top of page

Aşk Nedir?

Nasıl her türlü değişime ve zamanın ilerlemesine rağmen her zaman kendime “ben” diyorsam aşkım da her zaman “O” olmaya devam eder. İşte bu yüzden aşk, dünyalar, zamanlar üstüdür. Hiçbir zaman dünyevi bir engel tanımaz. Aşığın dünyada imkânsız gibi görülen işlere tabi olması; dağları delmeyi göze alması, çölleri aşma iradesi göstermesi ve hatta anadan babadan vazgeçilip yardan geçilmemesinin sebebi de budur.


Akıl En Büyük Peygamberdir
Aşk Nedir?

Aşk, insandaki iradeyi iptal edecek kadar bağlanma iradesi veya bağlanmanın son noktasıdır. Kelime olarak aşk, şiddetli ve aşırı sevgi, bir kimsenin kendisini tamamen sevdiğine vermesi, sevgiliden başka güzel görmeyecek kadar ona düşkün olması manasına gelir. Aşk kelimesi sözcüklerde daha çok “sarmaşık” kelimesiyle ilgili kabul edilir. Sarmaşık; kuşattığı ağacın suyunu emmesi, onu soldurup zayıflatması ve bazen kurutması gibi aşk da kişiyi kuşatır, sararıp soldurur.

Birçok kimse aşkı tarif ederken çok kere aklın iflas etmesi olarak tarif etmekten özel bir zevk alır. Oysa akıl ile aşk kavramı birbiriyle çatışmaz ve çelişmezler. Hatta aklın fonksiyonunu “etkin” bir şekilde icra edebilmesi için gönle ihtiyacı vardır. Aklın bilmesinin anlamlı olabilmesi için gönlün tasdikine muhtaçtır.

Akıl kelimesi sözcüklerde “bağlamak” anlamına gelir. Terim olarak akıl, zorunlukların zorunlu, imkânsızların ise imkânsız olduğunu bilen tabi güç olarak tarif edilir. Tabi güçtür zira her şeyi bilen deli, hiçbir şeyi bilmeyen akıllı kimse olamaz. Dolaysıyla aklın bilgisi bedihidir ve mükemmeldir. Bu tarife itiraz edilemez zira “bağlanmanın” son noktası zorunlu ve imkânsız kavramları etrafında dönmek zorundadır. Aksi takdirde aklın hiçbir hükmü kesin olamaz ve bağlanılan her şey geçici olur ki bu durumda akıllı kimsenin sorumluluğu da düşer. Oysa bütün insanlar ve tüm hukuk sistemleri ve dinler akıllı insanı hukuken sorumlu kabul eder. Dolaysıyla akıl, değişimlerin, yok oluşların ve var oluşların sürekli yaşandığı mümkünler âlemi olan dünyaya mutlak olarak bağlanmaz, bağlanamaz. İnsanoğlu akıl ile dünyanın hatta âlemin ötesine geçer. Salt duyularla bu mümkün değildir ve duyular açısından dünya ve içindekileri algılamada hayvan ile insan arasında bir fark yoktur. Hatta hayvanlar birçok açıdan duyusal olarak insanı aşarlar.


Mümkün varlıklardan yani yaratılmış her şeyden zorunlu varlığa ulaşan insanın dışında hiç kimse gerçek manada âşık olamaz. Yaratılmış her şeye mümkün varlık diyoruz zira onlar yaratılmadan önce yoklardı. Âlemden yaratıcıya yani zorunlu varlığa ve yani Allah’a ulaşan kimsenin aşkı saf ve saplantısız olur. Çünkü aklını kullanmayan bir kimse mümkün varlıkları ister istemez kendi içinde zorunlu ve imkânsız olarak tasnif eder ve bu durumda artık her şey mümkün, her şey imkânsız, her şey zorunlu hale gelir ve kişi kendi varlığından bile emin olamaz, var olduğunu hissetmek için duyguların anaforunda kaybolmak, onları aşırı bir şekilde yaşamak ister ki bu durumda bile hakiki manada âşık olamaz ve aşkından emin olamaz. Bu kimse mümkünlerin değişmesini göz ardı ettiği için ya aşkı kesintili olur veya aşkı saplantı sınırına dayanır. Bu durumda bile yine de âşık olduğunu bilemez, duyguların anaforunda kaybolur gider. Akıllı bir kimsenin aşkında, tüm âlem bir tarafa olur aşkı bir tarafa olur ve değişimlerden, dönüşümlerden hatta ölümlerden bile etkilenmez. Çünkü kişi bizzat kendi benliğini sonuna kadar hissetmiştir ve aşk ta bağlanmanın son noktasını oluşturmuştur.


Akıllı olmayan kimseler, mümkün (yaratılan) varlıkları zorunlu olarak görür ve bu kimse sadece fotoğrafa âşık olur muhatabına değil. Zaman geçtikçe yani değişimler yaşandıkça aşkı söner, yok olur. Sıradanlaşır. Onun sevgisi asla “bağlanma” dediğimiz aşk seviyesine çıkamaz. Kişinin kendi benliğini hissetmesiyle aşk arasında yakın bir bağ mevcuttur. Bu meseleyi değişik bir açıdan açalım. Resulullah (sav)’ın şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:


“Allah’ım!.. Senden sevgini ve Seni sevenlerin sevgisini ve Senin sevgine beni ulaştıracak ameli talep ediyorum. Allah’ım!.. Senin sevgini nefsimden, ailemden, malımdan, SOĞUK SUDAN daha sevgili kıl.” (Ebu Davud)


Hadisi ilk okuduğunuzda çölde soğuk suyun kıymeti aklınıza gelebilir. Haklısınız da susuz bir ortamda hele çöl gibi çok sıcak bir coğrafyada soğuk çok ama çok kıymetlidir. Lakin acele etmeyin!.. Durun bir dakika… Hadis-i şerifin değişik rivayetlerinde yukarıdaki duanın bir kral olan Hz. Davud (as)’ın duası olduğu zikredilir. Bir Kral için ise “su” bulmakta en son zorlanacağı nimetlerden sayılır. Yani hadis-i şerifteki “su” nadir bulunan, zor elde edilen bir su çeşitini ifade etmiyor aksine sıradan, her gün içtiğimiz suyu ifade ediyor.


Su ve Allah sevgisi… Hadis-i şeriften Hz. Muhammed (sav) ve diğer peygamberlerin “su içtiklerinde” çok ama çok sevindiklerini ve bu muhteşem mutluluğun ardından su içtikten sonra bu sevinçlerini Allah sevgisine basamak yaptıklarını dahası bu su içme anındaki sevinçlerinden çok daha fazla Allah’ı sevmelerini yine Allah’tan istediklerini anlıyoruz. Allah ile aramızda alacak-verecek ihtilafı olmadığına göre su içen veya su içebilen kimse de bu nimetin sebebini, hangi hakla bu nimeti hakkettiğini sormalıdır. Su içerken Hz. Muhammed (sav)’in içinde bulunduğu ne muazzam bir sevinç…


Hiçbir kişisel gelişim kitabında örneğine bile rastlanmayacak yukarıdaki hadis, akıllı insanların yani nimetlerin sebebini soran kimselerin mutluluğunu ve teşekkür meselesinin mutluluğun anahtarı olduğunu ele veriyor.


Siz hiç, normal bir günde su içtiğinizde sevinçten dört köşe oldunuz mu? Ya yemek yediğinizde? Çok sevdiğim bir yemek yediğimde elbette sevindim ama yine de sevinç naraları atmadım içimden. Veya güzel bir elbise giydiğinizde, ayaklarınıza şık bir ayakkabı geçirdiğinizde… Belki çocuk iken, Ayşe’nin yaşında iken… Sonra yıllar geçti… Geceler ve gündüzler sadece gelip geçerken herşey sıradanlaştı. Sıradanlaştıkça çirkinleşti. Saf sevinci, tertemiz neşeyi unuttuk. Çünkü “her şeyin bir sebebi vardır” sorusunu soran aklımızı yitirdik.

Artık yüz hatlarımıza nefretler çöktü, bıkkınlık etrafımızı sardı, tebessümü unuttuk… Bir tek yapmacık kırıtmalar kaldı bize yadigar. Hiçbir nimet yüzümüzü güldüremedi; hep şikayet daima naz ile mutsuzluk yaydık çevremize….


Sıradan olan suyun sıradanlaşmaması için öncelikle kişinin benlik şuurunun zirvesinde, aklının da muhteşem olması şart. Kendi benliğinin şuurunda olmayan kişi ne yaparsa yapsın her şey sıradanlaşır. Aklını kullanmayan kişi ise “neden” sorusunu sormaz. Bizzat “ben var’ım” diye sevinmek ve mutlu olmak için kişinin farkındalık algılarının açık olması şart.


Aslında insan, nimetler denizinde yüzdüğü için aklın şaşkınlığa düşüp artık “pes” demesi bir nebze doğal. Kişinin kendisine sunulan nimetlerin tamamını idrak edebilmesi mümkün değildir. Kaldı ki bizzat idrak kudreti bile insana verilen nimetler kapsamındadır. Buradaki çaresizlik karşısında birçok insan nankörlüğü doğal hale getirirken bazıları da hayatın akışı içerisinde nimetleri sıradanlaştırır ve unutur. Bu noktada aklın yeniden ve sürekli parlatılması için ve dahi sürekli mutluluğu yakalamak için iki yol mevcuttur.

Birincisi: Elimizdeki nimetlerin yokluğunu hayal etmek. Yokluğu düşünmek varlığa elbette kıymet kazandırır.


İkincisi: Dünyada olup da dünyaya ait olmayan tek kitap Kur’an-ı Kerim’i okumak dünyaya, kendimize ve nimetlere kuşbakışı bakmamızı sağlayacak ve algılarımızı açacaktır.


“De ki: “Haber verin; eğer suyunuz yerin dibine göçüverecek olsa, bu durumda kim size bir akarsu kaynağı getirebilir.” (Mülk Suresi: 30) Suyun olmadığını düşündüğümüz zaman suyun sıradanlığı bir anda kaybolur. İnsan nimetler denizinde yüzdüğü için nimetler sıradanlaşır ama tersinden düşündüğümüz takdirde yeniden hem nimetler muazzam bir duruma dönüşür hem de benlik şuurumuz bile sıradanlıktan kurtulur.


Kişinin kendi benliğini hissetmeden âşık olması mümkün olamaz. Kendi benliğimizi hissetmemiz içinde ancak akıl sayesinde mümkündür. Sözün burasında parantezi kapatarak devam edelim.


Aşk, kelimesinde aşkınlık vardır. Bu aşkınlık ruhlar âleminden başlar ebediyete kadar da devam eder. Bazı kimselerin “ilahi aşk dışında aşk yoktur” şeklindeki sözlerinin yanılgı noktası da burası. İlahi sevginin makamı akıldır, sultan oradadır. Akıl bilir ki, kadın ve erkeği yaratan, Allah’tır. Aklın bağlanacağı husus elbette zorunlu varlık Allah’tır ama duyguların bağlanacağı kişi de kişinin sevdiğidir. Aşk duygular dünyasında bir seçiciliktir ve ilahi aşkın dışında kişiye duyulan aşk da vardır. Kaldı ki yeryüzünde nice Leyla ile Mecnun aşkları gibi destanlar yazılmıştır ve yazılacaktır.


Akıl iki ayrı uç olan zorunluluk ve imkânsızlık tespitinde bağlanır. Gönül ise başlangıç ile sonsuzluğu tespit ederek bağlanır. Gönlün bir başlangıcı vardır ama sonu yoktur. Aşk, ruhlar âleminde ruhların birbirini görmesiyle başlar. Ruhların birbirlerini görmesi cesetlerin birbirini görmesi gibi değildir. Birbirine âşık olan insanlar daha dünyada birbirlerini görmeden sevmişti. Dünyada birbirlerini görünce de adeta çarpılmışa dönmüşlerdir. Şairin dediği gibi;


“Gönülden gönüle bir yol vardır.”


Sırf gözle görülen bir sevgi aşk olarak tanımlanamaz. Zira gözün gördüğü sürekli değiştiği gibi göz sürekli olarak başkalarını da görür. Âşıklar birbirlerinin sinesini görürler. Hem de dünyada iken birbirlerini görmeden önce. Bu nedenle aşığın sevgisi fotoğraf sevgisinden ibaret değildir. Elbette âşık değişimlerin farkındadır. Buna rağmen değişimler kendisini etkilemez. Zira bu sevgi, ruhların birbirlerini sevmesi üzerine kuruludur. Nasıl her türlü değişime ve zamanın ilerlemesine rağmen her zaman kendime “ben” diyorsam aşkım da her zaman “O” olmaya devam eder. İşte bu yüzden aşk, dünyalar, zamanlar üstüdür. Hiçbir zaman dünyevi bir engel tanımaz. Aşığın dünyada imkânsız gibi görülen işlere tabi olması; dağları delmeyi göze alması, çölleri aşma iradesi göstermesi ve hatta anadan babadan vazgeçilip yardan geçilmemesinin sebebi de budur.


Elbette aşkın fotoğraf sevgisini de bakan yönü var. Kaldı ki aşığın gözünde sevdiğinden daha güzeli olamaz. Ve bu güzellik algısı, âşıkların gerçek makamı olan nikâha vesile olur. Âşıklar orda burada flört etmezler, evlenirler… Mecnun’un gözünde Leyla her daim prenses. Leyla’nın gözünde de Mecnun son derece yakışıklı bir erkek.


Âşıkların ruhları birdir. Evlenince cesetleri de birleşir ve aşkın zirvesini de ulaşırlar. Evlilik hadisesinde cinselliği küçümseyenleri dikkate almaya gerek yoktur. Zira evlilik, tamamen ve tüm boyutlarıyla cinsellikten başka bir şey değildir. Evli oldukları halde birbirlerinden cinsel açıdan haz almayanlar gerçek âşık değillerdir. 3


Aşk, başlangıçtan ebediyete gönlün sabit bir şekilde sevmesidir. Sabit zira kimse aşığı, aşkından koparamaz. Ölüm bile ayıramaz âşıkları. Hatta ölüm, gerçek ve daimi bir birleşmenin düğünüdür.

Comments


bottom of page