Akıl Sultandır

Akıllı olmanın gereği ve şartı aklın hükümlerine teslimiyet ve akla aykırı hususları asla kabul etmemektir. Sırf gönülleri veya kalpleri bir şeyi doğru kabul ediyor diye akla aykırı hususları tasdik edenler gönlü akla sultan yapanlardır ki esasen gönlün konamayacağı hiçbir şey olamayacağından bu kimselerin inanç meselelerinde iddia sahibi olma hakları olamaz.






Hikâye bu ya... Yaşlı bir zengin varmış. Kalbi katı mı katı. Kimseyi sevemez, kimseye iyilik yapamazmış. Günlerden bir gün genç bir kıza sevdalanmış. Genç kızda kendisine. Evlenmişler. Yaşlı zengin aşırı derecede kıskançmış ama genç kızda bu duruma razı imiş. Sonra. Genç kız hamile kalmış ve bir erkek çocuk doğurmuş. Yaşlı adam genç kızın oğlu ile ilgilenmesine bile tahammül edememiş ve oğlunu bir bakıcıya verme kararı almış. Genç kız, kabul etmemiş bu kadarını. Oğlunu aldığı gibi soğuk bir kış günü villadan kaçmaya çalışmış.. Genç kız villanın tam çıkışında iken kocasına yakalanmış. Kocası; "kaçma, gitme" derken kız dinlememiş ve villadan adımını dışarı atmış. Tam o sırada yaşlı adamın düşmanları villayı kurşun yağmuruna tutmuş. Genç kız yeniden villaya kaçmak zorunda kalmış. Eve geri dönmüş dönmesine de bu sefer de oğlu hastalanmış. Zatürre olmuş çocuk. Doktorlar vs getirdiler ise de oğlan kurtulamamış. Yaşlı adam, dayanamamış ağlamaya başlamış ve kalbi yumuşayıp AKLI başına gelmiş. Artık iyiliksever birisi olmuş."




Duygu ve akıl… Batılı hikayelerde akıl genellikle hikayede olduğu gibi “duygu/duygusallık” terimlerinin yerine kullanıl-mıştır. Ve duygu da mantık ve aklın kaidelerinden her daim üstün tutulmuştur. Kişinin iyi insan olarak kabul edilmesi kalpteki duygulara bağlanmıştır. İnanç meseleleri dahi duygular çerçevesinde alınarak “sen yeter ki iste, iradeni inanman gereken şeye doğru yönelt” mottosu kullanılarak aslında olmaması muhtemel şeylere bile inanç meşru olarak kabul edilmiş ve inancın aklen sorgulanması imkan dairesinden çıkartılmıştır. Mantık kaideleri deneysel bilimin emrine verilmiş ve siyasi olarak kanun koyma hakkı meclislerin olmuş din ve inanç meseleleri ise nerede durduğu belli olmayan vicdana havale edilmiştir.

Aslında inanç meselelerinde insanların geneli kendinden önceki nesli takip eder ve kalplerine gelen ilhamlardan beslendiklerini söyler. Hatta Hıristiyan Dininin etkisi ile inanç meseleleri en baştan akla aykırı olarak kabul edilmiş ve aklı reddetmeden inanmanın mutlu olamayacağı iddia edilmiştir. Oysa aklı reddederek, görmezden gelerek, aklın kaidelerini görmezden gelerek ulaştığınız herhangi bir inancın veya doğrunun en baştan itibaren akıl dışı (saçma) olacağını söylemek zorundayım.




İnsanların muhtelif din ve görüşlere ayrıldığı bir dünyadayız. Burada herkes kendisini hak, başkalarının inançlarını ise batıl olarak değerlendirmektedir. Veya kendisini hak ve batıl kategorisine almayan şüpheciler bulunmaktadır ki bunları en baştan hak veya batıl kıstası içerisine almaya gerek yok. Filozof Aristo bu son sınıf için; “Şüphecinin (veya izafiyetçinin) ruhu, hiçbir şeyde karar kılmaz ve söylediğine bir anda hem inanır hem inanmazsa böyle bir insanı hayvan ve bitkiden nasıl ayırt edebiliriz” tespitinde bulunmuştur. Şüphecileri ve izafiyetçileri günümüzün moda tabiriyle post-modern kimseleri yok sayarsak insanlar neden inanç meselelerinde değişik fırkalara ayrılmışlardır sorusunu sormamız şart. Bu sorunun cevabı aslında çok açık. Akıldan uzaklaşmak, aklı reddetmek. Zira gerçekten de aklın yolu birdir. İnsanlar arasında son sözü söyleme hakkı sadece akli delile sahip olanlarda olmak zorundadır. Çünkü aslında “bilgi”, aksinin cehalet olduğu bir durumu ifade eder ki bilginin bilgi olarak kabul edilebilmesi için mevcut bilginin aksinin mümkün olmaması, bir yerde bir kalıba girmesi şart. Ne bilimsel gelişmeler ne duygusal kabuller aksi iddia edilemeyek, asla değişemeyecek bir yapıda olamayacağından kaideleri mutlak ve muhkem olan aklın kaideleri inanç meselelerinde son sözü söyleme hakkına sahiptir. Tutarlı akli delile sahip olmayanlar sadece yaldızlı sözler söyleyebilirler. Kaldı ki her akıllı insan bilir ki akla aykırı bir hususu kabul eden kimseler aptaldır veya kendilerine aptallık bulaşan kimselerdir.

Çünkü..



Aklın kaideleri ne yerde, ne gökte, ne geçmişte, ne gelecekte asla değişmez ve asla ama asla yanlışlanamaz. Mesela aklın mutlak kaidelerinden olan “bir şey aynı anda hem var hem yok olamaz” kaidesi asla yanlışlanamaz. Bir şeyin aynı anda hem var hem yok olması imkansız varlık kategorisine girer ki imkansız varlığı kimse ama kimse meydana getiremez. Yine küçükten büyük çıkmaz kaidesi aklın yanlışlanamaz hükümlerindendir. Bir şey hem başlangıcı olup hem de yaratıcı olamaz. Tüm bu kaideler aklın muhkem, asla değişmez ve yanlışlanamaz kaidelerindendir. Her ne kadar Hegel, “bir şey aynı anda hem var hem yok olur” diyerek imkansız varlığı inkar etmiş ise de bu onun akıllı olmadığından, ahmaklığı şeref zannetmesinden kaynaklanmaktadır. Zira imkansız varlığın inkar edilmesiyle artık mümkün, zorunlu varlık statüsü de kalmaz her türlü delilik meşru olur. Solcuların kendilerini derin düşünceli zannetmesinin nedeni imkansız hapishanesine gönüllü köle olmalarından kaynaklanır. Aklın kaideleri reddedilirse artık her türlü delilik mümkündür.

Sözün tam da bu noktasında “inançlarımızı ne duygular, ne akıl, ne de bilim belirler. İnançlarımızın kaynağı nakillerdir” şeklinde bir itiraz yapılabilir. Halbuki akıl olmadan nakilleri anlamak mümkün olmadığı gibi nakiller dahi esasen akıldan sonra muhatap olduğumuz delillerdendir. Kaldı ki akla aykırı olan nakil (haber) ya yanlıştır veya aklın tayini dışında bir meseledir. (Ki aklın tayini dışında olsa bile akla aykırı olmaması şarttır) Bu sebeple aklen yanlış olan gerçekten yanlıştır, muhaldir. Aklınızla doğruyu bulup sonra genel geçer doğruların içerisinde akla aykırı şeyler bulunması halinde hala inanmanızı bekleyenler var ise bu durum en hafif deyimle saçmalıktır.




Akıllı olmanın gereği ve şartı aklın hükümlerine teslimiyet ve akla aykırı hususları asla kabul etmemektir. Sırf gönülleri veya kalpleri bir şeyi doğru kabul ediyor diye akla aykırı hususları tasdik edenler gönlü akla sultan yapanlardır ki esasen gönlün konamayacağı hiçbir şey olamayacağından bu kimselerin inanç meselelerinde iddia sahibi olma hakları olamaz.

Akıl sultandır… Kalbinde sultanıdır. Kalbin sultanı olmalıdır. Duygusal bir takım sözlerle; “akıl hapishanesinden çıkın kalbinizin sözünü dinleyin” tepkileri veya “kocakarı imanı” güzellemeleri, aklı dinlememeyi şeref sayan selefi sapkınlığı, aklı görmezden gelen mistisizmi akılsızlığa çağrı anlamına geldiğini söylemek zorundayım. Esasen aklı bir kenara bırakıp salt gönlünüzün istediği şeye yöneldiğiniz an inanamayacağınız herhangi bir saçmalık yoktur.