Aborjinlerin uğradığı soykırımın romanı: Çit

Geleneksel Aborijin toplumunun sayılarla, tarihlerle, daha doğrusu genel anlamda matematikle hemen hemen hiç ilgisi yoktu. Doğa onların sosyal takvimiydi, her şey mevsimsel değişiklere bağlı olaylar ve gelişmelerle ölçülürdü. Örneğin yaz sıcağa, toza ve sineklere bağlı göz sorunlarının ortaya çıktığı bir pink eye (pembe göz) zamanıydı.

Dünyabizim

Doris Pilkington Garimara’nın, annesinin başından geçen acı olaylardan hareketle yazdığı roman, yani “Çit” 1931’de geçen olayları anlatır. Avustralya’nın yerli halkı Aborjinlere İngilizler tarafından uygulanan soykırım ve asimilasyonu konu edinen roman, 2002 yılında Avustralyalı yönetmen Phillip Noyce tarafından başarılı bir şekilde sinemaya da uyarlanmıştır.



Roman üç çocuğun (İngilizlerin asimilasyon politikaları sebebiyle) ailelerinden koparılmalarını ve ardından yaşadıklarını anlatsa aslında aynı şeyleri yaşayan 100 bin çocuğun ve ailenin dramını işler. Hikaye Molly, Gracie ve Daisy, Avustralya Hükümeti’nin asimilasyon politikası gereği bir merkeze götürülmesiyle başlar. Devamında İngiliz idaresinin Aborjin kimliğini yok etmek amacıyla bu merkezde çocuklara uygulanan bir programın aşamalarına şahit oluruz: Kurtlu yemekler, asma kilitler, parmaklıklı pencereler, sert ve soğuk yataklar...


Sayfalar ilerledikçe romanda, bu üç küçük kızın kendilerinden beklenilmeyen inanç dolu olağanüstü cesaretiyle heyecan tırmanır. Ailelerine dönmek isteyen üç küçük çocuk Moore Nehri Yerli Yerleşimi merkezinden kaçar. Molly, Gracie ve Daisy dokuz hafta süren bir yolculukla, ülkeyi kuzeyden güneye bölen iki bin kilometrelik çit boyunca yalınayak yürüyerek ailelerine kavuşurlar.


Türkiye’de ilk kez 2003 yılında yayımlanan Çit, İngiliz sömürge idaresi altında dünyanın kadim halklarından Aborjinlerin yaşadığı zulme bizi şahit kılıyor. Kitaptan altını çizdiğimiz satırlar:


Kırsal üretimin gelişmesi kaçınılmaz olarak tüm Aborjinleri etkilemişti. Kimisi ata toprağından sürülmüş, kadınları tecavüze uğramış, pek çok insan şiddet görmüş ve katledilmişti.


Batılılar için tarih ve uzaklık önemlidir; Aborijinlerin öykü anlatma tarzında ise mevsimler ve doğal ortamın özellikleri çok daha büyük önem taşır.


Geleneksel Aborijin toplumunun sayılarla, tarihlerle, daha doğrusu genel anlamda matematikle hemen hemen hiç ilgisi yoktu. Doğa onların sosyal takvimiydi, her şey mevsimsel değişiklere bağlı olaylar ve gelişmelerle ölçülürdü. Örneğin yaz sıcağa, toza ve sineklere bağlı göz sorunlarının ortaya çıktığı bir pink eye (pembe göz) zamanıydı.


Beyaz istilacılar, sözde iyi niyetlerinin göstergesi olarak Aborijinlere battaniye dağıttılar. Bu olay Kraliçe Victoria'nın doğum gününde gerçekleşti. 20 Ağustos 1861 tarihli Illustrated Melbourne Post gazetesinde şöyle diyordu: "Bu onların elinden aldığımız topraklar için bir özür gibi aslında. Ama onlar öyle küçük şeylere minnet duyuyorlar ki... Dağıtılan azıcık yiyecek ya da birkaç battaniye bile büyük bir minnet duymalarına yetiyor."


O gece, çölden yeni gelenler "uygarlıkla" tanıştırılmışlardı. Beyazların yemeklerini yemişler, onların şapkalarını takmışlar, rahatsız giysilerini giymişlerdi. Birkaç gün sonra kadınlar kampın çevresinde çeşitli renk, uzunluk ve modellerde bir değil, iki-üç giysi giyerken görülmüşlerdi. Kimse onlara bir kerede tek bir giysi giymeleri gerektiğini söylemeyi akıl edememişti. Elbiseleri nasıl giymeleri gerektiğini bilmiyorlardı. Bir elbise kirlendiğinde bir başkasını giymeleri gerektiğini söyleyen de olmamıştı.


Çok geçmeden bütün Aborijin nüfusu beyazların gücünü ve acımasızlığını kabullenmeyi öğrendi; o üstün silahlarını nasıl gözlerini kırpmadan kullandıklarını gördü. Böylece beyazlara özgü adalet ve ceza sistemini de kabul etmek zorunda kaldı.


Beyaz yerleşimciler koruma altındaki bir türdü, kanunlar onları koruyor ve bu kanunları uygulayan polisler ve askerler hiç eksik olmuyordu.


Sömürgeciler, Aborijinlerin kültürel inançlarından kendi çıkarları için yararlanıyorlardı. Bir zamanlar başları dimdik ve gururlu yürüyen Nyunganlar şimdi başlarını yerden kaldırmadan dolaşıyorlardı. Her şeyden yoksun bırakılmışlardı; öğretmenlerinin ve geleneksel yasalarını koruma sorumluluğunu taşıyan kişilerin bu yasaları uygulamaları engellenmişti. Kültürleri ve tüm hayatları açısından çok önemli olan danslarını ve törenlerini gerçekleştirebilmek, eski geleneklerine dönebilmek için mücadele etmeleri gerekiyordu.


Pencerelerde renkli perdeler yerine tel kafesler ve parmaklıklar vardı. Bu haliyle yatılı okuldan ziyade Aborjin çocukları için bir toplama kampını andırıyordu.


Çit ülkeyi kuzeyden güneye doğru kesiyordu. Bu, beyazların kendi sorunlarına verdiği bir tepkiydi aslında. Tavşanları uzak tutmak için yapılan bir çit, hükümetin o günkü politikasını da yansıtıyordu. Üç kaçak için ise bu çit sevginin, güvenliğin ve evin simgesiydi.

Site Yaptırmak mı İstiyorsunuz

Kurumsal ve e- ticaret siteleri için doğru yerdesiniz

Kurumsal Site: 890 TL

E- Ticaret Sitesi: 1490

Bilgisayar Ekranları

Mesai Saatlerimiz

Hafta İçi 09-17 Arası

Yerimiz

Akyol mahallesi, Atatürk Bulvarı No: 111/B Şahinbey - Gaziantep

bilgi@mirkitap.com

5539207655

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter