bayık” kimliğini gösterdim, araba aynı ama plaka aynı. Onu da yazdılar. Ertesi gün gittim, “dün bir ihbar geldi Cemil Bayık ve Selahaddin Çelik buradan geçiş yapmış” dedim “olmaz öyle şey” dediler. “Defterlerinize bakın” deyince adamların adlarını gördüler, ne yapacaklarını şaşırdılar…”



Yazanlar bilir; yazının başlığı genelde sonunda atılır. Çünkü “kervan yolda düzülür” sözünü doğrular niteliktedir yazmakla iştigal etmek birazda. Satırlar ilerledikçe belleğinizin arkalarında bir yerlerde hapsolmuş anekdotlar, özlü sözler teker teker çıkmaya ve atacağınız başlık için size mihmandarlık etmeye başlarlar.


Bu yazının başlığını “korkak demokratlar taifesi” diye düşünmüştüm. Amacım da askeri vesayet, darbe literatürüne giren cümle fiiliyat söz konusu olduğunda kaleminden kan damlayanların, sıra PKK ve onun şiddet sarmalına gelende lâl kesilmesine bir eleştiriydi. Dayanak noktam da “PKK’yı eleştiremiyorsunuz çünkü başınıza bir hal gelmesinden korkuyorsunuz. Oysa ki askeri eleştirirken böyle bir korkunuz yoktu” şeklinde özetlenebilecek basit bir önermeydi.


Yine de tedbiri elden bırakmamak adına merkez medyadan bizim mahallenin ağzı laf yapan delikanlıların, geçen günlerde neler yazıp çizdiğine şöyle bir baktım da onları da bana “saza niye gelmedin, söze niye gelmedin, var gündüz kârın eyle, gece niye gelmedin” derken buldum.  “Her duyduğunu söylemesi kişiye günah olarak yeter” hadisi doğrultusunda, her zannı yazmak da bize ayıp olarak yetermiş de biz bilmiyormuşuz yani. Ya işimizden vakit bulamamışız ya da gözden kaçırmışız demek ki. Netice de Devlet ciddiyetine sahip olması beklenen bir kuruma verilen tepkinin dozuyla, bir katiller sürüsüne verilecek tepki elbette ki aynı olamazdı.


Zulüm nereden ve kimden gelirse gelsin her daim safları sık ve düzgün tutan insanlarla bir arada olmak güzel neticede. İşin gelip de “benim katilim iyidir”önermesine dayandığı günleri ve o günlerin getirdiklerini yaşı yetenler bilir bu Ülkede. Kimine göre bir ayağı çukurda kimine göreyse çoktan son nefesini vermiş olan kontra gerillayı ne zaman merak etsem Soner Yalçın’ın “Binbaşı Ersever’in itirafları” adlı kitabına bir göz atarım.

Güney Doğu’da olup bitenleri merak edenlere kendi uyguladığım metodu tavsiye ederim; olayları anlamaya çalışmadan önce karakterleri iyi tahlil edin. Belki bir çırpıda hatırlayamayacağınız ve başrolde olması beklenen kelli felli adamlar olmayabilir ama net çıkmasa da sisler arasında o adamlardan rol çalan çok daha ketum adamların mücadelesidir bir anlamda 27 yıllık maceramız.


Efendi-2 adlı kitabına kadar iyi bir Soner Yalçın okuru olmam hasebiyle çabuk tanıştım “Binbaşı Ersever’in itirafları” adlı kitapla. Tüm kitaplarını hatmetmiş bir okur olarak kabul etmek gerekir ki Soner Yalçın gözünü hırs bürümediği, adil olabildiği müddetçe çok iyi bir Yazar. Kitabın belkemiğini değişik tarihlerde Cem Ersever’le yaptığı röportajlar oluşturmakta. Kendisinin Aydınlık Dergisinde çalıştığı ve ömrünü bir türlü ispatlanamayan Kontra gerçeğine vakfettiği düşünülürse o yıllar için gerçekten de büyük bir iş yaptığını teslim etmek gerekir.

Yazar, “Teşkilatın İki Silahşoru” isimli kitabında Yakup Cemil’den bir “kahraman” yaratma hevesinin aksine burada sadece dinleyici rolünde. Bu da son derece doğal çünkü sizlerin de bildiği gibi sorgulamada altın bir kural vardır: “Sorgucu, sorgulananın yarısı kadar bilgiye sahip değilse sonucun başarısız olması kaçınılmazdır”. Doksanlı Yılların başında Şırnak ve yöresinde olup bitenleri faillerinden iyi kimsenin bilemeyeceği esas alındığında, anlatanın karşısında sessiz sedasız oturmak ve not alabilmek en akıllıcası olsa gerek.


Yazarı buna zorlayan sebeplerden biri muhatabının konu hakkında daha fazla bilgi sahibi olmasıysa bir diğeri de karşısındakinin kendinden emin bir diyalektiğe sahip olmasıdır. Mesela şu paragraf sıkı bir Türk Milliyetçisi olduğu bilinen Cem Ersever’e ait:


 “…Ben Türk Milletinden peygamber çıkmadığına seviniyorum. Çünkü Tanrı, Peygamberlerini nizamından çıkmış, kokuşmuş insan topluluklarına göndermiştir ve tüm peygamberler Arap’tır. Tüm peygamberler Ortadoğu’da Sami ırkından çıkmıştır. İslam Kültürü ve Arap Kültürü apayrı şeylerdir…”


Bu satırları okuduğum zaman “dakika bir, gol bir” dediğimi hatırlıyorum. Çünkü doğru veya yanlış fikir çatısını kurmuş bir insan her zaman tehlikelidir; çünkü kimse onu o saatten sonra yolundan döndüremez. Gönül ister ki fikri alt yapıyı uzun uğraşlardan sonra kurduktan sonra bu çatıyı kuralım ama her zaman öyle olmuyor. Muhtemelen dindar bir insan olmayan Cem Ersever’in kendine olan aşırı güveninden kaynaklanan ortaya tez atma ve doğruluğunu veya yanlışlığını tartışmak bile istememesi sadece bu konuyla sınırlı değil. Cem Ersever bugün kurulma aşamasında olan Profesyonel Ordunun gerekliliğinin ilk işaretlerini de o günlerde aşağıdaki paragrafla veriyor.


“Size bir anımı anlatayım. Tarih vermiyorum, o zamanlar Şırnak’ta alay vardı. Dediğim yerde aramalar olurdu. Şırnak’a giren çıkan vatandaşın yolu kesilir, arabadan indirilir, kimlik kontrolü yapılırdı. Bu aramaların vatandaşa eziyetten başka hiçbir işe yaramadığını göstermek istedim. Üç tane kimlik ve üç tane ayrı plaka hazırladık. Kimlikleri o sırada PKK’nın MKYK üyeleri olan Abbas Duran Kalkan, Cemil Bayık ve Selahaddin Çelik adına düzenledik. İki asker dikmişler yola, “dur, nereye gidiyorsun” dediler. Kimliğimi gösterdim, “Şenoba’ya gidiyorum” dedim. Deftere “Selahattin Çelik” diye yazıp, arabanın plaka numarasını aldılar. Birkaç saat sonra geri döndüm, aynı askerler. Bu sefer “Cemil Bayık” kimliğini gösterdim, araba aynı ama plaka aynı. Onu da yazdılar. Ertesi gün gittim, “dün bir ihbar geldi Cemil Bayık ve Selahaddin Çelik buradan geçiş yapmış” dedim “olmaz öyle şey” dediler. “Defterlerinize bakın” deyince adamların adlarını gördüler, ne yapacaklarını şaşırdılar. Dönemin Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Aşir Özözer’e kadar intikal etmiş olay. Beni çağırdı “ne yapacağız” dedi. Durumu anlattım “siz ne aradığınızı, ne yaptığınızı bilmiyorsunuz” dedim…”


Kitapta bu şekilde samimi açıklamalar çokça yapılıyor Cem Ersever tarafından. Mesela “Anadolu Halk Cephesi” diye bir oluşumdan bahsediyor Ersever:


 “Artık şuna kesin inanıyorum; eskiden askeri ihtilallerle bir şeylere çözüm aranırdı. Ama artık halk ihtilali olur. Bugüne kadar kime el uzattıysa karşılığını alamayan halk kendisi gelir bu sefer”

Her öngörünün tutma garantisinin olmadığının en büyük göstergesi de yukarıdaki paragraf olsa gerek. Şehit çocuklarından, kardeşlerinden, akrabalarından bir organizasyon kurma peşinde olan Ersever kitabın ilerleyen bölümlerinde PKK ile savaşın nasıl olacağını daha detaylı anlatıyor:

 “PKK ile sadece onların metotlarıyla mücadele edilir. Gerilla gibi dağda yaşayacaksın, gerektiğinde sınır ötesine geçeceksin ve PKK yok olana kadar böyle savaşacaksın. Devlet bana izin versin, böyle bir teşkilat kurayım ama nerede bizde böyle Devlet…”


Amacından sapmadığı müddetçe bir gerilla mücadelesinde “olmazsa olmaz” öneme haiz olan Kontra- Gerillanın iş tanımını bu şekilde yapan Ersever yaşadığı müddetçe bunun örneklerini de çokça veriyor. O yıllarda basit bir işleyiş söz konusu anladığım kadarıyla; hapisteki militanlardan itirafçı yapılıyor, daha sonra bu itirafçıların yer göstermeleri neticesinde operasyonlara girişiliyor ve hedef ortadan kaldırılıyor. Ben, Cem Ersever’in ekibinden olduğunu bildiğim Abdülkadir Aygan ve İbrahim Babat gibi isimlerin de yazdıklarını ve hakkında yazılanları ayrıntılı okuduğum için sistemin üç aşağı beş yukarı bu şekilde işlediğini sanıyorum. Gerekli olan istihbaratın itirafçılardan, teknik ve lojistik desteğin de Devlet tarafından sağlandığı bir örgütlenme ve bu örgütün başındaki adamın hikayesidir bu kitap.


Kitapta Devletten bağımsız bir örgütlenme modelinden de bahsediyor Ersever: “…Güneydoğu üç gruba ayrılmıştır: Birinci Grup; Diyarbakır, Bitlis, Bingöl, Elazığ, Tunceli hattı. İkinci Grup; Şırnak, Cizre, Uludere, Şenoba hattı. Üçüncü Grup; Nusaybin, Mardin, Kızıltepe hattıdır…” Mesela burada Hakkari ve yöresinin neden paylaşılmadığı izaha muhtaçtır. Yine de bizim bir blok olarak bildiğimiz OHAL Bölgesinin, aslında çoklu bir yapıya sahip olduğu bilgisi yine de önemli. Daha da önemli olan bir başka bilgiyse, Ersever’in itiraf ettiği birinci grup olan Tunceli- Elazığ hattının sorumlusu olan isim: ‘Sakallı’ veya bilinen ismiyle ‘Yeşil’…


Her konuda konuşmaktan çekinmeyen Ersever’i iki isim hakkında biraz çekingen gördüğümü söyleyebilirim. Birincisi, kendisinden korktuğu söylenen Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım, İkincisiyse aynı zamanda Hilal Belediye Başkanının da katili olan Şırnak’ın köklü ailesi Babat’lar.

Hakkını vermek gerekir ki Soner Yalçın iki cinayeti ve müsebbiplerini de soruyor Ersever’e: Musa Anter ve Vedat Aydın cinayetlerini. Parmakların üzerine çevrildiğini bilmesine rağmen ikisine de cevap vermeyen Ersever topu taca atıyor ama kadere bakın ki ömrü o topu taçtan almaya yetmiyor ve bir müddet sonra bir köprünün altında ölü olarak bulunuyor. Kimin öldürdüğü halâ tartışılmakla beraber iki detay çok önemli: Ersever ve yardımcısı Mustafa Deniz’in öldürülme şekilleri Elazığ’da öldürülen Avukat Metin Can ve Doktor Hasan Kaya’nın öldürülüş şekillerinin aynısı. O bölgenin sorumlusunun da Yeşil olduğunu Ersever zaten söylemişti. İkinci detaysa, kişisel güvenliğine paronayak düzeyinde düşkün olan böyle bir insana, kendisinin güvenmediği kimsenin öldürebilecek kadar yaklaşamayacağı gerçeği. Anlaşılan o ki, Ersever için taş uzaktan gelmemişti.


Kitap ilginç ve okunmaya değer bir kitap kısaca. Cezaevinde part- time ikamet eden ve sık sık operasyonlara giden, sorgulamalara katılan eski militanlardan tutun da, Lojmanlara yerleştirilip bordroyla memur yapılan Jitem Elemanlarının maceralarına kadar bir sürü küçük hikâyeler anlatılmakta. Kitabın sonunda da o yılların Devlet Büyüklerinin konuyla ilgili söylediklerini bulacaksınız.


“Devlet cinayet işlemez, cinayet örgütleri kurmaz” diyen Turgut Özal’a mı inanırsınız, yoksa “Türkiye bir NATO üyesi olduğu için böyle bir kuruma sahip olması doğaldır. ABD’nin de böyle bir kurumu desteklemiş olmasını yadırgamamak gerekir” diyen dönemin CİA Başkanı William Colby’e mi inanırsınız, ya da “ben yaptım, oldu” diyen Ersever’e mi inanırsınız onu bilemem.


Tek bildiğim, okumadan anlayamayacağımız…


Yazar: İbrahim Becer

Kaynak: Derin Düşünce

Binbaşı Ersever'in İtirafları




#Terör #Tarih #Felsefe #Siyaset






Site Yaptırmak mı İstiyorsunuz

Kurumsal ve e- ticaret siteleri için doğru yerdesiniz

Bilgisayar Ekranları

Mesai Saatlerimiz

Hafta İçi 09-17 Arası

Yerimiz

Akyol mahallesi, Atatürk Bulvarı No: 111/B Şahinbey - Gaziantep

bilgi@mirkitap.com

5539207655

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter