top of page

Akıl Sultandır

Güncelleme tarihi: 4 gün önce




Hikâye bu ya... Yaşlı bir zengin varmış. Kalbi katı mı katı. Kimseyi sevemez, kimseye iyilik yapamazmış. Günlerden bir gün genç bir kıza sevdalanmış. Genç kızda kendisine. Evlenmişler. Yaşlı zengin aşırı derecede kıskançmış ama genç kızda bu duruma razı imiş. Sonra. Genç kız hamile kalmış ve bir erkek çocuk doğurmuş. Yaşlı adam genç kızın oğlu ile ilgilenmesine bile tahammül edememiş ve oğlunu bir bakıcıya verme kararı almış. Genç kız, kabul etmemiş bu kadarını. Oğlunu aldığı gibi soğuk bir kış günü villadan kaçmaya çalışmış.. Genç kız villanın tam çıkışında iken kocasına yakalanmış. Kocası; "kaçma, gitme" derken kız dinlememiş ve villadan adımını dışarı atmış. Tam o sırada yaşlı adamın düşmanları villayı kurşun yağmuruna tutmuş. Genç kız yeniden villaya kaçmak zorunda kalmış. Eve geri dönmüş dönmesine de bu sefer de oğlu hastalanmış. Zatürre olmuş çocuk. Doktorlar vs getirdiler ise de oğlan kurtulamamış. Yaşlı adam, dayanamamış ağlamaya başlamış ve kalbi yumuşayıp AKLI başına gelmiş. Artık iyiliksever birisi olmuş."



Batılı hikayelerde akıl, yukarıdaki hikayede olduğu gibi "duygu/duygusallık" kelimelerinin yerine kullanılır. Akıl kelimesi mantık kaidelerinden soyutlanarak duygu haline getirilir ve makamsal olarak akli kaidelerden daima üstün tutulmuştur. Kişilerin "iyi insan" olarak kabul edilmesi kalpteki (merhamet gibi) duygulara bağlanmıştır. Bu çerçevede inanç meseleleri dahi duygu parantezine alınır ve "sen yeter ki iste, iradeni inanman gereken şeye yönelt, göreceksin inanacaksın" mottosuyla saçma olan şeylere bile inanç meşru olarak kabul edilmiş ve inancın aklen sorgulanmasının önü kapatılmıştır. Teoride mantığı üstün tuttuğunu söyleyen Batılı yazarların birçoğu akli kaideleri deneysel bilimin emrine vermiştir. Akıl adeta duyusal bilimin içerisine sıkıştırılmıştır. Siyasi olarak da kanun koyma hakkı meclislere verilmiş din meselesi nerede durduğu belli olmayan vicdana havale edilmiştir.


Gerçekten de inanç ve din meselelerinde insanların geneli ya kendinden önceki nesilleri takip eder veya kalplerine gelen ilhamlardan beslendiklerini söyler. Hatta Hristiyan Dininin yaygın etkisiyle inanç meseleleri daha ilk adımda akla aykırı olarak kabul edilmiş ve aklı reddetmeden inanmanın mümkün olmadığı iddia edilerek kalp-akıl ayrımı ilke olarak kabul edilmiştir. Oysa aklı reddederek, onu görmezden gelerek ulaştığınız herhangi bir inanç veya doğrunun en baştan itibaren akıl dışı yani saçma olacağını zımnen kabul etmiş oluruz.


İnsanların değişik din ve ideolojilere ayrıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Burada genel olarak herkes kendisini hak, başkalarının inançlarını da batıl veya yanlış olarak değerlendirmektedirler. Bunun dışında kendisini hak veya batıl parantezine alan şüpheci insanlar bulunmaktadır ki bu kimseleri hak veya batıl kıstasında değerlendirmeye bile lüzum yok. Onlar bu arenada ciddiye alınamaz. Şüpheciler hakkında Filozof Aristo şunu söyler: “Şüphecinin (veya izafiyetçinin) ruhu, hiçbir şeyde karar kılmaz ve söylediğine bir anda hem inanır hem inanmazsa böyle bir insanı hayvan ve bitkiden nasıl ayırt edebiliriz.”



Şüphecileri, izafiyetçileri veya günümüzün moda ifadesiyle post-modern kimseleri yok sayarsak şu soruyu sormalıyız: "İnsanlar, inanç veya din meselelerinde neden değişik gruplara ayrılmışlardır?" Aslında bu sorunun cevabı çok açık: Akıldan uzaklaşmak ve aklı reddetmek. Çünkü aklın yolu birdir. İnsanlar arasında aklın kuralları kesin olduğundan son sözü söyleme hakkı sadece akli delile sahip olanlarda olmalıdır. Çünkü...


Bilgi, aksinin cehalet olduğu bir durum olarak ifade edildiğinden bir bilginin, "bilgi" olarak kabul edilebilmesi için aksini mümkün olmaması şart. Ne duyusal kabuller hatta ne de bilimsel gelişmeler aksi iddia edilemeyecek, asla değişmeyecek bir yapıda olamayacağından bunlar ile asla kesin bilgiye ulaşamayız. Sadece akli kaideler, kesinlik ifade ederler ve bu yüzden inanç meselelerinde sadece aklın son sözü söyleme hakkı olabilir. Tutarlı akli delile sahip olmayanlar sadece yaldızlı sözler söyleyebilirler. Yaldızlı sözlere rağmen her aklı başında insan bilir ki akla aykırı bir hususu kabul eden kimseler ya aptaldır veya kendisine aptallık bulaşan bir kimsedir. Zira...


Aklın kaideleri ne gökte, ne yerde, ne geçmişte ve ne de gelecekte asla değişmez... Asla ama asla yanlışlanamaz. Aklın muhkem kaideleriyle akli muhal arasında siyah ve beyaz zıtlığından çok daha fazla bir ayrım vardır. Mesela aklın kesin kaidelerinden olan "bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz" kaidesi kesinlikle yanlışlanamaz. "Bir şeyin aynı anda hem var hem de yok olması" akli imkansız varlık kategorisine girer ki böyle bir varlığı kimse ama kimse meydana getiremez. Örneklere devam edelim: "Küçükten büyük çıkmaz" akli imkansızdır ve yine hiç kimse küçükten büyük çıkaramaz. "Bir şey hem başlangıcı olup hem de yaratıcı olamaz" hükmü de akli kesinlik içerisindedir ki bu durumda Hz. İsa (as)'ın ilahlığı hususu aklen düşer. Tüm bu hükümler, aklın muhkem, asla değişmez ve yine asla yanlışlanamaz kaidelerindendir.


Her ne kadar Hegel gibi filozofların; "bir şey aynı anda hem var hem de yok olabilir" dediği öne sürülmüş ve bu iddia ile "imkansız varlık" kategorisi inkar edilmiş ise de bu iddia ancak akılsız bir kimseden ve ahmaklığı şeref zanneden birisinden çıkabilir. Çünkü imkansız varlığın reddedilmesiyle artık mümkün ve zorunlu varlık kategorileri de anlamını yitirir ve her türlü delilik meşru hale gelir. Solcuların kendilerini akıllı veya derin düşünceli zannetmelerinin en önemli sebebi de aklın kaidelerini reddedip deliliğin anaforunda veya imkansız hapishanesine gönüllü köle olma arzularından kaynaklanır. Aklın kaideleri reddedilirse artık her türlü delilik mümkündür.


Her ne kadar Hegel, “bir şey aynı anda hem var hem yok olur” diyerek imkansız varlığı inkar etmiş ise de bu onun akıllı olmadığından, ahmaklığı şeref zannetmesinden kaynaklanmaktadır. Zira imkansız varlığın inkar edilmesiyle artık mümkün, zorunlu varlık statüsü de kalmaz her türlü delilik meşru olur. Solcuların kendilerini derin düşünceli zannetmesinin nedeni imkansız hapishanesine gönüllü köle olmalarından kaynaklanır. Aklın kaideleri reddedilirse artık her türlü delilik mümkündür.


Sözün tam da bu noktasında “inançlarımızı ne duygular, ne akıl, ne de bilim belirler. İnançlarımızın kaynağı nakillerdir” şeklinde bir itiraz yapılabilir. Halbuki akıl olmadan nakilleri anlamak mümkün olmadığı gibi nakiller dahi esasen akıldan sonra muhatap olduğumuz delillerdendir. Kaldı ki akla aykırı olan nakil (haber) ya yanlıştır veya aklın tayini dışında bir meseledir. (Ki aklın tayini dışında olsa bile akla aykırı olmaması şarttır) Bu sebeple aklen yanlış olan gerçekten yanlıştır, muhaldir. Aklınızla doğruyu bulup sonra genel geçer doğruların içerisinde akla aykırı şeyler bulunması halinde hala inanmanızı bekleyenler var ise bu durum en hafif deyimle saçmalıktır.


Sözün bu noktasında çarpıcı bir örnek verelim. Dünyada İslam adına ortaya çıkmış Selefi akımların birçoğuna göre yaratıcı Allah'ın mekanı göklerdir. Onlar iddialarını çeşitli ayet ve hadislerle doğrulamaya çalışır ve alt altta ayetleri sıralarlar. Halbuki insanlar, ayet ve hadislerden önce akılları ile Allah'a inanırlar. Aklen Allah'a inanmanın en basit ve yalın ifadesi "her şeyin yaratıcısı" olarak inanmaktır. Her şeyden kasıt ise mekan ve zamanın tamamıdır. Bu sebeple her şeyin yaratıcısına inanmak aslında O'nun mekan ve zamandan ayrı ve münezzeh olmasını gerektirir. Ayet ve hadislerdeki ibarelere gelince bu ibareler asla akla aykırı tarzda yorumlanamaz. İşte bu sebeple aslında Selefiler, yaratıcıya inanmamaktadırlar da diyebiliriz. Bu noktada gelen itirazlara karşılık; "Hıristiyanlar, İsa (as)'ın Allah'ın oğlu olduğunu söylüyorlar ve bu konuda İncil'i delil getiriyorlar oysa İsa (as)'in ilah olması aklen imkansızdır" dediğimizde Selefiler; "iyi ama İncil tahrif edilmiştir" cevabını veriyorlar. Oysa İncil'in ilgili ayetlerinin tahrifi kesin olmadığı gibi "ayet tahrif edilmese bile İsa (as)'ın Allah'ın oğlu olduğu iddiası" akla aykırı bir durum arz eder.


Akıllı olmanın gereği ve şartı aklın hükümlerine teslimiyet ve akla aykırı hususları asla kabul etmemektir. Sırf gönülleri veya kalpleri bir şeyi doğru kabul ediyor diye akla aykırı hususları tasdik edenler gönlü akla sultan yapanlardır ki esasen gönlün konamayacağı hiçbir şey olamayacağından bu kimselerin inanç meselelerinde iddia sahibi olma hakları olamaz.


Netice olarak akıl bir sultandır. Kalbinde sultanı akıldır ve akıl olmalıdır. Duygusal bir takım sözlerle; “akıl hapishanesinden çıkın kalbinizin sözünü dinleyin” tepkileri veya “kocakarı imanı” güzellemeleri, aklı dinlememeyi şeref sayan selefi sapkınlığı, aklı görmezden gelen mistisizmi akılsızlığa çağrı anlamına geldiğini söylemek zorundayım. Esasen aklı bir kenara bırakıp salt gönlünüzün istediği şeye yöneldiğiniz an inanamayacağınız herhangi bir saçmalık yoktur.

13 görüntüleme0 yorum