Amerika’nın İşgali / Howard Zinn ve Bartolome de Las Casas

Bir okul kitabında “1453 senesinde Türkler İstanbul’u keşfetti” yazdığını görseniz gülersiniz değil mi? Ama Kristof Kolomb’un 1492’de Amerika’yı keşfetmesi(!) hâlâ okullarımızda ders olarak okutuluyor. Kolomb İspanya’ya dönerken, Asya’ya ulaştığını zannediyordu ve gerçeği ömrünün sonuna kadar anlamayacaktı. İlk ulaştığı adayı Hindistan’ın batısındaki bir ada ve sonradan geçtiği Küba adasını ise eski adıyla Cipango şimdiki adıyla Japonya olduğunu sandı. Kolomb büyük bir denizci, bir gezgin, maceracı veya bilgin değildi. Amerika’yı keşfeden(!) Kolomb yağmacı, cahil bir hırsız ve altın için soykırım dâhil her şeyi yapmaya hazır bir katildi.


Süleyman Kibar

Derin Düşünce

Sunuş: Bir okul kitabında “1453 senesinde Türkler İstanbul’u keşfetti” yazdığını görseniz gülersiniz değil mi? Ama Kristof Kolomb’un 1492’de Amerika’yı keşfetmesi(!) hâlâ okullarımızda ders olarak okutuluyor. Kolomb İspanya’ya dönerken, Asya’ya ulaştığını zannediyordu ve gerçeği ömrünün sonuna kadar anlamayacaktı. İlk ulaştığı adayı Hindistan’ın batısındaki bir ada ve sonradan geçtiği Küba adasını ise eski adıyla Cipango şimdiki adıyla Japonya olduğunu sandı. Kolomb büyük bir denizci, bir gezgin, maceracı veya bilgin değildi. Amerika’yı keşfeden(!) Kolomb yağmacı, cahil bir hırsız ve altın için soykırım dâhil her şeyi yapmaya hazır bir katildi.Değerli yazarımız  Süleyman Kibar’ın kaleme aldığı bu kitap sohbeti, Amerika’nın işgalini anlatan iki kitap üzerine:




Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, Howard Zinn

Yerlilerin gözyaşı, Bartolome de Las Casas

Not: Makalenin sonunda yazarlar hakkında ilginç bilgiler bulacaksınız.Yeni Dünya Tüm anlatacaklarımız 1492 yılında İtalyan “Denizci” Christopher Columb’un Asya’ya ulaşmak amacını güderek denize açılmasıyla başladı. Columb’un Asya’ya gitme nedeni altın, ipek ve baharattı. Marko Polo ve diğer isimlerin geçmişte yaptıkları yolculuklardan elleri boş dönmediği bilindiği üzere Asya’da altın olduğu düşünülüyordu. Bu altın arayışı için Columb Osmanlı Devleti’nin kapısına dahi geldi lakin eli boş ayrıldı. En sonunda İspanya kralı ve kraliçesinin desteğini alan Columb böylece altın avına hazırdı lakin bir pürüz vardı. Türkler Doğu Akdeniz’i ve Asya’ya giden karayollarını denetlediği için Columb Asya’ya alternatif bir deniz yolu ile gitmesi gerekmekteydi. O tarihlerde Portekizli denizciler Asya’ya ulaşmak için Afrika’nın güney ucundan dolanıyorlardı lakin İspanyollar bunu tercih etmeyerek, tehlikeli bir kumar oynadı. Dünya’nın şeklinin geoit olduğu bilindiği üzere Batı’ya giderek Doğu’ya ulaşmayı amaçladılar. Çok riskli ve bilinmezlik doluydu lakin Columb için çok büyük zenginlik ve şan fırsatıydı. Öyle ki, getireceği altın ve baharat karşılığında Columb ganimetten yüzde on pay alacak, ayrıca keşfettiği her yeni ada ya da toprak parçasına vali olarak atanacak ve okyanusların Amirali ünvanına sahip olacaktı.



Bu teşvik ile birlikte Columb, en büyüğü 30 metre uzunluğundaki 3 yelkenli gemi ve mürettebatı ile yola çıktı. (Howard Zinn 39 kişilik bir mürettebatın olduğunu söylerken Robert V. Remini bu sayının 90 olduğunu belirtmektedir.) 33 günlük bir süreç ardından 12 Ekim 1492’de Asya sanılan Bahama Adaları gözüktü. İlk olarak San Salvador adasına inen Columb ve mürettebatı adanın yerlileri olan Arawak halkı ile karşılaştı. Arawak halkı köylerde yaşıyordu. Mısır ve yer elması gibi ürünler yetiştiriyor, tarımla uğraşıyorlardı. Dokumacılığı biliyorlardı fakat atları ya da iş hayvanları yoktu. Demiri tanımıyorlardı. Sadece değerli eşya olarak kulaklarına altın küpeler takmışlardı.Columb’un gözüne çarpan da bu altın küpelerdi. Altın küpeleri gören Columb, bazı yerlileri tutsak alarak onlara kendisini altının kaynağına götürmelerini istedi. Böylece Columb, Hispaniola’ya (Şu an Haiti ve Dominik Cumhuriyet’inin bulunduğu ada) geçti. Yerliler en başta İspanyolların gökyüzünden geldiklerine inanıyorlardı. Onlara çok iyi davranıyor, örnek bir misafirperverlik gösteriyorlardı. İspanyolların yaptıklarına ve yerli halkın durumuna tanık olan Kübalı papaz Bartolome de las Casas Yerlilerin Gözyaşları adlı eserinde yerlilerden şöyle bahsetmektedir: “İspanyollara karşı sabırlı, uysal ve barışsever davranıyorlardı. Kavga ve karışıklıklardan uzakta, nefret ve intikam duyguları taşımadan yaşayan yumuşak mizaçlı insanlardı. Gördüğüm en narin ve ufak tefek insanlardı. Vücutları sert bir fırtınaya, ağır çalışma koşullarına ya da basit bir hastalığa dayanamayacak kadar zayıftı. En yoksul görünümlü yerlilerin çocukları bizdeki kralların ya da önemli şahsiyetlerin çocukları kadar narinlerdi. Çok yoksuldular. Çok az şeyleri vardı. Dünyevi mallara hayranlık duymuyorlardı. Bundan dolayı kibirli, ihtiraslı ve açgözlü değillerdi. O kadar az yiyorlardı ki en dindar münzevi bile o kadar az yemekle yetinemezdi.”Columb, adaya geldiği gemilerden birinin tahtaları ile ilk Avrupa askeri üssü olacak bir kale inşa ettirdi. Kaleye Navidad (Noel) ismini verdi. Tayfasının büyük bir bölümünü adada bırakan Columb yerlilerden oluşturduğu tutsak sayısını artırarak kalan iki gemisini doldurdu ve altın bulduğunu bildirmek üzere tekrar geri dönüş yolu için hazırlandı. O sıralarda yerliler ve aralarında bir savaş çıktı. Savaşın sebebi yerlilerin, Columb ve mürettebatına onların istedikleri kadar yay ve ok vermemeleriydi. Bunun üzerine Hispaniola adasındaki ilk ciddi kan dökülmüş oldu. İspanyollar iki yerliyi kılıçtan geçirdiler ve iki yerli kan kaybından öldü. Ardından mürettebatını geride bırakarak tutsak dolu 2 gemisi ile Columb İspanya’ya döndü. Tutsakların yarısından çoğu yolculuk sırasında çeşitli hastalık, açlık, bulunduğu zorlu koşullar yüzünden öldü. Columb İspanya’ya dönerken ulaştığı adanın Asya olduğuna inanıyordu ki ömrünün sonuna kadar Asya’ya ulaştığını düşünecekti. Columb, ilk ulaştığı adayı Hindistan’ın batısındaki bir ada ve sonradan geçtiği Küba adasını ise eski adıyla Cipango şimdiki adıyla Japonya olduğunu sandı. Amerika kıtasına Amerika adını veren sonradan bölgeye gelen ve oranın Asya değil de yeni bir kıta olduğunu anlayan Amerigo Vespucci’dir.

İspanya’ya dönen Columb kralın huzurunda abartılı bir rapor verdi: “Hispaniola mucize gibi bir yer. Dağlar, tepeler, ovalar, çayırlar hem güzel hem verimli… Limanlar inanılmayacak kadar elverişli ve çoğunun içinde altın olan geniş nehirler var… Çeşit çeşit baharatlar, büyük altın madenleri ve başka metalleri var. Yerliler, o kadar saflar ve sahip oldukları şeylere karşı o kadar kayıtsızlar ki görmedikçe kimse inanmaz. Ellerinde bulunan herhangi bir şeyi isteyin hemen çıkarıp veriyorlar. Hatta siz istemeden paylaşmayı öneriyorlar.”

Diğer kaynaklara da bakıldığı zaman Columb’un yerliler hakkında söylediklerini doğrulayabiliyoruz. Bu raporun ardından, Columb’un bu çabaları ve abartıları sonuç verdi. İlk başta 3 yelkenli gemi ile gittiği Hispaniola’ya şimdi 17 gemi ve 1200 mürettebat ile gidiyordu. Artık gidişin amacı çok açıktı: Köle ve altın getirmek. Karayipler Denizi’ni ada ada dolaşarak insanları tutsak aldılar. Bir süre sonra bu haberin yayılması üzerine gittikleri adada boş araziden başka bir şey bulamadılar. Tekrar Hispaniola’ya geldiklerinde orada bıraktığı mürettebatının öldürüldüklerini anladılar. Öldürülmelerinin sebebi, mürettebatın adanın altını üstüne getirip, kadınları ve çocukları seks ve iş köleleri haline getirmeye çalışmalarıydı. Hispaniola adasındaki yapılan zulüm ve katliamlara değinmek durumundayız. Yerlilerin Katli İspanyollar diğer adalarda da yapılanları anlatırken değineceğimiz üzere ilk başta yerli halkı (Arawak) yakaladılar. Köle olarak satılmak veya bizzat kullanılmak üzere sahiplenildiler. Bu konu hakkında Columb şöyle diyordu: “Tanrı aşkına, satabileceğimiz her köleyi göndermeye devam edelim.” Kölelerin birçoğu satılmak üzere gemiler ile birlikte Avrupa’ya gönderildi. Birçok köle yolda şartlar durumdan dolayı öldü. Gemilerde kölelerin bulunduğu şartların zorluğunu anlatmak gerekirse, yaklaşık 40 cm bir yüksekliği olan ve çok da geniş olmayan odalarda birlikte tutulan ve birbirine boyunlarından bağlı köleler havasızlıktan, hastalıktan, açlıktan ölüyorlardı. Aylar boyunca sıkışarak ve boyunlarından bağlı bir şekilde yolculuk etmek zorunda kalanlardan bazıları deliriyordu. Hamile olan kadınlar denize atılıyordu. Adada kalan yerlilere de iyi bir muamele yapılmadığı kesindi. 30 yerlinin yiyeceği yemeği bir oturuşta yiyen İspanyollara karşı tedbir olarak yemeklerini saklayan yerliler vardı. Yemekle yetinmeyen İspanyollar şiddete, işkencelere ve katliamlara başvurdu. Hiçbir şiddet olayında İspanyollar haklı değillerdi. Arawak halkı kelimenin tam anlamı ile masumdu. Öyle ki, Columb adaya ilk geldiği zaman bir yerli onun kılıcına bakmış ve ne olduğunu merak etmişti. Columb da bunu üzerine yerliye kılıcını vermiş lakin yerli bilmediğinden dolayı kılıcın keskin tarafından tutmuştu. Bu masum ve savunmasız halk karşısında İspanyollar gözlerini büyüyen zenginlik hırsı ile katliamlara başlamışlardı. İlk başta yumruk, tekme ve sopayla yerlilerini döverlerken ileride bu şiddet olayları çok daha zalim ve kan donduran boyuta ulaşacaktı. Sırf yemek sakladı diye çocukları tekmelediler ve sopalar ile öldürdüler. Sonra yerlilerin krallarına karşı el kaldırdılar. Bu işkencelere ve zulümlere dayanamayan yerli halk dağlara kaçtı. Bunun üzerine Hispaniola adasındaki 5 büyük krallıktan biri olan Maqua Kralı’nın karsına bir İspanyol asker tecavüz etti. Bu yerliler için çok büyük bir ahlaksızlık ve cüretkarlıktı. Bu olaydan sonra yerliler adadan nasıl İspanyolları atacakları üzerine plan yapmaya koyuldular ve İspanyolların gökten gelmediklerini anladılar. Ne yazık ki, yerlilerin ellerinde İspanyollar ile savaşabilecekleri hiçbir silah yoktu. Yerlilerin silahları sazdan yapılmaydı. İspanyollara itaat etmeyen halkın bir kısmı dağlara kaçtı. Dağa kaçanların ardından İspanyollar köpekleri ile birlikte gitti. Köpeklerini yerlilerin üzerlerine saldılar ve köpekler yerlileri diri diri parçalara ayırdı ve yedi. Dağa kaçmayan ve kentlerde bulunanları ise kılıçtan geçirdiler. Köyleri şafak vakti ateşe verdiler. İnsanları diri diri yaktılar. Cinsiyet veya yaşın bir önemi yoktu. Bu bir katliamdı ve gittikçe şiddeti artıyordu. La Casas belirtiyor ki: “Hamile kadınların yardıkları karınlarından çıkardıkları bebekleri baltalarla doğradılar. Yerliler o kadar savunmasızdılar ki bazen hangisinin tek bir kılıç darbesiyle bir yerlinin kafasını kesebileceği ya da tek bir mızrak darbesiyle bağırsaklarını dışarı çıkarabileceği konusunda bahse tutuştular. Zavallı çocukları kafalarından tutup kayalara çarpa çarpa öldürdüler. Suya attıkları küçük çocuklara yüzmeye çalışmalarını emredip boğulmalarını gülerek izlediler. Bazı anneler kucaklarındaki bebekler ile tek bir kılıç darbesi ile öldürüldüler.” La Casas’ın diğer bir anlattığı olay ise, “Bu Hıristiyanlar, uzun bir direk ve bunun iki ucuna dik olarak tutturdukları kalaslardan oluşan idam düzeneklerine yerlileri 13’erli gruplar halinde astılar. Sonra astıkları yerlilerin altına yerleştirdikleri odunları tutuşturup hepsini diri diri yaktılar.” Dağa kaçan yerlilerin hepsi öldürülmemişti. Bunun üzerine İspanyollar yakaladıkları bazı yerlilerin ellerini kesip boyunlarına astılar ve ardından: “Hadi şimdi o dağa kaçanların yanına gidin, onlara sonlarının nasıl olacağını gösterin.” Diyerek dağa kaçanlara mesaj yolladılar.

İspanyollar adadaki beyleri ve soyluları yakaladılar. Yere çaktıkları çatallı sopaların üstüne yerleştirdikleri tüneklere oturttular. Bu tüneklerin altında için için yanan bir ateş bulunuyordu. Acınacak haldeki yerliler, bu hafif ateşin etkisiyle tarifi imkânsız acılar içinde haykırarak diri diri yanarak öldüler. La Casas şahit olduğu bu diri diri yakılma olayını şöyle anlatıyor: “Bir kez 4 soylunun bu tüneklerin üzerine yatırıldığını gördüm. Eğer yanlış hatırlamıyorsam 4 ya da 6 tane daha tünek vardı. Altlarında hafif bir ateş yanıyordu. Yavaş yavaş yanmakta olan masum yerliler çektikleri acıdan öyle haykırıyorlardı ki o sırada uyumakta olan komutan, gürültüden rahatsız olduğu için yerlilerin boğularak öldürülmesini emretti. Ancak kendisini ve Sevilya’daki ailesini tanıdığım işkenceci cellat, yerlileri asarak öldürüp daha az acı çekmesine olanak tanımadı. Haykırışları ile komutanı rahatsız etmemeleri için ağızlarına sopalar soktu ve ateşe birkaç odun daha attı. Alevlerin artmamasına dikkat ediyordu. Yerlilerin yavaş yavaş yanmalarını zevkle izledi. Anlattığım bu olayı ve başka sayısız olayı gözlerimle gördüm.”

Hispaniola Adasındaki Krallıklar Hispaniola Adası’nda 5 büyük krallık bulunuyordu. Bu 5 büyük krallığın kralları o zamanın en güçlüleriydi. Krallıklara binaen çok sayıda da prenslik(beylik) vardı. Bu beyliklerden çoğu bu 5 Kral’a vergi veriyorlardı. Uzakta oldukları için Kral otoritesi altında olmayan birkaç beylik de bulunuyordu. Cibao Krallığı Bu krallık yerli dilinde ova anlamına geliyordu. Krallık, bulunduğu yerden adını almıştı. Geniş bir ovada bulunan bu krallık verimli topraklara sahipti. Bu krallığın kralının adı Guarionex’di. Guarionex’e bağlı çok güçlü beyler vardı. Öyle ki bir isteği üzerine Kral’a 16.000 asker verebilirdi. La Casas bu Kral hakkında: “Bu beylerden bazılarını çok yakından tanırdım. Erdemli ve barışsever mizaçlı bir Kraldı.” Soylular krallarının emri ile İspanyollara her yıl çok değerli altın armağanlar getirirlerdi. Yerliler kendilerine verilen çanların içini akarsuların dağlardan aşağıya taşıdığı altın tozuyla doldurarak İspanyollara getirirlerdi. Zaman geçtikçe yerliler eskisi kadar altın getirememeye başladılar. Krallarının emri ile daha az bir kabı doldurarak İspanyollara vermek durumda kaldılar. Keza bu krallıkta yaşayan yerliler altın tozu çıkarmakta maharetli değillerdi. İspanyollar azalan altın miktarını beğenmedi ve daha fazlasını talep etti lakin bu durum imkansızdı zira altın bu kadar vardı. Bu durum üzerine Kral, ilk Hıristiyan yerleşimi olan İsabella kentine komşu olan 50 mil uzunluğunda bir toprakta tarım yapmalarına izin verilmesini önerdi. Bu şekilde her yıl 3 milyondan fazla kastellano (altın para) değerinde ürün elde edilebilecekti. Lakin İspanyollar istediği altındı. İspanyollar bu mantıklı teklife ilginç bir tepki verdi. Bu tepki İspanyol bir askerin (Columb’un arkadaşı Francisco Roldan) Kral’ın karısına tecavüz etmesiydi. Onuru ayaklar altına alınan Kral savaşa girmek yerine kaçmayı tercih etti. Kendisine bağlı olan bir beyliğe sığındı. Bunu öğrenen İspanyollar kralın peşinden gittiler ve sığındığı beyliğe savaş açtılar. Beylikteki binlerce yerli kılıçtan geçirildi. En sonunda ise kral yakalandı. İspanya’ya gönderilmek üzere Kral gemiye bindirildi. Ancak gemi yolda battı. Böylece içindeki köleler ve Kral ölmüş oldu. Marien Krallığı Columb’un ilk ayak bastığı yer Marien Krallığıydı. Marien Kralı Guacanagari, Amiral’i (Columb) büyük bir misafirperverlik ile karşılamıştı. Bu misafirperverlik konusunda La Casas şöyle diyor: “İspanya’ya gitse kendi Kral’ı ve ailesi bile Amiral’i yerliler kadar cömert ve içten karşılamazdı. Bunu Amiral ile yaptığım konuşmalardan biliyorum.” Ancak aynı Kral, daha sonra İspanyolların kendisine ve halkına yaptığı zulümler sebebi ile dağa sığındı. Krallığından uzak kalmış bir şekilde, saklandığı yerde öldü. Xaragua Krallığı Adadaki en önemli krallık olan Xaragua Krallığı soyluları adanın en iyi yetiştirilmiş insanlarıydı. Adanın en zarif dili bu adada konuşuluyordu. Yönetimi diğer krallıklara göre daha iyi örgütlenmişti. Sebebi ve sonucu tahmin edileceği üzere yaşananların diğerlerinden pek bir farkı yoktu. Bir gün Hıristiyan bir vali, altmış süvari ve üç yüz piyade ile sarayın yakınına geldi. Üç yüz kadar yerliyi yanına çağırdı ve kendilerine herhangi bir zarar vermeyeceğine söz verdi. Onları samandan yapılmış bir eve davet etti. Eve girildikten sonra kapıyı kapatıp, tüm evi ateşe verdi. Evin içindeki soylular diri diri yandı. Kaçmayı başaranlar ise kılıçtan geçirildi. Krallığın Kraliçesine kendini asma ayrıcalığı verildi ve böylece Kraliçe de kendini asarak öldürdü.Vali’nin askerlerinin yaptığı vahşete tanıklığını şöyle anlatıyor Las Casas: “Bu valinin askerleri bir ara yerde oturan çocuklara saldırıp bacaklarını kesmeye başladılar. Birkaç İspanyol ya hakikaten acıdıkları için ya da açgözlülüklerinden köle olarak kullanmak amacıyla bu çocukların bazılarını yakalayıp, atının terekesine attı.” HIGUEY VE MAGUANA KRALLIKLARI Higüey’in yaşlı bir Kraliçesi vardı. İspanyollar kraliçeyi astıkları gibi yerli halkı da katlettiler. Maguana kralı ise bindirildiği geminin batması üzerine öldü. Las Casas bu krallıklar hakkında detaylı bilgi vermezken şunları diyor: “İnsafsız İspanyollar bu saldırganlıklarıyla yerlilere öyle acılar çektirdiler ki bunları ayrıntılı olarak bu kitabın kapsamı içinde anlatamam. Bu adada gördüğüm olayların hepsini anlatmaya ne zamanım yeter ne de kağıdım.” Katledildikleri İçin Mi Yerliler Azaldılar? İspanyolların en baştan beri amacı zengin olmaktı. Bu yüzden çalıştıracak insana ihtiyaçları vardı. İspanyol olarak Amerika’ya gelenler zaten zengin olmaya geliyorlardı, onlar işçi olamazdı. Böyle bir durumda işçiler yerli halk olmak zorundaydı. İspanyollar erkekleri çok ağır bir iş gerektiren madenlere; kadınları ise toprak ekip biçmeye gönderdi. Kadınlar için toprak ekip biçmek çok güçtü. İspanyollar gelmeden önce erkek ve kadın birlikte yapabilirken şimdi sadece kadına kalmıştı. Hem erkekler ve hem de kadınlar için bu kadar ağır olan çalışma koşulları sonrasında yedikleri tek yemek bitki kökleri ve değişik otlardı. Şüphesiz yetersiz besin ve çok çalışma onları zayıf duruma düşürüyordu. Hamile olan kadınlar düşük yapıyor veya ölüyorlardı. Yeni bebeği olanlar yetersiz besinden dolayı sütten kesilmişlerdi. Çocukları olmayanlar da çocuk yapamıyordu zira erkek madende çalışmaya gittiği zaman en erken 8 ay sonra dönebiliyordu. Eşler birbirini 8 ayda bir görüyorlardı. Bu zor koşullar altında kimse de çocuk yapmıyordu. Böylece yerli halk ürüyemedi. Gittikçe sayıları azaldı. İşler kimi zaman gittikçe de ağırlaştı. İnsanlar 50 kiloluk yükleri 100 ile 200 mil kadar taşımak zorunda kaldıkları da oluyordu. Tüm bu şartlar beraberinde ölümü getirdi. Şef Hautey İspanyollar 1511 yılında Küba adasını ele geçirdiler. Diğer adalarda da olduğu gibi bu adada da bir sürü kıyım yaptılar. İnsanları kızarttılar, köpeklerine yedirdiler, kılıçtan geçirdiler… Bu adada Şef Hautey’in ilginç bir hikayesi var. Hautey Küba adasına İspanyollardan dolayı gelmişti. Başka bir adadan Küba adasına kaçmıştı. İspanyolların Küba’ya geldiğini öğrenince uyruklarına şöyle seslendi: “İspanyolların buraya gelmekte olduğuna ilişkin söylentileri sizler de duymuşsunuzdur. Hispaniola’da kimlere neler yaptıklarını, soyluları nasıl katlettiklerini biliyorsunuz. İspanyolların burada bize merhametli davranmalarını umamayız. Dostlarım onları buraya getiren nedir biliyor musunuz? Yerliler şöyle dedi: “Bilmiyoruz ama İspanyolların çok zalim insanlar olduklarından eminiz.” Hautey ise: “Ben size söyleyeyim, buraya gelmelerinin nedenini. Bize o kadar insafsız davranmalarının tek sebebi bundan zevk almaları değildir. Onların çok inandıkları bir tanrıları var. Bizim de o tanrıya inanmamızı istiyorlar. Bizimle savaşmalarının ve bizi öldürmelerinin sebebi bu.” Hautey elindeki değerli taşlar ve altınla dolu olan sepeti havaya kaldırıp şöyle dedi: “İşte onların tanrıları, Hıristiyanların tanrısı bu işte! Eğer kabul ederseniz şimdi bu Tanrı için dans edelim. Belki de Hıristiyanların Tanrısı hoşnut kalır da İspanyollar bize zarar vermezler.” Yerliler yorulup düşünceye kadar dans ettiler. Sonra Hautey şöyle seslendi: “Şimdi bakın, bu sepet yanımızda kalırsa, onu ele geçirmek için hepimizi öldürecekler. Bundan dolayı sepeti ırmağa atalım.” Sepeti de attılar atmasına lakin ne kadar kaçsa da Hautey yakalandı. İspanyollar Hautey’i bir kazığa bağladılar, diri diri yakacaklardı. Yakmadan önce bir keşiş Hıristiyan inancından ve Tanrı’dan bahsettikten sonra eğer Hıristiyanlığı kabul ederse cennete gidebileceğini söyledi. Bunun üzerine Hautey, İspanyolların cennete gidip gitmediğini sordu.

Bunun üzerine keşiş şöyle bir cevap verdi: “Evet, cennetin kapıları iyi İspanyollara açıktır.” Hautey ise şöyle bir cevap verdi: “O zaman ben cehenneme gideyim çünkü cennette İspanyollarla karşılaşmak istemiyorum.” Sonrasında ise diri diri yakıldı Şef Hautey.

Yerlilerin İntiharı     Sadece Küba’da değil. Hispaniola’da da yerliler intihar ediyordu. İspanyolların eline düşmek istemeyen yerliler kendilerini asıyor veya zehirliyorlardı. Özellikle Hispaniola’daki Arawaklar zehir içerek toplu bir şekilde intihar ediyorlardı. Küba’da ise birçok kişi kendisini eşi ve çocukları ile birlikte astı. Böylece halkın azımsanamayacak bir kısmı da aileleri ile birlikte intihar etti. Anne babaları madene gönderilen çocuklar açlıktan hayatlarını kaybetti. Ruhsuz Yerliler Bazıları için yerlilerin katli önemli değildi. Onlar sadece bir bedendi. Ruhları yoktu. Yapılan kıyımı savunanlar yerlilerin ruhlarının olmadığını iddia ediyorlardı. Bunun üzerine de Las Casas şöyle demişti: “Aksi halde susarak ben de bu suça iştirak etmiş olacağım. Bu adamlar, sayısız insanı ve ruhlarını kaybetmemize neden oldular.” “Sefil” Bir Vali 1514 yılında Yeni Dünya’nın anakara kısmına sefil bir vali geldi. Bu vali (Pedro Arias davilla) yaptıkları ile kendinden önce yapılmış işkenceleri bile küçük gösterecek deliliklere ve vahşetlere imza attı. Her şeyden önce hükmettiği komutanlara altın yataklarının yerini öğrenebilmek için yapılacak her türlü işkenceye izin verdi. Çok fazla sayıda İspanyol ile birlikte anakaraya gelen vali, altın yataklarının yerini öğrenebilmek için yerlileri konuşturacak yeni işkence yöntemleri icat etti. Ayrıca verdiği emir ile 40.000 yerliyi tek seferde öldürdü. Kimisi diri diri yanarak, kimisi köpekler tarafından parçalanarak, kimisi kılıçtan geçirilerek öldürüldü. Birçok köyü insanlar uyurken yaktı. Bir gün bir şef bu zorbaya 9 bin kastellano değerinde atlın armağan etti. Bu miktarı beğenmeyen vali, bir kazığa bu şefi bağlayıp bacaklarını gerdirdi ve altına bir ateş yaktırdı. Yerliden daha fazla altın istedi. İşkenceye dayanamayan yerli talebi kabul edip 3 bin kastellano daha getirdi. Vali bunu da beğenmeyince tekrar şefi kazığa bağlayıp, bacaklarını gerdirdi. Tekrar altın istedi fakat yerlinin artık verecek altını kalmamıştı. Bu yerlinin sonu da kısık ateşte ilikleri eriyip ayak tabanlarından akacak duruma gelinceye kadar işkence edilip, ölmek oldu. İspanyollar Başka Nerede Katliam Yaptılar? San Juan, Jamaika, Nikaragua, Guatemala, Meksika, Santa Marta, Perla sahili, Paria Trinidad Adası, Venezüella ve daha saymadığımız genel tasvir olarak Karayip Denizi ve Güney Amerika’da korkunç katliamlar yaşandı. İspanyollar Güney’deyken İngilizler ise Kuzey’deydi. Peki İngilizlerde durum nasıldı? Onlar da İspanyollar gibi sayısız insan mı öldürüyordu? Kuzey Amerika’da İngilizler Amerika kıtasının kuzeyine gelmiş olan İngilizlerin durumu İspanyollar gibi değildi. Güneyin yerli halkına göre Kızılderililer daha farklıydı. Güneydekilerin bürokrasisi vardı. Kralları ve soyluları vardı. Güneyde sınıf farkını kullanarak İspanyollar halka boyun eğdirtmişti. Fakat İngilizlerin işi bu noktada kolay değildi. Kızılderililer kabile halinde yaşıyorlardı. Savaşçı ve özgür insanlardı. Kızılderililer belki cömert oldukları belki de “mantıklı” oldukları için ilk başta İngilizleri konuksever davrandılar. 1585’te Virgina’ya ilk yerleşme kurulmadan önce, Richard Grenville 7 gemi ile birlikte o yöreye çıktı. 1607 yılına yani ilk kalıcı İngiliz yerleşkesi Jamestown’ı oluşturana kadar orada kaldılar. Kızılderililer ilk başta konuksever davransalar da bir gün İngilizlerin gümüş bir fincanın çalınması üzere İngilizler yaptırım olarak tüm bir köyü yaktılar. Jamestown, Şef Powhatan yönetimindeki araziye kurulmuştu. Powhatan yerleşen İngilizlere herhangi bir saldırıda bulunmadı. 1607 yılına gelindiğinde Powhatan, Jamestown’daki liderlerden John Smith ile konuştu. Powhatan beyaz adamlar arazilerine girerken ki hissiyatını şöyle anlattı: “Savaş ve barış arasındaki farkı ülkedeki herhangi birisinden daha iyi bilirim. Neden sevgi ile alabileceğimiz bir şeyi zora başvurarak alacaksınız? Size yiyecek sağlayan bizleri neden yok edeceksiniz? Savaşarak ne elde edebilirsiniz? Neden bizi kıskanıyorsunuz? Bizim silahımız yok ve eğer bize dostça yaklaşırsanız size istediklerinizi vermeye hazırız; çünkü bizler et yiyerek, rahat uyuyarak, karılarımızla ve çocuklarımızla sakin bir yaşam sürerken de İngilizlerle gülüp neşelenmenin, onlarla bakır kap kaçak ve baltalarımızı değiş tokuş etmenin; onlardan kaçarak soğuk ormanda gecelemekten, meşe palamudu, kçkler ve bebzeri şeylerle beslenmekten ve yedikten sonra rahatça uyuyamayacak şekilde avlanmaktan daha iyi bir yol olduğunu anlamayacak kadar basit insanlar değiliz. Bu savaşlarda adamlarım uykusuz kalıp, nöbet tutmak zorunda kalıyorlar ve bir dal kırılsa bile, hepsi bir ağızdan “Kaptan Smith geliyor!” diye bağırıyorlar. Böyle bir yaşama son vermek zorundayım. Bizim sizi kıskanmamıza yol açan silahlarınızı, kılıçlarınızı alın buradan gidin, aksi halde sizler de hepiniz aynı şekilde öleceksiniz.” Powhatan açıkça daha savaş olmadan beyaz bayrak çekmiş ve asimile olmayı kabul etmişti. Onların daha güçlü olduğunu biliyor ve bu yüzden savaştan uzak durmak istiyordu. Onların üstünlüğünü kabul etmiş. Savaş çıkarmadıkları takdirde savaşmayacaklarını, birlikte dost bir hayat sürebileceklerini söylemiş fakat İngilizlerin bunu kabul etmemeleri takdirinde onları ölümle tehdit etmişti. İngilizlerin de geliş amacı İspanyollardan farklı değildi. Kaynak için gelmişlerdi. İngilizler hiçbir zaman öldürmeseler bile büyüyeceklerdi. Büyüdükçe zenginleşecekler zenginleştikçe daha fazla işçiye ihtiyacı olacaktı. Kızılderilileri köle olarak kullanmak istiyorlardı. Bu yüzden onlara boyun eğdirtmeliydiler. 1609-1610 yılları arasında “açlık dönemi” diye bahsedilen kıtlıkta, İngilizler o kadar ihtiyaç halindeydiler ki mezarları açıp henüz bozulmayan etleri yemeye çalıştılar. İnsanlar birbirlerini yemek için seni öldürürüm diyerek birbirlerini tehdit ettiler. Kimi İngilizler ise doyabilmek için Powhatan’ın kabilesine sığındı. Açlık dönemi bitince, İngiliz Vali Powhatan’dan kabilesine sığınan İngiliz askerlerini iade etmesini istedi. Powhatan ise şöyle bir cevap verdi: “Gurulu ve kibirli olmadıkça hiç kimse böyle bir isteğe karşılık vermez.” Bu cevabın üzerine İngilizler, bir Kızılderili köyüne saldırarak 15 Kızılderiliyi öldürdü, evleri yaktı, tarlaları talan etti, kabilenin prensesini ve çocuklarını kaçırıp sandala bindirdiler. Kaçırdıkları çocukları suya atıp beyinlerine ateş ettiler. En sonunda ise prensesi kılıçtan geçirdiler. 20 yıl kadar sonra Kızılderililer, İngilizlerin sayısının giderek artmasından korktular ve bölgedeki İngilizlerin hepsini bir anda katletmeye çalıştılar. Büyük bir saldırı ile, 347 erkek, kadın ve çocuğu öldürdüler. Bu olay ardından geri dönülemez bir savaş başladı. Bu saldırı ardından anlaşıldı ki İngilizler ne Kızılderililer ile birlikte yaşayabilirdi ne de onları köleleştirebilirdi. Tek çözüm Kızılderilileri yok etmekti. Kızılderililer ormanı iyi biliyorlardı. Haliyle araziye İngilizlere nazaran çok daha iyi hakimdiler. İngilizler, Kızılderililerin izlerini süremiyorlardı. Durum böyle olunca İngilizler “barış” maskesi takma kararını aldılar. Amaçları Kızılderililere tarım için izin vermekti. Tarım arazilerinde yaşamalarına izin verip, hasat zamanı geldiği zaman da Kızılderilileri öldürüp, tahıllarını yakmaktı. İngilizler bu şekilde yılda 3 4 katliam yaptılar. İngilizler “Yeni İngiltere” adını verdikleri topraklara gelirken bu toprakların boş olmadıklarını biliyorlardı. Kendilerine göre burada yaşayanlara bir fırsat tanımışlardı lakin yerliler bunu elinin tersiyle itmişti. Ne birlikte yaşayabiliyorlar ne de köle olarak kullanabiliyorlardı. Bu Massachusetts Valisi’nin yasa çıkarmasına ortam hazırladı. Yasaya göre bu topraklar “boş topraklar” olarak adlandırılıyordu. Üstelik bu yasayı ve yapacaklarını İncil ile destekliyorlardı: “Benden isteyin ki size vereyim, putperestlerin mirası, dünyanın en büyük payı sizin olsun.” Toprakları ele geçirmek içinse şu ayeti gösteriyorlardı: “Her kim bu güce karşı gelirse, Tanrı’nın takdirine karşı gelmiş olur; karşı gelenler lanetleneceklerdir.” İngilizlerin bir bölümü şu an Rhode Island olarak bilinen bölgede yaşayan Pequet kabilesiyle zoraki bir barış dönemi yaşıyordu. Aslında istedikleri toprakları ele geçirmekti. Kızılderilileri sık sık kaçıran beyaz bir tüccarın öldürülmesini bahane edip Kızılderililere savaş açtılar. İngilizler adaya çıkarak bir kısım Kızılderiliyi öldürdü, yaşayanlar ise ormanlara kaçtı. Bunun üzerine İngilizler adayı dolaşıp köyleri ve tarım arazilerini yaktılar ardından diğer Pequetlerin yaşadığı sahil kıyılarına saldırdılar. “Geldiğimizi gören Kızılderililer kalabalıklar halinde koşarak bizi neşeyle karşıladılar halbuki niyetimizin onları öldürmek olduğunu bilmiyorlardı.” İngilizlerin niyeti anlaşılınca aralarında savaş çıktı. İki tarafta büyük katliamlarda bulundular. İngilizler bu savaşta Meksika’da Cortes’in kullandığı taktiği kullandılar. Düşmanı yıldırmak amacıyla ilk başta savaşçı olmayanları öldürdüler. İngilizlerin bunu yapmasının sebebi komutanın birliğine aşırı yüklenmek istememesi ve güvenmemesiydi. Komutana göre savaşta amaç düşmanın iradesini kırmak olduğu için böyle bir katliam yapmak daha kısa yoldan sonuca götürebilirdi. Böylece İngilizler köyleri ateşe verdiler. Yanmaktan kurtulan yerlileri ise kılıçtan geçirdiler. Wiiliam Bradford bu saldırıyı şöyle anlatıyordu: “Yangından kaçabilenler kılıçtan geçirildiler; bazılarını parça parça biçtiler, kaçmaya çalışanların önü meçlerle kesildi, çabucak öldüler; pek azı kaçıp kurtulabildi. Bu saldırıda yaklaşık 400 yerliyi yok ettiler. Bir yandan insanların ateşte kızardığını, diper yandan da kanın dere okul aktığını görmek korkunçtu, etrafa yayılan koku dehşet vericiydi; fakat zafer için bu fedakarlıklara katlanmak tatlıydı; bu harika zaferi kendilerine bahşeden Tanrı’ya hemen oracıkta dua ettiler. Böyle kibirli, böyle şerefsiz bir düşmanı bu şekilde ellerine düşürüp kendilerine böyle çabuk bir zafer veren Tanrı’ya şükrettiler.”  Savaşlar sürmeye devam etti. Kimi zaman İngilizler, Kızılderilileri alkol ve iftiralar ile birbirine düşürdüler. Tüm bu savaşlar devam ederken Kızılderililerin çıkardığı 3 ders vardı: 1) Çıkarlarına ters düşen durumlarda İngilizler bütün yeminlerini bozabiliyorlardı. 2) İngilizlerin savaşında hiçbir ahlaki ilke ya da merhamet yoktu. 3) Yerlilerin yaptığı silahların, İngilizlerin imal ettiği silahlara karşı hiçbir etkisi yoktu.

Kızılderililerden çalınıp gemilerle İspanya’ya götürülen bütün o gümüş ve altın İspanyol halkını zenginleştirmedi. Yalnızca bir süre, var olan güç dengesi içinde kralların kendilerini bir şey sanıp açtıkları yeni savaşlar kiralık asker tutmalarına yaradı. Sonunda açtıkları savaşlar da kaybedildi. Geriye ölümcül bir enflasyon, aç bir nüfus, paralarına para katmış zengin sınıf ve fakirlikleri daha da artmış fakir bir sınıf kaldı.”

Yazarlar hakkında… Howard Zinn’i anahtar kelimeler ile anlatacak olursak onun için “eylemci”, “tarihçi”, “eski hava kuvvetleri askeri”, “yazar”, “oyun yazarı” diyebiliriz. Ailesi Yahudi göçmeni olan Howard Zinn, anılarında yaşadığı göçebeliğe sık sık yer vermiştir. Babası Büyük Buhran döneminde işçi olarak çalışan Howard Zinn, babasının işinden dolayı çokça yer değiştirmek zorunda kalmıştır. Gençliğinde komünistlerle çokça tartışan yazar, kendisine birçok yürüyüşte de pay biçmiştir. Howard Zinn: “Üniversite profesörü olmadan önce bir tersane işçisiydim. Yazar olmadan önce bir depo işçisiydim. Ama ne yaparsam yapayım, her zaman sendika üyesiydim. Sendikaya giremediğim tek zaman, Hava Kuvvetleri’nde bir bombardımana gittiğim zamandı.” Buradan anlaşılacağı üzere yazar, 2. Dünya Savaşı’na bombardıman uçağında katılmıştır. Bombalanırken hiç sorgulamadığını söyleyen yazar, madalyalarını aldıktan sonra sorguladığını ifade etmiştir. Ayrıca yazar, askeriyede yaşanan ırk ve mezhep ayrımlarından bir hayli rahatsız olduğunu otobiyografisinde belirtmiştir. Savaştan sonra “barışçıl” bir kimliğe bürünmüştür. Gerek sendikada gerek de Boston Üniversite’sinde savaş karşıtı organizasyonlar düzenlemiştir.Tarihçi, papaz, uluslararası hukuk ve insan hakları normlarının ilk savunucularından ve köleliğe ilk karşı çıkan Avrupalı Batrome de Las Casas, 1474 yılında Sevilya’da doğdu. Babası tacirdi ve Cristopher Columb’un ikinci olculuğuna katılmıştı. Salamanca Üniversite’sinde hukuk eğitimi aldı. Columb’un birinci yolculuğunun özetini ve hayatını kaleme aldı. 1502 yılında asker olarak Hispaniola’ya gitti ve kendisine encomienda verildi. Encomianda o dönemde İspanyolların toprak “atama” sistemiydi. Alınan topraklar, üstündeki yerliler(köleler) ile birlikte askerlere dağıtılıyordu. 1506’da Roma’ya giden Casas, papaz yardımcılığına atandı. 1512 yılında ise Yeni Dünya’ya atanan ilk papaz oldu. Küba adasının katliamlarla fethedilişine tanıklık etti. Şef Hautey’in diri diri yakılışına engel olamadı.1515’te İspanya’ya dönerek yapılan zulümleri anlattı. 1516 yılında ise yerlilere yapılan zulümleri soruşturacak bir komisyon üyesi olarak Amerika’ya döndü. 1520 yılında İspanya Kralı V. Carlos’un huzurunda yerlilere yapılan zulmü eleştirdi. Uzun tartışmalardan sonra Kral ancak yerliler ile barış içinde yaşanması gerektiğini kabul etti. Kral, köleciliği yasaklayan bir yasa çıkardı ve Casas’ın “özgür yerli kentleri” kurulması fikrini destekledi. Bu proje ileride encomienda sahiplerinin hoşuna gitmediği için başarısızlığa uğradı. Katliamlar devam etti. Casas kendini bir manastıra kapadı. Bu sırada başka bir papaz, yerlilerin çektiklerinin geçmişte işledikleri günahlara sebep gösterdi. Bunun üzerine köleliği yasaklayan yasa yürürlükten kalktı. “Özgür yerli kentleri” fikri ile ütopik sosyalist Thomes More’u etkilemiş olması olasıdır. Çünkü Casas, Erasmus ile, Erasmus’un ise More ile ilişkileri vardı.

Site Yaptırmak mı İstiyorsunuz

Kurumsal ve e- ticaret siteleri için doğru yerdesiniz

Bilgisayar Ekranları

Mesai Saatlerimiz

Hafta İçi 09-17 Arası

Yerimiz

Akyol mahallesi, Atatürk Bulvarı No: 111/B Şahinbey - Gaziantep

bilgi@mirkitap.com

5539207655

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter