top of page

Akıl, Peygamberlik ve Mustafa Kemal

Mustafa Kemal, Karl Marks ve diğerleri... Onlarda insan, ben de. Neden bu isimlere tabi olayım, niçin hayatım konusunda onları referans noktası seçeyim. Bunun akli nedeni ne olabilir? Görünürde akli hiçbir sebep yoktur ve zaten Mustafa Kemal'in izinde gidenler aklın emri olduğu için değil duygusal bağlarla Mustafa Kemal'in askeri olurlar.


Akıl En Büyük Peygamberdir
Akıl, Peygamberlik ve Mustafa Kemal

Önce bir itiraz nakledelim: "Peygamberler akla uygun bir şey getirdilerse onlara ayrıca iman etmenin mantığı olamaz zira akıl zaten yeterlidir. Yok eğer peygamberler, akla aykırı şeyler getiren insanlarsa aklın onları tasdik etmesi anlamsızdır." İtirazın odak noktası "akıl" üzerinde mutabakat.


İnsanı herhangi bir işinde ve sözünde sorumlu kılanın akıl olduğu malum. Öyleyse önce anlaşalım: Akla aykırı hiçbir şeyi kabul edemeyiz. Aklın muhkem kaideleri asla değişmez ve kesintiye uğramaz. Bu nedenle peygamberler akla aykırı şeyler getirdilerse onları reddetmek aklı başında olan herkesin görevidir. Bu konuda itiraz edenle aynı fikirdeyiz. Meselenin bir diğer noktası şu: Peygamberler, akıllı varlıklar olduğumuzu bildiği halde akla aykırı herhangi bir şeyi bize getirmesi abesle iştigaldir. Akıllı varlıkları akla aykırı şeylere çağırmak bizatihi deliliktir.


Peygamberlerin akla uygun şeylerle geldiği iddiasına gelince... Yukarıdaki itiraza göre bu durumda da peygamberlerin varlık gayesi kalmamaktadır. Zira zaten bizde de akıl vardır. Gerçi akıl; hırslarımız, arzularımız ve dünyevi sıkıntılar sonucu zaman zaman perdelense de aklımız yerinde durmaktadır.


O halde peygamberler ne getirmişlerdir, insanları nelere davet etmişlerdir. Onlar tıpkı akıl gibi BİZDENDİR. Akıllı olduğu için mümkünlere boyun eğemeyecek, eğmemesi gereken bizlerin zorunlu varlığa boyun eğmemizin yollarını gösteren mükemmel kişilerdir, onlar. Onların getirdikleri mükemmeldir, mutlak hakikattir. İnanç esasları, geleceğimizle ilgili bilgiler ve dünyadaki yaşam tarzımızın düzenlenmesi gibi. Kısaca peygamberler "Mutlak Hakikat" ile gelmişlerdir. Lakin burada problemin tamamı çözülmüş olmuyor.


Zira akıllı varlıkların tamamı kendisince "kurgu" bir inanç oluşturabilir ve dünyada nasıl yaşamamız gerektiği hususunda fikir sahibi olabilir ve nihayet gelecekle ilgili tahminlerde bulunabilir. Peygamberlere yapılan "siz de bizim gibi bir insansınız" sözü bu noktada makul gözükmektedir. Burada bir parantez açalım:


Mustafa Kemal, Karl Marks ve diğerleri... Onlarda insan, ben de. Neden bu isimlere tabi olayım, niçin hayatım konusunda onları referans noktası seçeyim. Bunun akli nedeni ne olabilir? Görünürde akli hiçbir sebep yoktur ve zaten Mustafa Kemal'in izinde gidenler aklın emri olduğu için değil duygusal bağlarla Mustafa Kemal'in askeri olurlar.



İnsanların akılla ve bilgiyle mümkünlere egemen olabilmesi bir seraba dönüşerek bizzat kendi varlıklarını zorunlu varlık olarak görmeleri her an mümkün. İnsanın kendi varlığının muhteşemliğine bakarak hakikati kendisinde sınırlaması mümkün olduğu gibi aklını kullanarak zorunlu varlığa ulaşması da mümkün. İşte yolların ayrılış noktasıda burası.



Akıl, zorunlukların zorunlu, imkansızların ise imkansız olduğunu bilen tabi güçtür. Mümkünler alemi içerisinde nerede zorunlu varlık bulacağız da ona tabi olacağız? Bu durumda tek çaremiz kalıyor. Mümkünler içerisinde kendimize zorunlu varlıklar uydurmak zorunda kalırız. Bu zorunlu varlık ise hakikat değil tammen duyusal ve hayali olmak zorunda olacaktır ki bu durum tam anlamıyla aklın çökmesi anlamına gelir. Evet,… Diyelim ki duyularımızla herhangi meselede; "hakikat" budur diyelim. Bulduğumuz hakikatin sağlamasını nasıl yapacağız? Mecburen yine akılla... İşte akıl bu kadar akılsız değil. Bir şeyin doğruluğunun testi/sağlaması kendisiyle yapılması akla aykırıdır. Bir noktadan sonra akıl, bu saçmalığa teslim olmayacak ve "kafasına göre yaşamak" şeklinde tanımlayacağımız hayat formuna geçecektir. Zaten Mustafa Kemal veya diğer ideologlara tabi olan arkadaşların en bariz vasfı; "kafalarına göre takılmaları, mutluluk diye tabir ettikleri işlere yelken açmaları." Hayat donuk olmadığından bir süre sonra kurgular hakikat zannedilecek, ideoloji sahipleri tıpkı heykeller gibi donuklaşacak, yobazlığa kendilerini kaptıracaklardır. Şimdi parantezi kapatarak tekrar peygamberlere dönelim.


Peygamberler, mutlak hakikat iddiasında iseler mutlaka aklımızı aciz bırakacak, kendisine teslim olmak zorunda bırakacak delil getirmek zorundadırlar. Aksi takdirde Hz. Muhammed (sav)'e tabi olmak ile söz gelimi Karl Marks'a tabi olmak arasında hiçbir fark kalmayacaktır. Öyle ya herkes kendisince sevimli olan birisine tabi olduğu için niçin kınansın. Hz. Muhammed (sav) neden haklı, Karl Marks niçin haksız?


Sözün burasında karşımıza "mucize" kavramı çıkar. Mucize kelimesinin kökeni zaten aciz bırakan anlamında. Mucizeler akıl sahiplerini aciz bırakır ve aklın ister istemez teslimiyeti haklı olarak istenir. Bu nedenle peygamberler, kendilerine teslim olunmaması karşılığında ebedi cehennemle tehdit ederler muhataplarını. Mucizelere rağmen teslim olmayan bir akıl, varoluş gayesini, sorumluluk yükünü anlamsız kılar ve ahirette kişi ebedi cehenneme girmeye hak kazanır. Bu meyanda ideoloji sahiplerine ahirette sorulur: "Mustafa Kemal veya Karl Marks aklını ne zaman aciz bırraktı da Kemalist oldun veya Komünizme kapıldın?" Soruların cevabı aklen verilemez. Ancak sadece duygusal olarak Karl Marks'ın çok zeki, Mustafa Kemal'in vatanı kurtardığı gibi ideoloji sahiplerini sorumluluktan kurtarmayacak cevaplar verilecektir.

Comments


bottom of page