Akıl Nedir?

Aklın bağlayıcılığı kesin ise öncelikle bu durum tabi veya bedihi olmalı. Dolaysıla aklın bilgisi tabi ve kesin bilgidir. Ve yine bağlayıcılık kesin ise zorunluluk ve imkansızlık kavramları çerçevesinde anlaşılmalı. Bu sebeple aklı; zorunlukların zorunlu, imkansızların ise imkansız olduğunu bilen tabi güç olarak tarif ediyoruz.





Kelime manası olarak akıl; bağlamak anlamına gelir. Buradaki bağlamak iki türlüdür. Birincisi; kendi kaidelerinin muhkem, asla yanlışlanamaz olması açısından bağlanmak. İkincisi de dışa karşı sorumluluk anlamında bağlanmak ki insanın sorumlu olması, cezai ehliyete sahip olmasının nedeni de akıldır. Gerçekten de akıl, her açıdan bağlayıcıdır ve insanlık alemi aklın bağlayıcı olduğunda ittifak etmişlerdir. Zira insanlar üzerinde egemen olan yasalar ve yasa koyucular sadece ve sadece akli yeterliliği baz almışlardır. Peki ama fonksiyonel olarak akıl nedir ve aklın kesin bağlayıcı olmasının nedeni nedir?




Aklın bağlayıcılığı kesin ise öncelikle bu durum tabi veya bedihi olmalı. Dolaysıla aklın bilgisi tabi ve kesin bilgidir. Ve yine bağlayıcılık kesin ise zorunluluk ve imkansızlık kavramları çerçevesinde anlaşılmalı. Bu sebeple aklı; zorunlukların zorunlu, imkansızların ise imkansız olduğunu bilen tabi güç olarak tarif ediyoruz. Tabi olarak bilir zira her şeyi bilen deli, hiçbir şeyi bilmeyen akıllı olmadığından aklın temel fonksiyonu zorunluluklar ve imkansızları tabi olarak bilmesidir. İşte bu bağlanmanın son noktasıdır zira zorunlulukların zorunluluğu, imkansızın imkansızı tabiri olmaz ve dahası saçma olur. Buradaki zorunluluk ve imkansızlık tabiri gerçekten de zorunlu ve imkansızdır ve aksi hiçbir durumda, hiçbir zaman mümkün değildir. Aklın bilgisi duyusal bilgiler değildir. İki açıdan değildir. Birincisi; Duyusal bilgilerde hayvanlarla ortağız hatta bazı hayvanlar insandan daha iyi duyusal bilgilere sahiptir ki bizi hayvandan ayırt eden esas unsur akıllı olmamızdır. Aklın zorunluklar ve imkansızlıklar bilgisi mükemmel bilgidir ve asla yanlışlanamaz. Esasen bağlama açısından da aklın bilgisi son derece bağlayıcıdır çünkü zorunlukların zorunluluğu, imkansızların imkansızı olmayacağı için aklın bağlayıcı olduğu, aklın sorumluluk gerektirdiği hususu asla tartışılamaz. İkincisi: Duyusal bilgiler her ne kadar varlığı açısından kesin olsa da değişime açıktır. Gelecekte değişebilirler hatta yok olabilirler. Kaldı ki hepsinin bir başlangıcı vardır. Duyusal bilgiler mümkünlerin bilgisidir. Akıl hem duyusal bilgilerin üstündedir hem de duyusal bilgilere dahi anlam yükleyen onları mümkün varlık kategorisine koyan muazzam bir sultandır.




Öncelikle akıl, gördüğü şu alemin tüm unsurlarıyla hatta nitelik ve üzerindeki kanunlarıyla mümkün varlıklar olduğunu tabi olarak bilir. Aklın bedihi hükümlerinden olan “herşeyin bir sebebi vardır” hükmü bile tek başına tüm bu gördüğümüz varlıkların mümkün varlık olduğunu sebeplere muhtaç olduğunu ele verir. Bununla beraber gördüğümüz bu varlıklar, sürekli değişmekte, üzerinden zaman geçmekte ve gördüğü varlıklar yok olup gitmektedir. Hatta akıl, kendisinin bile bu açıdan mümkün yani zorunlu varlık olmadığını bilir. Bu açıdan akıllı bir kimsenin sorumluluğu kendisine karşı olamaz. Esasen aklın kendi kendisine sorumluluğu iddiası bir kısırdöngü oluşturur ve bu kısırdöngü de nihayetinde sorumsuzluğa kısaca akılsızlığa yol açar. Dolaysıyla aklın mümkün varlıklara bağlanması, oradan mutlak sorumluluk çıkartması mümkün olamaz. Mümkün varlıklardan zorunlu varlık tahayyülü ancak deliler veya aklını kullanmayan kimseler için mümkündür. Kişi istediği kadar bu alem içerisinde zorunlu varlık uydurursa uydursun hiçbirinin aklen zorunlu olduğunu ispatlayamaz.

Görülen varlıkların mümkün varlık kategorisinde olduğunu kolaylıkla ve tabi olarak tespit eden akıl, mümkün varlıkların kendi başlarına var olamayacağını da tespit eder. “Her şeyin bir sebebi var ise…” ki “var” ama bu “var”ların hepsi mümkün olduğuna ve mümkünlerin tamamı bir başka mümküne muhtaç olduğundan ve bu muhtaçlık silsilesi geriye doğru sonsuza uzanması mümkün olmadığından zira geriye doğru sonsuzun şu an mümkün olması hayalen dahi olamayacağından akıl, mümkün silsileyi bir yerde kesmek zorundadır ki öncelikle mümkün, mümkün olabilsin… Kesilen bu silsilede varlığı zorunlu, ihtiyaçtan azade, yokluğu asla tahayyül edilemeyen, başlangıcı olmayan, mümkünlere benzemeyen bir zorunlu varlık olmak zorundadır.




Kaldı ki bir tercih edici olmadan yok olan varlıkların hayat sahnesine çıkması imkansız. Sonradan olan varlığın yok iken kendi tercihinden söz edip kendi tercihi ile hayat sahnesine çıktığını söylemek yoka tercih gücü vermektir ki yokun tercih imkanı varsa zaten yok, yok değildir. Gerçi tercih edici olmadan mümkün varlığın varlık sahasına çıkması mümkün olmasa bile bu durum tercih sahibi varlığın zorunlu varlık olduğunu göstermez. Zorunlu varlığa ancak mümkünlerin arasındaki varlık illeti silsilesini kesmekle ulaşırız.

Sonuç olarak akıl; zorunlu varlığın mümkün varlıktan tamamen ayrı ve farklı olduğunu tabi olarak teslim eder. Zorunlu varlığın zaman ve mekandan münezzeh olduğunu da bilir. Esasen aklın zorunlu varlık tespitinin herhangi bir ek bilgiye ihtiyacı yoktur; akıl yürütmenin doğal neticesi budur. Çünkü… Çünkü eğer temel bilgilerde bir başka bilgiye ihtiyacımız olsa idi nasıl geriye doğru sardığımızda sonsuz mümkünlerin birbirinin sebebi muhal olduğu gibi geriye doğru sonsuza kadar uzanan bilgi zinciride olamaz. Olduğunu farzetsek cehalet esas bilgi imkansız olurdu ki ileriye doğru bilgi de imkansız kategorisine girerdi ama bu durum var olan mümkünlerin dünyasında tezat oluştururdu. Dolaysıyla geriye doğru sonsuza kadar oluşan bilgi zinciri de hiçbir şekilde bilgi mahiyetini kazanamazdı. Zaten akli bilginin kesin olmasının nedeni objektif olarak kimseye muhtaç olmadan kendi başına asla yanlışlanamaz bir bilgi olmasındadır ki bu noktada zorunlu varlığı bulmayan bir kimse aklen değil inanmak istemediği için inanmaz demek zorundayız. Bu kimse aklını bir kenara bırakarak bir takım hezeyanlara kendini kaptırır. Esasen akli bilgi açısından cahil ile alim arasında hiçbir fark yoktur. Akli bilgi tüm bilgilerin üzerine inşa edileceği bir temel olacağından aklın kaidelerini tanımayan insanlar, velevki ilk insandan bu yana yazılan kitapları ezbere bilseler, prof olsalar vs cehaletlerinden hiçbir şey kaybetmezler. Akli bilgi her şeyin üzerine bina edilen temel bilgi olduğundan akli bilgiden nasibi olmayan bir kimse dünya kurulduğundan bu yana yazılan tüm kitapları okusa da cahildir. Hatta o duyusal açıdan bile (hayvani bilgi) cahildir.




Aklını kullanmayan duyusal alemi bile anlayamaz. Gözü kamera gibi düşünelim. Kamera ile dışarıdaki varlığın bir özdeşliği söz konusu olamaz. Gördüklerinize mana yükleyen ve aslında gören de akıldır. Aklın burada bir oyunu da söz konusu değil. Çünkü dışarıda gördüğümüz varlıklar yok diyemeyiz çünkü zihinsel faaliyetler istese bile dışarıdaki varlıkları bir fotoğraf karesi gibi donduramamaktadır. Dış alem istesek de değişmektedir istemesek de değişmektedir. Öyleyse bizim dışarımızda yer alan varlıkların hakiki bir varlığı söz konusudur. Akli bilgi dış alemi neden ve sonuçlarıyla birlikte değerlendirir ve dış alemi manalı bir şekilde görmemizi sağlar. Aksi takdirde mümkün varlıklar ya donuk bir fotoğraf karesine dönüşür ki esasen bu duruma saplantı veya putperestlik diyebiliriz veya her şey gelip geçer ve hiçbir şeyin manası olmaz hale dönüşür. Gördüğü alemi mutlaklaştıranlar yani sadece duyuların izinde gidenler gördükleri alemi mutlaştırırlar ama bu mutlaklaştırma tabiatı icabı mümkün olmadığından varılacak netice en nihayetinde şüphelere düşer ki bu sefer gördüklerinden bile emin olamaz.



Temel akli bilgiyi reddeden, zorunlu ve imkansız varlık kategorilerini kabul etmeyen kimseler hayvanların bile sahip olduğu duyusal bilgiye sahip olamazlar. Buna bizzat akılları engel olur. Çünkü hayvanlarda akıl olmadığından gördükleri aleme mana yükleyemediklerinden (isim koyma kabiliyetleri olmadığından) ve böyle bir kaygısı olmadığından duyusal bilgileri sorgulamaz, onları mutlaklaştırıp onlara tapmazlar. Esasen onlarda tapma, bağlanma, sorumluluk gibi hislerde bulunmaz sadece duyusal olarak varlıklarının şuurunda olurlar. Hayvanlar için zaruri bilgi duyusal alemin sınırlarına taşamaz. Ama insanda akıl olduğundan aklın kaidelerini reddeden insanlar,, isteselerde istemeselerde mümkün varlıkları zorunlu telakki etmek veya nihilizm bataklığına düşmek zorunda kalırlar ve şüphelerin içerisinde varlık şuuruna bile sahip olmadan yaşar gibi görünürler.




Bu noktadan sonra anlaşılmıştır ki akıl olmadan, aklın kaidelerinin mutlak ve asla değişmediğini ve yine asla yanlışlanamayacağını kabul etmeden hiçbir şeyi bilemeyiz. Bununla birlikte akıl sahipleri istese de istemese de aklın bağlanma veya bağlama dediğimiz fonksiyonundan ister istemez etkilenirler.

Aklın ulaştığı netice insanı o şekilde bağlar ki onun zorunlu olarak ulaştığı netice hiçbir açıdan asla yanlışlanamaz. İhtimal olarak değerlendirilemez. İnsan akıldan kaynaklanan hükümleri kabul eder ve bütün bilgileri bu güç üzerine bina eder. Aklın hükümleri asla yanlışlanamayacağından sorumluluk akıllı varlık üzerine bina edilmiştir.

Hiç kimse çalışarak akıllı olamaz. Ve dahi insan için aklın üstü mümkün olamaz. Çalışarak akıllı olunamaz zira akıllı olmayanlar aklı bulsalar bile değerini nereden bilebilmişlerdir sorusu karşımıza çıkar. Aklın üstüde mümkün değildir zira zaten akıl, zorunluluk ve imkansızlık gibi iki uçun bilgisine tabi olarak sahiptir ve bu bilginin (aklın fonksiyonu açısından) daha mükemmeli asla mümkün değildir. Aklın bilgisi en mükemmel en doğru bilgidir. İşte bu yüzden aklın evrimi mümkün olamayacağından ilk insandan bu yana ilkel insan türü diyebileceğimiz bir tür olamaz. Kim ne kadar bilimsel delil getirme gayreti içerisinde olursa olsun akla aykırı bilim olamaz. Akla aykırı bir sabitlik ilkesi tabidir ki delilik veya aptallıktır. Bu yüzden evrim teorisine inanan insanların tamamı istisnasız olarak geri zekalıdır. Zorunluluk ve imkansızlık bilgisi evrim kabul etmez, edemez. Biraz zorunluluk veya biraz imkansızlık aslında zorunluluk veya imkansızlık olamaz. Bu sebeple istikbalde dahi insan bilgisi ne kadar ilerlerse ilerlesin aklın ötesi mümkün değildir. Esasen insan bilgisinin ilerlemesinin temelini akıl oluşturur bir an için bile akıldan uzaklaşmak pek tabii ki deliliktir. Ahmaklığı her tarafından gözüken evrimcileri ciddiye alan kimselerin aptal insanlar olduklarını söylemek zorundayız.




Huzur bulmak, korktuğunuz için veya herhangi bir menfaat için inanmazsınız veya inanmamalısınız. Akla dayalı olan inanç sadece ve sadece doğru olduğu için inanmaktır. Vehimlerden, batıl saplantılardan insanı koruyan en önemli güç akıldır. Kaldı ki korktuğunuz için inanmak sizi yanlış inançlara yöneltebilir. Mesela Allah inancı, Allah’a inanmıyorsanız O’ndan korkmanızın bir mantığı olamaz. Korkuyla, herhangi bir menfaat arzusuyla bir şeye inanmak veya iradeyi oraya yöneltmek aklı körleştirebilir. Katoliklik, Selefilik, Haricilik gibi saçma sapan inançların insanlar arasında revaç bulmasının sebebi aklın bir kenara bırakılmasıdır. Abdullah İbni Ömer bu konuda şu tespiti yapar: “Uzun bir ömür sürdüm. Bizim her birimize Kur’ân’dan önce iman veriliyordu. Sonra öyle insanlar gördüm ki, onlara imandan önce Kur’ân veriliyor, o da Fatiha’dan sonuna kadar onu okuyor, ama ne emrettiğini, neleri yasakladığını ve nelerin bellenmesi gerektiğini bilmiyor.” Akla dayanan ve akli kaidelerin üzerine bina edilen inancın asla yanlış olma ihtimali yoktur. Korku, ümit, menfaat gibi arzular inanmak için değil insan hayatını düzene koymak içindir. Yoksa madem Allah zorunlu varlıktır; O’na inanmak için peygamberlere ihtiyaç olmadığı gibi peygamberlere bakarak sırf onlar inanıyor diye onları taklid ederek Allah’a inanmakta kusurlu bir inançtır ve aklı bir kenara atmaktır. Esasen Allah’a veya zorunlu varlığa inanç noktasında peygamberleri taklid etmek caiz değildir. Sözün burasında “caiz değildir” lafzının ancak nass ile sabit olacağı itirazı yöneltilebilir. Oysa akıl, sahibi olmak zaten sorumluluk sahibi olmak demektir ki aklın tabi olarak bilebileceği bir hususta bir başkasını bu başkası velevki peygamber olsun taklid etmek akla yapılan ihanetten başka bir şey değildir.




Bazı kimseler toplumun ahlakını düzeltmek, insanların birbirleriyle kaynaşmasını temin etmek vs için dine ihtiyaç duyulduğundan hareketle akla aykırı olsa bile dine inanmak gerektiğinden söz eder. Halbuki bir din akla aykırı ise böyle bir dini kabul etmek sahtekarlık olacağından bu şekilde bir dini kabul etmenin insanlara kazandıracağı ahlaksız dışında hiçbir şey olamaz.

Akıl ve akli kaidelere bağlı olmadan Kur’an-ı Kerim’i bile anlayamazsınız. Öncelikle Kur’an akıl sahibi kimseleri muhatap almaktadır. Aklın kaideleri göz ardı edilirse her saçmalık tüm metinlere giydirilebilir. Mesela tarihte yaşamış olan İbn-i Teymiyye, Allah’a inandığını söylemiş ama aklını bir kenara bıraktığından Allah’ın zatı ile Arş’ın üstünde mekan tuttuğunu söyleyebilmiştir. Halbuki zorunlu varlık, zaman, zamanın içindekiler, mekan ve mekanın içerisindekilerden tamamen farklı, başlangıcı olmayan, hiçbir ihtiyacı zaruri olarak olmaması gereken bir varlıktır ki bu varlığın sonradan olan bir varlıkta mekan tuttuğunu söylemek ancak İbn-i Teymiyye gibi geri zekalıların iddiası olabilir. Bir takım nassların akla aykırı manaya gelemeyeceğini, akla aykırı bir şekilde anlaşılamayacağını anlamayan dahası aklı bir kenara attığını gururla ifade eden İbn-i Teymiyye’nin aptallığı ibret vericidir. Esasen aklın kaideleri bir kenara atılırsa aslında iman da edemezsiniz. Allah veya zorunlu varlığa iman iddiası vehimden öteye geçemez. İbn-i Teymiyye’de esasen iman etmemiş, Kur’an üzerinden mantık oyunları kurgulamıştır. İşte bu sebeple herşeyden önce akıl ve aklın kaideleri esas alınmalıdır. Akıl; her şeyin üzerine kurulacağı bir bina gibidir.