Aşkın Şehidi / Ahmet Turgut’la Röportaj

Kitabın yazım sürecinde Alevi dedeleriyle, Marmara ilahiyattan hocalarla, değişik ekollerden Sûfî gönül insanlarıyla, bu işe meyletmiş olan ilgisi, duygusu ya da irfanı olan değişik kişilerle sohbetler etmiştim.


Kerbela hadisesi yürekleri yakan büyük bir olay. Siz bu zor konuyu yazmaya nasıl karar verdiniz?



Doğup büyüdüğüm ev sadece Ramazan ayında değil Muharrem ayında da oruç tutulan bir evdi. Anneannem Sûfî meşrep olduğundan Ehl-i Beyt sevgisi ve ilgisiyle doluydu. Bir bardak suyu “Hasan-Hüseyin aşkına” demeden içmezdi.

Tuhaf bir örnektir. Asla kapı eşiklerine basmamıza izin vermez, görür görmez ikaz ederdi. Bir gün sordum kendisine “neden eşiğe basılmazmış?” diye. Cevap o meşhur hadis-i şerif’e atıf yapıyordu: “Ali ilmin kapısıdır oğul. İçeri girmek isteyen eşiğe saygı gösterecek!..” O gün, bu gündür; ne vakit bir kapı görsem Hz.Ali’yi hatırlarım.

Tabii ailede alınan bu ilgi, algıyı da yönlendiriyor. Ehl-i Beyt’e dair her şeyde bir seçicilik oluşuyor. Misal ortaokuldayken tarih öğretme­nimle tartışmıştım. Hulefâ-i Raşidin döneminde Hz.Ali’nin hilafet yıl­larını işliyorduk. “Hocam” dedim, “ben Sıffin günü yaşasaydım Hz. Ali ile beraber olurdum.” Sınıfta üç beş Alevi arkadaş vardı, onlar da beni desteklediler.


Öğretmenimiz başta Muaviye olmak üzere Emevilerin de Müslüman olduklarını, haliyle bizim bir seçim yapamayacağımızı söyledi. Tarafsızlık telkin etti. Uzun uzun tartıştık. Sonra ben dönemle ilgili tarih okumalarına başlamıştım. Okudukça hayretler içerisinde kaldım. Benim mezhep imamım olan İmam-ı Azam’ı Emeviler tutukladı, Abbasiler şehit etti ama müfredatta bu bilgi “es” geçilmişti. Sonra öğrendim ki, İmam Şafî “Rafızî” denilerek memleketi Gazze’den sürülmüş. Veya İmam Malik kendi hadis kitabına Muaviye’den hadis nakletmemekle iftihar ediyor. Baktım ki, aslında teoride sorun yok, sonradan bir şeyler karışmaya başlamış. Bazen açıktan bazen gizlenerek Emeviler (ve sonrasında Abbasiler), Ehl-i Beyt’in alternatifi olmaya soyundurulmuş…


Yıllar içerisinde kendimi senaryo dünyasında buluverdiğimde bun­ları anlatmak hep hayalim olmuştu. Kerbela ve Ehl-i Beyt konusunda bir sinema filminde yer almalıydım. Kurtlar Vadisi projelerinin yazım ekibindeyken bir gün rahmetli Ömer Lütfü Mete abi ile “Çağrı” filmi üzerine konuşuyorduk. Dedim ki “Ömer Ağbi ayıp bir şey, 30 yıldır eli­mizde aynı film var, bir türlü önüne geçemedik.” Tabii konuştukça niye Çağrı’nın aşılamadığı da ortaya çıktı. Bizler sözlü kültürden geldiğimiz için görselliğe mesafeliyiz. Resme de “haram” deyip tüm görselliğimizi dondurmuş bir geleneğiz.

Misal… Hz.Ali’yi veya her hangi bir kutsal karakteri ekranda nasıl göreceğiz? Cevap yok. Hadi gördük diyelim, bıyığı sakalı nasıl olacak. Filanca cemaate göre mi, filanca kimliğe göre mi? Yığınla dert var. Hatta diyelim ki, namaz sahnesi çekeceksiniz. Ashab ellerini nasıl bağlayacak, yahut bağlamayacak mı? Bunların her biri ayrı ayrı dert… Baktım ki, görselden yola çıkınca bir sürü sorun oluşuyor, görseli de aşabilmenin yolu bana roman olarak geldi. Ehl-i Beyti yazmak çok zor, biliyordum yine de romana başladım. Meğerse tahayyül ettiğimden çok daha da zormuş.

Ehl-i Beyt hayranı olduğumuz için romanınız hemen ilgimizi çekti. Biliyoruz ki genellikle Ehl-i beyt sevgisi sadece kültürel olarak yaşanıyor. En çok tasavvuf ehli, ehl-i beyt’i bilir ama onlarda bile bilinçten ziyade kültürel bir yan var. Peygamber Efendimizin bir hadis-i şerifi vardır: “Çocuklarınızı Kur’ân ve Ehl-i Beyt sevgisi üzerine yetiştirin.” buyuruyor. Adam Ehl-i Beyt deyince ağlıyor sızlıyor. Ama karşısına ehli beyten biri çıkınca; menfilik yapıyor. Sonra başlıyor sorular ve sorunlar. “Nereden biliyorsun Ehl-i beyt olduğunu, kimdir, Ehl-i Beyt böyle mi olması lazım!” gibi… Mehmet Emin Er Hocaefendi “Ehl-i beyte böyle sorulmaz” diyor. Tabi ki hemen herkese ‘ehli beyttir’ dememek gerekiyor. Ama bir yaklaşım sorunu da var…

Sizin de söylediğiniz gibi nefs araya o kadar güzel giriyor ki… Mesela bana da diyor ki bir vatandaş: “Utanmıyor musunuz, Hz.Hüseyin’i yazarak para kazanmaya?” Dedim “kimi yazıp para kazanıyım?” Meseleye bir tek para kazanmak yönüyle bakıyor kimileri. “Söyle” dedim “sen söyle ben ona göre yazayım.” Meseleyi para kazanmak açısından algılarsan, kimsenin Kerbela’yı yazmaması lazım. Kerbela’nın filmini de çekmeyeceksin. Sansür uygulamanın en güzel yolu… Kurtlar Vadisi’nde de ehli beyt ko­nusuna değindiniz, gerçekten güzel oldu. Dizide Ömer Baba defalarca sormuştur Polat’a; “sen ne için mücadele ediyorsun?” diye… Bazen de Polat yaşadıklarına dayanamaz hale gelip, “ben artık bu işleri bırakıyorum” dediğinde Ömer Baba “Hz. Hüseyin’i unuttun mu oğlum?” der. Bu sahne iki üç defa tekrarlanmıştı. Yani sen hayırlı bir şey için mücadele ediyorsan Hz. Hüseyin’i hatırlayacaksın. O gün Hz.Hüseyin ortaya çıkmasaydı hiç kimse zalime karşı ayağa kalkabilecek cesareti kendin­de bulamayacaktı. Bu bir tasarruf, bir himmetse Hz.Hüseyin onun mührünü bastı, ondan sonra da devam ediyor bu yol. İmam Cafer-i Sadık buyuruyor ya “her yer Kerbela, her gün Aşura.”

Kitabın yazım sürecinde Alevi dedeleriyle, Marmara ilahiyattan hocalarla, değişik ekollerden Sûfî gönül insanlarıyla, bu işe meyletmiş olan ilgisi, duygusu ya da irfanı olan değişik kişilerle sohbetler etmiştim. “Şu konuda ne düşünüyorsunuz, bu konu nasıl olabilir?” kabilinden sorular yönelttim.


Röportaj: Fikret Yiğit

Kaynak: Gönül Dergisi


Aşkın Şehidi




Site Yaptırmak mı İstiyorsunuz

Kurumsal ve e- ticaret siteleri için doğru yerdesiniz

Kurumsal Site: 890 TL

E- Ticaret Sitesi: 1490

Bilgisayar Ekranları

Mesai Saatlerimiz

Hafta İçi 09-17 Arası

Yerimiz

Akyol mahallesi, Atatürk Bulvarı No: 111/B Şahinbey - Gaziantep

bilgi@mirkitap.com

5539207655

  • Facebook
  • Instagram
  • Twitter